Mut İlçemiz

GÖÇERLİKTE KADIN OLMAK

GÖÇERLİKTE KADIN OLMAK
Konuk Yazar
Konuk Yazar( bilgi@mutilcemiz.net )
07 Mart 2020 - 19:38

Modern bir dünyada yaşıyoruz. Modernizeyi yaşamımızın her anında hissediyor dahası kullanıyoruz. Gelişme öylesine baş döndürücü ki bu gün kullandığımız bir nesne çok geçmeden tarih olabiliyor. Geçtiğimiz yıllarda kullandığımız binlerce kelimeyi unuttuk çünkü ekonomik ve sosyal hayat bunu gerektirdi. Örneğin bir yaba, pulluk, dirgen kelimelerini bu gün kaç gencimize anlatabiliriz. Anlatamayız, yaşamımızdan çıktı bu nesneler.

Buna karşılık içimizden küçük bir kesim var ki hala bin yıl öncesini yaşıyorlar.
Kimi tarihçiler 1071 Malazgirt Savaşı ile Anadolu kapılarının Türklere açıldığını belirtirler ama bu resmi tarih. Kimi tarihçiler bu tarihten çok daha önceleri Türklerin Anadolu’ya girmeye başladıklarını söylerler. Bana göre Asya steplerinden, Horasan’dan kopup gelen obalar çoktan girmişlerdi bereketli Anadolu topraklarına. Anadolu onların sürüleri için verimli meralara sahipti.
Günümüzde o gelenlerin büyük bölümü yerleşik hayata geçti beldeler, büyük şehirler kurdular. Küçük bir bölümü ise eski yaşam alışkanlıklarını sürdürdüler.
Onlar pek az değişikliklerle geçmiş geleneklerini, kültürlerini koruyorlar. Kendi içlerinde dar bir sosyal hayat var. Üretimleri bin yıl öncesinin göreneklerine göre devam ediyor.

Bunlar halen göçer yaşamını sürdüren sarıkeçili yörükleridir.
Yörük kelimesi, yürümek fiilinden üretilmiş olup, geçimini hayvancılıkla sağlayan, mevsimlere göre konup göçen ve günümüzde yalnızca 200 ailelik bir kitleyi ifade eder.

Kış aylarını Erdemli’den Bozyazı’ya kadar sahillerde geçiren sarıkeçililer yaz aylarında Bolkar Dağlarından Seydişehir Yaylalarına kadar geniş bir araziye yaylaya çıkarlar. Temel geçim kaynakları küçükbaş hayvancılık olup ağırlıklı olarak kıl keçi beslerler.

Kadın erkek eşitliğini, dahası kadına saygıyı bu göçerlerde gördüm ben. Halen kara kıl çadırlarda yaşayan bu ailelerde obanın temel direği kadındır. Özellikle yaşlı kadınlara büyük saygı gösterirler. Yaşlı kadınlar birer halk bilgesidir.

Göçerlerde, ayağının üzerinde durabilen herkese yapacak bir iş var. Sanırım çok çocuk istemelerinin bir nedeni de bu.

Büyükler sürüleri otlatmaya giderken kuzu ve oğlak sürülerini otlatma işi de çocuklara kalıyor. Küçücük kız çocukları bile bu işi yapabiliyor. Ayrıca çadırın çevresinde kekik toplamak, pınar ya da çeşmeden su doldurup gelmek de çocukların işi.

Obada erkek ve kadın eşit konumdadır. Kaç-göç yok. Bir göçer kadını çadıra gelen yabancı bir erkekten kaçmaz, gelen açsa karnını doyurur, misafirperverliğini gösterir. Kadınlar renkli giysileri seviyorlar. Plastik, renkli ayakkabı giyiyorlar. Düğün ve şenlik gibi özel günlerde bu renkli giyim daha da belirginleşiyor. O zor hayat koşullarında olabildiğince temiz ve bakımlılar.

Göçerlerde yemek çeşitleri fazla değil. Obaya yakın yerleşim yerlerinde pazar kuruluyorsa mevsimine göre çeşit artıyor. Temel yiyecekleri yufka ve değişik süt ürünleri oluyor. Günlük işleri hayli ağır olduğu için obanın önderi durumundaki kadın çocuklarını iyi beslemek için elinden geleni yapıyor.

Obadaki yaşlı kadınlar gerçek birer halk bilgesi durumundalar. Yaşadıkları ortam bunu gerektiriyor. Bir kadın yerine göre obanın yöneticisi, doktoru, veterineri durumundadır. Çocuk hastalansa ilk tedavisini o yapar. Koyuna, keçiye iğne vurulacaksa o vurur. Malın kırığını sarar, yarasına merhem olur.

Obada yükün büyüğü kadının sırtında. Çadırın temizliği, bakımı, yemek yapma, sağmalların sağımı, sürüyü otlatma, hastalıklı hayvanların bakımı vb.

Bütün bu işlerin dışında boş bir zaman bulunca, çadırın yanına kurduğu ıstarda kilim, çul, ala çuval dokuyarak obanın ekonomisine katkıda bulunmaya çalışır. Kerim Karadayı’nın eşi Emine kışlakta ve yazın yaylada ıstarını kurarak kilim dokuyor. Emine Karadayı’nın dokumaları o kadar güzel ki 2010 yılında Unesco tarafından “Dünya Kültür Mirası”na layık görüldü.

Geçmiş yıllarda kara çadırlarını da kendileri dokuyorlarmış ama günümüzde çadır dokuyan pek kalmamış. Bunun yerine hazır almak daha kolaylarına geliyor ama bundan pek memnun değiller. Hazır çadırlar keçi kılından dokunmadığı için yağmuru geçiriyormuş. Kara kıl çadır yazın sıcağında serin olduğu halde bu tip çadırlar çok sıcak oluyormuş.

Göçer yörük kadınları iyi birer üretici olmanın bilincindeler. Bütün geçimleri keçi sürüleri olduğu için, keçilerde doğum olayı başlayınca yeni doğan yavruların bakımına, beslenmelerine büyük bir özen gösterirler. Kimi obalar, oğlaklar sağlıklı büyüsün, diye keçileri hiç sağmazlar.

Obada çocuk her şeydir. Çocuk yürüyünceye kadar anasının sırtında ya da belinden bir kolanla çadır direğine bağlanmış olarak büyür. Çocuk biraz hareketlenmeye başlayınca anne diğer işlerini yaparken çocuk çadırdan çıkıp gitmesin, diye bağlanır. Toplumumuzda bazı kesimler özellikle erkek çocuk isterken yörükler böyle bir ayrım yapmaz. Kız/oğlan aynı değerdedir. Çocukların okumasına çok önem veriyorlar ama obaların en önemli sorunu çocukların eğitimi. Bahar aylarında yaylaya göç başlayınca okuldan erken alıyorlar çocuğu, güz aylarında ise geç başlıyorlar okula. Bazı aileler çocuklarını yurtlara yerleştiriyorlar ama yurtlar genellikle cemaatlerin elinde olduğu için içleri rahat etmiyor.

Göçerlerde evlilik erken yaşlarda oluyor. Kız kaçırma olayı az görülse de kız/erkek birlikte kaçma olayı hayli yaygın. Bu durum küskünlüklere neden olsa da büyük olaylara neden olmuyor, sonuçta aile büyükleri araya girerek olayı tatlıya bağlıyorlar. Çocuklar evlendiklerinde, yeni bir yuva kurabilmeleri için her iki taraf ailenin maddi durumuna göre belirli sayıda keçi veriyor, kızın boynuna altın takıyorlar. İki genç en az 150/200 keçilik bir sürüyle, yeni bir çadırda hayatlarına başlıyorlar.

Göçerlikte saat kavramı yok. Akşam hava kararmaya başlayınca sürü çadırın yakınlarındaki yatağa geliyor. Yemeğini yiyen, çayını içen oba ahalisi çadırın içine sıralanıp yatıyor. Anne hepsini yatırdıktan sonra yatağına girer ve sabah erkenden de o uyanır. Ocağın ateşini harlandırır, sabah çayını koyar, tuluk peyniri ve mevsimine göre domates, salatalık dilimleyerek kahvaltıyı hazırlar. 

Göçer kadınlar çevreye karşı da çok duyarlılar. Ayşe Karadayı’yı genç bir kızken tanımıştım. Şimdi iki çocuklu bir anne oldu. Onların kara çadırlarının yanına kamp kurmuştum, akşam çadırımın önüne küçük bir ateş yaktım. Ayşe bir tabak meyve getirdi, bir de ıbrık bıraktı yanıma, hayrola Ayşe o ıbrık ne olacak, diye sorduğumda, abi çevremiz orman, gece yatacağında ateşi söndürürsün, dedi. Onun bu duyarlılığını hiç unutmam. Aynı duyarlılık bütün göçer kadınlarında var.

Özgürlüklerine çok düşkünler. Birlikte yaptığımız bir gezide Muammer Ulutürk Hocam genç bir yörük kızına, üniversitede okumak ister miydin? Diye sormuştu. Genç kız, okumak isterdim ama yine aynı hayatı yaşamak isterdim, diye yanıtlamıştı. 

Göçerlik binlerce yıllık bir kültür, bizim özümüz ama daha ne kadar sürer bilinmez. Gelinen noktada her şey göçerliğin aleyhinde yaşlı, bilge bir yörük anasının dediği gibi göçerlik de yaylasını aldı ama özgürlüğüne düşkün göçerler iskan olduklarında ne kadar mutlu olurlar onu bilemem.

Zeki OĞUZ

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com