Mut İlçemiz

ALİ DEMİRDAĞ (DEMİRCİ ALİ) İLE SÖYLEŞİ

ALİ DEMİRDAĞ (DEMİRCİ ALİ) İLE SÖYLEŞİ
67
26 Aralık 2018 - 21:08

NİHAT MUSTUL: Ali Abi merhaba! Mut Çıtlık Dergisini tanıyorsun artık, çıktığı zaman sana da getiriyorum. Biliyorsun ki her sayımızda bir Mutluyla söyleşi yapıyoruz. İşte bu sayının söyleşisini de seninle yapmak istiyorum. Önce kendini tanıtır mısın okurlarımıza, Ali Demirdağ kimdir?

ALİ DEMİRDAĞ: Ben Ali Damirdağ, ya da Demirci Ali. Mut’ta doğdum, Mut’ta büyüdüm, Mut’ta yaşıyorum. Babama Demirci Mehmet derlerdi. Doğum tarihim 1931. Ama okula gitmek için yaşım biraz küçültüldü. Babam demirciydi, üç yaşındaymış Ermenek’ten Mut’a geldiklerinde. Kökümüz Orta Asya’dan gelmiş. Demir dağları eritilmiş ya, işte soyadımız oralardan gelme. İlk Ermenek’e yerleşmişiz. Babamın dedesi Osmanlı zamanında Şam’a vali atanmış. O zamanlar valiye ’emir’ denilirmiş. Bu yüzden de babamın dedesine Emir Ali denmiş.

NİHAT MUSTUL: Çocukluğun, gençliğin, arkadaşların, evliliğin, çocukların?..

ALİ DEMİRDAĞ: Çocukluğum Doğancı Mahallesinde geçti. Beş erkek kardeştik biz. Yanımızda üç tane de işçi çalışırdı. Onlarla da kardeş gibiydik. Çocukluk deyince, annemin babası dedem vardı, onun bir sözünü hiç unutmuyorum. Yaşamının son yıllarıydı, “Sen kuş avlıyor musun?” dedi bir gün bana. “Avlıyorum” dedim. “Yapma oğlum!” “Neden?” “Şurada bir kuş vurdun, güzel, etli butlu, ama çalının tepesinde de dört yavrusu var, aç acına bağrışarak ölecekler. Bunlar insan gibi birbirine yardımcı olamazlar.” En büyükleri bendim, benim küçüğüm Mustafa, Onun küçüğü Hüsamettin, Onun küçüğü Hasan, en küçüğümüz Mehmet, Mersin’de şimdi.

1940’da Cumhuriyet Okuluna başladım. Tek okul var o zaman zaten. Rahmi Ok baş öğretmenimizdi. Huriye Tanyeri sınıf öğretmenimizdi. Çok iriydim ben. İşte bu yüzden yaşım küçültüldü. Okul zamanım geçmiş. Dört beş yaş küçülttük yaşımı. Gerçi herkes iriydi o zaman. Dördüncü sınıfta iki kız arkadaşımız evlendi gitti bile. Yine de en irileri bendim. Bu yüzden sınıf başkanı yaparlardı beni. Yılmaz Manav, Yaşat Manav, Av. Hasan Dinçer, Dötyollu Selami okul arkadaşlarımdı. Hepsiyle çok iyi anlaşırdım. Hiç unutmuyorum, 505 öğrenci vardı okulumuzda.

Ortaokul yok Mut’ta. Babam demirci, soyadım Demirdağ, babamın yanında işe başladım. Dükkânımız İç Çarşı’daydı. O zaman şimdiki gibi kömür yoktu. Kestel Dağından kömür yakar getirirdik, kaçak. Ardıç ve katran kömürü. Meşe kömürü olmaz bizde, patlar. En altına kalın kütükleri, üstüne de incelerini yığar, alevlenip yanınca da üstüne toprak serperdik. Soğuyunca çuvallara doldurur, eşeğe yükler getirirdik. Yanımda da Şavkı Tarsus olurdu.

Saban demiri, balta, nacak, bel, çapa, orak, tahra, her şeyi yapardık. Körük vardı. Saban da yapardık. Kilit de yapardım ben, becerikliydim. Kalenin o koca kilidini ben yaptım. Sonra Manav Ali Amcaya da kilit yaptım. Mehmet Ali Bey’e de yaptım böyle iri bir kilit. Sonra nalbantlık yaptım. Zordu kilit yapmak, bir iki günümü alırdı. İçinin deliğini delmek için matkap yoktu. Silifke’den 45 liraya matkap alıp gelmiştim. Kasalı kilit denirdi bunlara. Demirciyiz zaten, sanatımız bu, nal yapmak da var işin içinde. Atların ayak ölçülerini alır, ona göre de nal yapardık. Nalbantlığı Taş Han’ın içinde yaptık.

Bir yandan da büyüyorum tabi, kocaman herif oldum sanki.
Cuma günü Mut’un pazarı ya, Perşembe akşamından köylüler gelirdi. Araba nerde, atla gelirlerdi. Akşam da ahıra bağlardık beş altı atı, Cuma günü de nallanacak olanları nallardık. Evimizin içi bir iki değil, tümden yatak olurdu o akşam. Ama sabah olanı sorma! Evin içi tüm bit olurdu. Bitin en büyük düşmanı da küllü suydu. Bir kazan küllü suyu olurdu anamın, bütün çarşafları küllü suya batırırdı. Bit dönemi…
Evlenmeme gelince, askere gitmeden evlendirdiler beni, amcamın kızıyla. Amcamı hiç görmedim. Bulgurculuk yaparmış Silifke’de. Kazayla ölmüş. Kızın adı da Dürüye. 50’de evlendik. 51 sonlarında bir oğlum oldu, askere gitmeden. Daha sonra da dört kızımız oldu. Kızların hepsi öğretmen. Birisi Kastamonu’da, birisi Silifke’de, birisi burada, birisi de Mersin’de. Oğlan şoför, Anamur’da.

Hanım çok iyi bir insandı. Biraz rahatsızdı tabi. Hasta bir komşusu vardı, çorba yapıp götürmüş ona. Gelirken kalbi duruvermiş!..

Sonra yeniden evlendim. Hacıahmetli’den şimdiki hanım. Bundan da dört çocuk oldu. Bir de besleme kızım var. On çocuk diyorum ben hepsine. Besleme bir yoksul çocuğu, “Yav bunu bana verin, bakarım ben buna” dedim. “Al senin olsun” dediler. Aldım geldim. Üç yaşında filandı. Büyüdü, okudu, evlendirdim. İki çocuğu var, onların da dedesiyim.

NİHAT MUSTUL: Arkasından da tamircilik galiba. Bu nasıl başladı? O dönemde başka kimler vardı tamircilik yapan?

ALİ DEMİRDAĞ: Evet. Rahmetli Şoför Sadık benim ustamdı. Ondan çok şey öğrendim. İlgim de vardı bu işe. Bu işleri anlayan başka kimse yoktu zaten. Sadık Ağa bir traktör aldı. Mirahor’da yer sürer, beni de götürdü gitti. Orada epeyce şey öğrendim. Askere gitmeden de bir Ford bir taksi aldım. 55 liraydı galiba. Motorunu söküp değirmen motoru yaptım. Rahmetli Boncuk Kamil’e dedim ki, “Kamil Ağa, sen bir değirmen bul getir, bende motor var, mahallelerde bulgur öğütelim.” Aramız iyi. Gitti getirdi o da. At arabasına yükleyip, mahalle mahalle bulgur öğüttük onunla.

Derken askere gittim. Buradaki öğrendiklerimin büyük yararı oldu. Vardık. Bujisi çıkmış bir arabayı çalıştıran yok. İş bana düşüyor. Demirciyim ya, demirhaneyi teslim ettiler bana. Gelibolu, Bolayır, Cehennem Deresi. Askerlerimizin kırıldığı yer. Ama bana göre Cennet Deresi. Yemyeşil, bizim Mut gibi şarıl şarıl su akar. Yıl 1952 tabi. Gerilla Eğitim Birliği. Komando eğitimi gördüm ben. Demirhane birliğe biraz uzaktı. Uyuz salgını başladı. Ben tabura gitmedim hiç, bana bulaşmadı. Bir gün bir baktım, bir araba itip gelirler, başında da bir albay var. Bizim alay komutanıymış o da. “Hayırdır Komutanım!” dedim. “Ne var!” dedi bana. “Bozuksa bakabilirim ben.” “Anlar mısın?” “Biraz anlarım.” Meğer bobin kablosu çıkmış. Çalıştırınca, adımı soyadımı aldı benim. İki gün sonra da beni alaya götürdüler. Bir bozuk araba daha gelmiş, yapan yok. Albay beni çağırttı. O arabayı da yaptım. Bu sefer de İstanbul’a götürdüler beni. Şoför Eğitim Birliği vardı, Metris’te, oraya. Orada üçer aylık iki dönem şoförleri eğittim. Sonra beni ana tamir fabrikasına aldılar. Ustabaşı oldum orada. Orada bir albayım vardı. Sonra paşa olmuş. Yılın birinde buradan geçerken beni buldu.

Askerden gelince işler yine devam etti. O zamanlar esnaflık iyiydi, insanlar birbirine güvenirdi. Saygı sevgi vardı, ustalık vardı. Lokantacılara paça ütüverirdim. Temiz üterdim paçayı. Benden de para almazlardı. Demiri babam Karaman’dan, Konya’dan getirirdi. Aklımda kalan bir demirci daha vardı o zaman, Kemal ve Ayhan Çekiç’in babaları.

Bir gün nal yapacağız, harman zamanı, nalın en iyi satılacağı dönem. Babam sacı getirdi. Üç ton sacı nal yaptık. Başımıza ne geldi? At vebası oldu, atların büyük bir bölümü öldü, bizim nallar da boşta kaldı. Nal deyip de geçme, evvela saç kesilir, delikleri delinir, işi çok. Günde 50 nal yapardım ben. Nal çivisi de yapardık. Hazırı da gelirdi ama pek bulunmazdı. Babam getirince bitiverirdi, bakakalırdık. O zaman da kendimiz yapardık. İşte bunun üzerine demircilik işini bıraktım. Aklıma ne geldi, çok çivi de yaptım ben. Zaman Menderes zamanı. Bir söylenti var, “Ben İsmet Paşa’nın çektirdiği tellerle köylümü konuşturmam” demiş Menderes. Köylere döşenen teller toplandı, karakolun önüne yığıldı. Ben de gidip o tellerden satın aldım. Geceleri sabaha kadar o telleri çivi yaptım. Piyasada çivi yok, kaçak çivi yapmak yasak, bildirirlerse gidersin gümbürtüye. Yaptığım çivilerin bir kilosunu ho çalının dibine, bir kilosunu ho çalının dibine saklıyorum. Sabahleyin bir marangoz çıkagelir, çivi ister. Mut’ta yeterli çivi yok, ne yapayım, alırım parasını, “Git filan çalının dibinde” derim. Alır gider. Böyle… Yok dünyası.

Bir el arabası bulup ciğerciliğe başladım. Şiş yapıp satıyorum çarşının içinde. O zaman sekiz davar kesilir. Yedisinin ciğerini bana verirler. İşim iyi, ciğer olsa daha satılacak, öğle olmadan bitiverir. Sonra bunu bir arkadaşa devrettim. Hata bir ara birisi babama demiş ki, “Sen kocaman Demirci Mehmet’sin, oğlun sokakta ciğer satıyor, ayıp olmaz mı?” Babam da demiş ki, “Benim ona vereceğim 100 liradan onun kendi kazandığı 1 lira daha değerlidir.” Yahu babamın parası var diye ben yatıp aşağı mı gidecektim!?

Sonra şoförlüğe başladım. Bir araba aldım. Şoför Sadık’ın yanında biraz çalıştım ya, sonra askerde öğrendiklerim, demin söylemedim, askerdeyken, İzmir’e, Manisa’ya, hatta Ağrı’ya, Doğubayazıt’a araba tamir etmeye gittim.

Mut’ta tamirci başka kimse yoktu. Adana’dan, Ceyhan’dan, Osmaniye’den, Silifke’den tamir için bana gelirlerdi. Gün verirdim adamlara, değilse yetişmezdi. Sen ayın yedisinde, sen on yedisinde… Böyle. Benim yanımda da yedi sekiz tane çocuk çalışırdı. Ali Akay, Durmuş Baş, Mehmet Baş, Mevlit Saraç, Ali Taş öldü, hepsi benim yanımda çalıştı, şimdi hepsi usta. Ceyhan’dan bir müşterim vardı, buradan her geçerken uğrar, bir sandık muz getirir bana.

Bir kamyon aldım. Bir hayli çalıştım onunla. Konya’ya odun götürdüm, sonra bulgur götürdüm, Mersin’e gider bakkal eşyası getirirdim, dağlardan odun, kütük taşıdım…

NİHAT MUSTUL: Peki, ara sıra seni vince benzer bir araçla görüyorum. “Kendisi yaptı bunu” diyorlar. Doğru mu? Veya başka vinçler de yaptın mı?

ALİ DEMİRDAĞ: Doğru. Tamamen benim eserim. Bir kamyon almıştım ya, askerde de vince benzer bir şey görmüştüm. Ona benzer bir vinç yapmaya kalkıştım. Yaptım da. Ama şasesi iş görmedi. Tuttum başka bir şase getirdim. Ve şimdiki vinci yaptım. Bu vinçle çok iş gördüm, çok yere gittim. Konya’da çukura bir araba düşmüş, ta buradan beni götürdüler, çıkarıverdim. Mersin’de Sumas firması vardı. Orada yazın iki üç ay kalırdı vinç. Kayseri’ye bile gittim. Trenle motor gelmiş, onu indirdim, bez fabrikasına. Başka indiren yok, beni buldular. Belki de her köye gittim. Göksu’ya taksi düşer, kamyon düşer, her yere gittim. Erdemli dağlarına boru döşedim, borular ağır. Samandağ’ında da boru döşedim. O şasesi eğik ilk vinç var ya, onu Ermenek’e satmıştım. Adamlar kullanamamışlar geri getirdiler. 350 liraya satmıştım, parayı geri verdiler. Gösteriverdim. Adamlar yeniden alacak oldular ama satmadım. Sonra hurdacıya sattım onu.

NİHAT MUSTUL: Abi iki kişiye sordum seni, “Demirci Ali nasıl birisi?” dedim. Birisi, “Başkasının dediklerine pek kulak asmaz, ille de kendi bildiğini yapar”, birisi de, “Kimisine kızar, kötü söz söyler, ama daralıp yardıma çarınca da koşarak gider, kin gütmez” dedi. Bunlara ne diyorsun Abi?

ALİ DEMİRDAĞ: Doğru. Şimdi, arabasını çekmeye giderim adamın. Adam bana tarif etmeye kalkar, “Ali Ağa şuradan bağlayalım…” Yahu bu iş benim işim, bu işin ustası benim, senin dediğin yerden bağlarsak araba parçalanır…” Bağladığım yerden koparsa sorumluluk benim zaten. Sert ya da inat demeleri bundan. Çekebilirsem para alırım zaten. O ikinci dedikleri de doğru. (Gözleri sulanır burada) En çok sevdiğim şey, dara düşen adama yardım etmek. Bunu çok severim. Hata daha geçenlerde torunlar telefon alacaklarmış, para istiyorlar. Tam o sırada bir adam geldi, elinde de bir 100 lira var, “Şunu bir al arkadaş” dedi. “Neci bu?” “Sen al hele.” “Haydi aldım, Neci?” “Sen benim traktörümü yirmi yıl önce bir yerden çekivermiştin…” O zaman zorda adam ya, para pul istememişim. Bak işe, o para verdiği para. Ne yapayım, ben de torunlara verdim.
Vinçten para kazanmadım ben. Niye, çünkü yardımseverim ya, adam kaza yapmış hastanede, kapısında bekleyeyim mi para ver diye, adam kaza yapmış, yakınları gelmiş, nasıl para istenir… Dört araba çekersin birinin parasını ancak alırsın. O da diğerlerine mazot parası olur. Ama demir indiririr, başka bir yük indiririm, bunlardan para kazanırım bak.

NİHAT MUSTUL: Peki, en beğendiğinle en beğenmediğin ikişer özelliğini söyler misin bize?

ALİ DEMİRDAĞ: En beğendiğim özelliğim, beni bütün Mut’un tanıması. Bir köye gideyim, ben onları bilmesem bile onlar beni bilirler; getirmişimdir, götürmüşümdür. Kimseye kötü huy beslemem. Bir de yalnız kendi torunlarımı değil, bütün çocukları çok severim. Az sonra okul dağılacak, geçerken kaç çocuk sarılır bana, (gözleri yine sulanır) öper, Ali Dedesiyim onların. Hoşuma gitmeyen özelliğimse şu benim; elime çok olanaklar geçti, ama para tutamadım, bu hoşuma gitmiyor.

NİHAT MUSTUL:“Görmediğin yerler senin değildir” demiş bir paşa. Senin yerlerin çok mu az mı Abi?

ALİ DEMİRDAĞ: Valla, askerliğimde çok yer gördüm. Çanakkale, İzmir, Manisa, İstanbul, Trakya, Karadeniz, Ağrı… Hep araba tamiri için gittim. Güleba Hastanesinin bahçesindeyim, kanamalı bir hasta için kan duyurusu yapıldı. Koşup verdim. Kim olduğunu bilmiyorum bile. Ama oraya adımı adresimi yazdılar. Birkaç yıl sonra bir mektup geldi, “…sizi tanımıyorum, bana kan vermişsiniz, yolunuz düşer de gelirseniz çok sevinirim…” Yine Erciş’teyiz, altımızda askeri araç, tamire gidiyoruz, akşam oldu, arabanın içinde yatacağız. Bir adam geldi, “Arkadaş burada asker yatamaz” dedi. “Başka yerde yatarız öyleyse.” “Öyle değil! Çekin arabayı benim evin önüne, benim evimde yatacaksınız…”
Askerlik dışında Ankara, Konya, İstanbul, Kayseri, Adana, Hatay…

NİHAT MUSTUL: Hiç tatil yapıyor musun?

ALİ DEMİRDAĞ: Hiç tatil yapmadım. Karaekşi’ye bir yemeğe gittik, o kadar. Hanım emekli olunca yemeğe götürdü bizi, parasını da ben ödedim yine. Tatil için olanak bulamadım, tamirciyim ya, gecem belli değil, gündüzüm belli değil, zamanım yetmedi.

NİHAT MUSTUL: Kültür sanat konusunda da diyeceklerin vardır herhalde?

ALİ DEMİRDAĞ: Ben bu işin içinde pek değilim. Ne söyleyebilirim ki… Ama bildiğim şu, Mut birçok yerden daha kültürlü. Kültür kaybı, treni kaçırdık biz, yirmi yıl önce olacaktı… Nerde bulacağız şimdi çıkrığı, çulfalığı?…

NİHAT MUSTUL: 1961 Anayasasının yarattığı demokratik ortam sonucu TİP (Türkiye İşçi Partisi) kuruldu. Sosyalizmi savunuyordu bu parti. 1965 seçimlerinde de 15 milletvekili çıkardı. Mut’taki TİP kuruluşunda senin de adını duymuştum. Bu konuda biraz bilgi verir misin bize?

ALİ DEMİRDAĞ: Evet. TİP’in İlçe Başkanı bendim. O yıllarda Mersin Şoförler Derneğinin 2. Başkanıydım da. 1967 yılları… Dedim ki ben, “Sık sık orman yangını oluyor, hem bunu önlemek için, hem de topraksız köylüye toprak kazandırmak için, ormandaki boş yerler köylüye dağıtılsın, masrafını da devlet çeksin, ben hiç para almayacağım, Kestel Dağına su çıkaracağım, bu suyla da köylü o yerleri sulasın.” Vay sen köylüyü ayaklandırıyorsun!.. Yıl 1971, aranmaya başladım ben. Konya’ya kaçtım. Deniz Gezmiş asıldığında ben oralardaydım. 7 ay 17 gün Konya dağlarında, cami kapılarında yatıp kalktım. Çok sıkıntı çektim. Dayanamadım. 7 ayda üç kez banyo yaptım. Asacaklarsa beni de assınlar dedim, kahrımdan gidip teslim oldum. Alahan yangınının olduğu günlerdi. Suçum ne, niye aranıyorum, bunu bile bilmiyorum… Diyeceğim, o günler çok başkaydı… Celal Taşkıran’ı Belediye Başkanı adayı göstermiştik. Yılmaz Güney burada film çekmişti, tanışıyorduk. Genel kurula davet ettim. Toplanıp geldiler. Kendisi, Kadir Savun, Fatma İşmen, Hülya Koçyiğit, Nilüfer Koçyiğit. Yılmaz Güney divan başkanlığı yaptı. Bunları Karaekşi’ye yemeğe götürdüm ben. Onlarda bir usul var, herkesin kendisi veriyor yemek parasını. Ne kadar zorladıysam da “Olmaz” dedi Yılmaz Güney, “bizim sosyalistliğimize sığmaz.”

NİHAT MUSTUL: Mut’un, sonra Türkiye’nin, sonra dünyanın gidişatı hakkında söylemek istediklerin?

ALİ DEMİRDAĞ: Vallahi, Türkiye gidiyor gibi geldi bana. Kürtler sorunu var, kız aldık kız verdik. Ama Kürt devleti de olmaz. Ekonomik durumu hiç iyi görmüyorum. Çevremden görüyorum bunu. Mut’un gidişi de güzel değil. Hayalimdeki Mut bu Mut değil. Çocuk parkı, araba parkı, daha geniş yollar…

NİHAT MUSTUL: Sence özgürlük nedir Abi?

ALİ DEMİRDAĞ: Özgürlük çok güzel bir sözcük. Rahat olmak ama, özgür olmanın koşulları var. Gelir kaynakların sağlanmış olacak. Ben gidip birinden para isteyeceğim, ona muhtaç, bağımlı olacağım, böyle özgürlük olmaz. Para pul yoksa özgür değilsin. Şimdi bizim ülkemizin özgürlüğü var mı yani? Amerika’ya bağımlıyız. Özgür olmak için kimseye boyun bükmeyeceksin.
Hafifçe söylediğim bir sözden dolayı ben Konya dağlarında sürünüyorsam yine özgür değilim. Sıkıyönetimde üç polis giriyor koluma, ayaklarım yere değmeden götürüyorlar beni. Nasıl özgürüm ben? Çıkınca da, dağlardaki çile, sıkıyönetimdeki zılgıt, karışamıyorsun artık eskisi gibi. TİP diyemedim. Bu da özgürlük değil.

NİHAT MUSTUL: Hep dikkatimi çeker, bir kez olsun uzun saçlı görmedim seni. Bunun bir nedeni var mı?

ALİ DEMİRDAĞ: Bilinçli olarak uzatmıyorum saçımı. Ben disiplinli birisiydim. “Disiplinsiz örgüt yaşamaz” yazıyordu partide. Uzun saçlı uzun saçlı bir iki adam gelirdi Genel Merkezden. Meğer Genel Merkezden değilmiş adamlar, gizliymiş (ajanmış). Uzun saçı sevmedim.

NİHAT MUSTUL: Hayalini çok kurup da gerçekleştiremediğin bir şey var mı?

ALİ DEMİRDAĞ: Gücüm yetip de yapamadığım bir şey olmadı. Ben buraya bir araba fabrikası kurmayı düşünmem. Çünkü gücüm yetmez. Gücümün yeteceği işlerle uğraştım hep. Yapamayacağım şeylerin hayalini kurmadım pek.

NİHAT MUSTUL: Peki, unutamadığın bir anını anlatır mısın okurlarımıza.

ALİ DEMİRDAĞ: Bir gün Dr. Rıza Alper dedi ki, hastanede görevli o zaman, “Acil bir hasta var, Karaman’a gidecek, ambulansı sen sürsen…” “Olur.” Olacak ya, giderken önüme bir çocuk çıktı. Kan bile akmadı çocuktan, oracıkta öldü. Tabi ben de Karaman hapishanesini boyladım. Hem de epeyce yattım. Bir ara ziyaretime Ali Manav Amcayla karısı Zehra Hanım Teyze geldiler. Ekmek içi tavuk getirmişler bana. Tavuğu aldım ama, hapishanenin de bir ağası var, tavuğu elimden kaptı. Yedirir miyim ona o tavuğu? Bu sefer de ben onun elinden kaptım. Başladı dayılanmaya. Ben de askerde komandoydum ya, güveniyorum kendime, iki çektim buna, ağzı yüzü kan içinde kaldı. Derken, hapishanenin dayısı ben oldum. Sözü çok uzatmayayım, çıkarken savcı dedi ki bana, “Benim elimde bir yetki olsa bu hapishaneden seni hiç çıkarmam.” “Niye savcım?” “Burayı düzene soktun sen. Burada kavgasız gün olmazdı.”

NİHAT MUSTUL: Dimdik ayaktasın daha, bir sağlık sorunun yok gibi.

ALİ DEMİRDAĞ: Doktora bir kez gittim daha, o da geçenlerde. Böbreklerimde taş varmış. Şöyle bir şey var, bir sorunu kafama pek takmam ben, filan nasıl para kazandı, ev yaptırdı, hiç ilgilendirmez beni. Askerde komandoydum. Yaptığım işler de hareketliydi. Sonra futbol oynadım geçliğimde. Postanede çalışan İbrahim Bey vardı, kahvede oturtmazdı bizi, 15 yaşındaki gençleri toplar, spor yaptırırdı. Ara sıra bir aspirinin dışında hiçbir ilaç kullanmıyorum. Önemli bir sağlık sorunum yok. Beslenme de önemli. En çok salatayı ve etli kuru fasulyeyi severim. Yemek seçmem. Ama hiç yemek yapamam, yapmadım. Mutfakla hiç ilgim yok yani. Her şey yapılıp önüme gelir. Beceriksizim bu konuda. Daha yumurtayı kırmış değilim. Darda kalsam, kuru ekmeğin içine dürer bir şey yerim. Ya da gider bir paça içerim.


NİHAT MUSTUL: Söyleşi yaptığım herkese soruyorum, sana da sormak istiyorum, Mut Çıtlık Dergisi’ni nasıl buluyorsun, bu konuda neler söylemek istersin?

ALİ DEMİRDAĞ: Kutlarım. Bir gözlüğüm vardı, hepsini okurdum, duygulanırdım… Mut’a büyük bir hizmet. Mut kültürü… Çok güzel…

NİHAT MUSTUL: Peki Abi, çok teşekkür ediyorum, diline yüreğine sağlık diyorum.

ALİ DEMİRDAĞ: Ben de çok teşekkür ediyorum.


Not: Bu söyleşi MUT ÇITLIK Kültür Sanat Dergisi sahibi Nihat Mustul tarafından yapılmış 2009 yılında Mut Çıtlık Dergisinde yayınlanmıştır.

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com