Mut İlçemiz

DEDEM VE AMCAM

DEDEM VE AMCAM
Konuk Yazar
Konuk Yazar( bilgi@mutilcemiz.net )
317
23 Kasım 2018 - 23:13

Deli Hüseyin lakaplı rahmetli Dedem Hüseyin Gürgen zamanında Mut, Silifke, Gülnar havalisinde tanınmış bir kişiymiş. Mut’daki kuvay-i Milliye adlı kitapta ve tarihçi Prof. Bilge Umar’ın mübadele ile Mut’dan giden Rumların beyanlarına dayanarak kitabında yazdığına göre Dedem Kurtuluş Savaşı yıllarında jandarma görevi yapmış. Asker kaçakları ve eşkıya ile mücadele ederken yaptığı gözüpek hareketlerinden “Deli” lakabı takılmış. Nargile tiryakisiydi rahmetli. Yazın Kozlar Yaylası’nda kahveci Ali’nin kahvesinde, söğüt altında nargilesini fokurdadırken jandarmalığı dönemine ait lezzetli hikayeler anlatırdı.

Bunlardan biriside şöyledir: Bilindiği üzere Cumhuriyetimizin ilk yıllarında okuma yazma oranı çok düşük. Az da olsa okuma yazma bilenler memur, ortaokul mezunu varsa müdür olabiliyormuş.

Cumhuriyetin 10’ncu yılı içerisinde Dedem fotoğrafta görülen amcam İbrahim Gürgen’i okutuyor. İstanbul Üniversitesi Makine Mühendisliği Fakültesi’ne kayıt yaptırıyor. Üçüncü sınıfa kadar normal geliyor.

Üniversite hayatı devam ederken, her yıl Haziran ayında sınavlar bitince amcam “geliyorum” diye telgraf çekiyor ve Karaman’a kadar trenle geliyor. Mut’dan gönderilen atlarlarla da Mut’a geliyor. Fakat o gelmesine yakın günlerde “üniversiteli geliyor” diye davarlar kesiliyor, değişik ziyafet yemekleri, börekler yapılıyor. Gelince de konu komşu davet ediliyor, yemekler yeniyor birkaç gün Kur’an ve mevlitler okunuyor. Dedem her yıl bu merasimi yapıyor. Ne de olsa oğlan üniversitede okuyor, büyük adam olmaya aday.

Amcam üçüncü sınıfta iken üniversiteden atıldığına dair bir yazı geliyor. Dedem başından vurulmuşa dönüyor. Atılma sebebi ise yemeği beğenmeyerek boykot yapan öğrencilerle beraber disiplinsiz harekette bulunması.

Her yıl olduğu gibi geleceğini bildirdiği telgrafı Dedem alınca Karaman’a at göndermiyor. “Yürüyerek gelsin” diyor. Babaanneme şöyle tembihte bulunuyor; “oğlana yapacağın yemeklerin yağı, tuzu, eti olmayacak! Lezzetsiz yemek yap!” diyor.

Amcam geliyor, hoş beşden sonra sofraya oturuyorlar, bir kaşık çorba alıyor. Amcam kızıyor, “Ana bu ne biçim yemek, yağı yok, tuzu yok. Karaman’a at dahi göndermemişsiniz” diyerek sitemde bulunuyor.

O zamana kadar suskun vaziyette duran Dedem patlıyor: “Ulen e…….eşek! Bu devlet fakir haliyle size masraf yapıp okutuyor, halkın sıkıntı çekmesine rağmen, bulup buluşturarak yemek yapıp önünüze koyuyor, yatacak yer bulup sizi rahat ettiriyor, sırf sizler memleket (ülke) hizmetine bir an önce başlıyasınız diye…” söylenip, kızıp köpürüyor. “Bundan sonra da tarlada çalışacaksın” diye tehdit ediyor. Ne ise aradan bir süre sonra af çıkıyor, tekrar kabul ediyorlar. Fakat dal değiştirerek Orman fakültesine birinci sınıftan tekrar başlıyor.

Üniversite bitince İstanbullu bir kızla; yengem Naciye ile 1937 yılında evleniyor. Bu arada Almanya’da Master ve Doktora bursu çıkıyor. Yengemi de alıyor Almanya’ya gidiyorlar. Yengem büyük oğluna; Baydar abiye hamiledir. Burada başarılı bir Lisansüstü öğrencilik geçirmektedir, hatta Alman öğrencilerden fazla başarı göstermektedir. Alman sınıf arkadaşları bunun sırrını soruyorlar.

Amcam bunu bize şöyle anlatıyordu. Harf inkilabı olmadan okula gittik leri için okuma yazmayı eski türkçe arap harfleri ile öğreniyorlar, inkilaptan sonra latin harfleriyle devam ediyorlar. Yani hem eski türkçe okuyup yazıyor hemde yeni harflerle.

Alman Prof. ders anlatırken amcam eski türkçe ile not tutuyormuş. Eski türkçe ile çok güzel not tutulur diyor. Hatta steno gibidir, hocanın konuştuğunu motamot kaçırmadan not tutma imkanım oluyor, bu notlardan çalışıyorum. Tabi ki hocaların çok hoşuna gidiyor. Öğrencim beni ilgi ile dinlemiş deyip sınavlarda tam puan veriyorlar. Alman arkadaşlar bizim eğitim sistemimizi bilmediklerinden, “Türk’ü görüyor musunuz, bir yıl içinde hem Almanca öğrendi ve hem de bizden fazla not alıyor” diye saygı gösterirlermiş. Orada eski türkçenin faydasını gördüm diyordu.

Tabi üniversite hayatı ülkemizde yeniye göre devam etmişti.

Bu arada çocukları oluyor. Master bitip doktoraya başlıyor, tam üçüncü yılında; 1940 yılında ikinci cihan harbi patlıyor. Bizim Türk öğrencilere devlet bursu gönderemiyor. Alman merkez bankası işlem yapmıyor. Bizim büyükelçilik öğrencileri topluyor, tren bileti dağıtıyor, azar azar para veriyor, “başınızın çaresine bakın, Türkiye’ye dönün” diyor.

Yengem anlatıyor; “Kucağımızda çocuk, aç susuz Arnavutluk taraflarında bir yerlere geldik. Tren durdu, yol bombalanmış gidemiyoruz. Deniz yoluyla gidilecek denildi. Türkler toplandık, Adriyatik üzerinden gemiyle maceralı bir yolculuktan sonra İstanbul’a gelebildik” diyor. Yengem İstanbullu olduğundan Erenköy’e babasıgile gidecekler. Paraları bitmiş, ne ise bir arabacıya durumu anlatmışlar, baba evlerine varmışlar.

Amcam Almanya’dan dönüşünden sonra devlet teşkilatı planlamalarında üst düzey bürokrat olarak çalışmış, yüksek orman mühendisi olarak. O zaman adı neyse şimdiki Orman bakanlığının kuruluş temelleri çalışmalarında bulunmuş.

Kendisi aktif çalışmayı sevdiğini, masa arkasında çalışmayı sevmediğini

söylerdi. Bu cümleden olacak 1954 yılındaki genel seçimlerde 10. Dönem İçel milletvekili olarak meclise giriyor. TBMM o zamanlar Ulus’taki eski meclis binasında faaliyet göstermektedir, bu günkü meclis binası henüz yapılmamıştır.

1957 yılı genel seçimlerinde tekrar seçildi. Ben de o yıllarda Mut Kalesi’nin altındaki ortaokulda okuduğumdan olup bitenleri anlıyordum. 27 Mayıs 1960 tarihindeki askeri darbe ile DP iktidarına son veriliyor. Hükümet erkanı ve bütün DP milletvekilleri Yassı Ada’ya hapsediliyor. Bilahare Kayseri Cezaevi’ne gönderiliyorlar. Orada Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile aynı koğuşta kalmakta iken 1963 yılında seçme ve seçilme haklarından mahrum olarak tahliye ediliyorlar. Seçilme hakkı bilhassa verilmiyor, zira yapılacak ilk seçimde iktidardakileri indirebilirlerdi.

Amcam milletvekili olduğu dönemde İçel’deki köy ve kasabaların yol, su ve okul işlerine önem vermiş, çalışmalarını bu yönde yapmıştır.

Gariptir, o zamanlar kimse iş isteme talebinde bulunmazmış. İstenen yol, su, okul, hastneymiş. İleri ki yıllarda bunun sebebini sorduğumda, “evladım” derdi “elinde ortaokul diploman varsa torpile hiç ihtiyaç yoktu, devlet havada kapardı, kimse bulunduğu yerden ayrılmaz çifti çubuğu ile geçimini sağlardı. Sadece hasta olup da hastaneye gelenlerle ilgilenirdik, diğer yol, su, işleri mecrasında yürürdü” derdi.

Eskiden Mut’un içme suyu yoktu, Kale Pınarı’ndan taşımayla su ihtiyacı karşılanırdı. Asput’tan getirilen şebeke suyu ile her eve su bağlandı, büyük bir değişiklikti. Silifke’ye ve Karaman’a ulaşım zorluklar içerisinde yapılıyordu. Nizami yol yoktu. Silifke’ye iyi havalarda bir günde, kötü havalarda ve Göksu kabarırsa iki günde varılamazdı. Zira, Göksu üzerinde köprü yoktu. Resimde görüldüğü gibi kamyon sala yüklenir öyle karşıya geçerdi.

Benim aklımın erdiği zamanlarda Mut’da Çakır Hasan’ın ve Sadık Keskin’in babası Şoför Sadık’ın resimde görülen kamyonuyla civar kazalara ulaşım sağlanırdı.

Eskiden Silifke yolu askerlik şubesinin önünden, Deveci’den, Palantepe üzerinden giden parke taşlar döşeli bir yoldu.

Yeni yapılacak Silifke – Karaman yolu Seydi Salih (Mut Öreni) üzerinden Yapıntı’ya ulaşacakmış, yani şimdiki yol dışardan geçecekmiş.

Amcam İbrahim Gürgen ile yine Mutlu milletvekili Dr. Mehmet Mutlugil’in Nafia (Bayındırlık) vekaletinde yoğun çalışmaları sonunda güzergahın şimdiki şekilde Mut’un içinden geçirilmesi sağlanmış. Bağımız bahçemizin içinden yol geçecek, evimiz yıkılacak diye sızlananlar, karşı çıkanlar oldu ise de amcamın çınaraltında yaptığı ateşli konuşma herkesi sakinleştirmiştir. Amcamın bu konuşmalarının ağırlık noktası yolun sağlayacağı ekonomik faydaydı.

Ben Mut’da lise olmadığından Silifke Lisesi’ni bitirdim. 1963 yılında üniversiteye başladım. Amcamların Bahçelievler’deki evine sık sık giderdim. O yıllarda amcamın tutukluluk hali sona ermişti fakat yukarıda da bahsettiğim gibi seçme seçilme hakkı yoktu. Üstelik DP’li olduklarından hiçbir yerde iş verilmiyordu. Yengem öğretmendi fakat öğretmenliği bırakmıştı.

Zar zor yengem öğretmenliğe başlıyabildi. Kızı Oya da bir mağazada iş buldu. Orada çalışarak geçimlerini sağlamaya çalışıyorlardı. 1965 yılında Demirel hem AP Genel Başkanı olmuş hem de seçimleri kazanarak Başbakan olmuştu. Amcam yasaklı olduğu için öğleye kadar evde oturuyor, öğleden sonra Anadolu Kulubü’ne giderek

vakit geçiriyor. 27 Mayıs ihtilalinden sonraki çalkantılı hayattan bahsetmeye gerek yok. 1966 yılı Haziran ayında sınavlar bitmiş bir pazar günü amcamlarda kalmıştım.

Hepimiz balkonda oturuyorduk. Apartmanın önüne iki tane siyah araba durdu, içinden siyah takım elbiseli insanlar indi, bizim bulunduğumuz apartmana doğru yöneldiler. Yengem “hiç sevmem böyle adamları” dedi. “Neden yenge?” dedim. “İhtilalde amcanı da böyle askerler geldi, götürdüler” dedi. “İçim kalktı” demeye kalmadı bizim zil çaldı. Kızı hemen gitti kapıyı açtı, gelenler bize gelmişlerdi.

“İbrahim bey var mı?” dediler. Amcam “buyrun benim” dedi. “İbrahim bey sizi beyefendi (Demirel) istiyor” dediler. “Peki” dedi amcam “siz gidin ben gelirim” dedi. “Beraber gideceğiz efendim” dediler, “aşağıda bekliyoruz.” İçimize bir kuşku düştü ama kuşkulanacak bir durum da yoktu hani.

Merak içerisinde akşama kadar bekledik. Konuttan çıktıktan sonra Anadolu Kulübü’ne gitmiş bizimki. Ne ise götürülme sebebini sorduk oturun anlatayım dedi.

“Mecliste Milli Eğitim Komisyonu’ndaydım. Yurt dışına çeşitli dallardan mezun üniversite mezunları arasından Doktora için Yüksek lisansa gönderilecekleri seçmek üzere toplandık. Yüksek derecelerle mezun olanları seçiyorduk. 300 civarında seçim yapacaktık. Çalışmaların sonuna raportörün “gidemez” diye ayırdığı dosyaların içinde en üstte duranı aldım, hayretle gördüm ki bu dosya seçtiklerimiz içinde en yüksek derece ile mezun olmuş. Çok kızdım. Bu dosya sahibi gönderilmez ise raporu imzalamayacağım dedim. En düşük puan çıkarıldı. Benim bulduğum yüksek dereceli dosya yurtdışına gönderildi. Kim olduğunu bilmiyordum ama DSİ çalışanı genç bir mühendisti. Aradan yıllar geçti bu savunduğum, hakkını koruduğum dosya SÜLEYMAN DEMİREL imiş. Bunu nasıl olduysa öğrenmiş, bana teşekkür etmek için konuta davet etmiş” diye anlattı.

Nasıl ayrıldınız, isteğiniz var mı diye sordu mu dedik. Teşekkür ederim beyefendi demiş, şahsi bir ricam yoktur demiş. Bu cümlenin manası şu imiş: yalnız ben değil bütün DP’lilerin bir ricası var. İki veya üç ay sonra bütün DP’lilerin hakları iade edildi. Amcam müsteşar olarak atandı. 1976 yılında rahmetli oldu.

NECATİ UĞUR GÜRGEN

 

Hüseyin Gürgen, İbrahim Gürgen

Şoför Sadık’ın kamyonu

Soldaki amcam İbrahim Gürgen. Sağdaki de dönemin bakanlardan birisi. Arka fonda eski meclis binası, Gazi Meclis…