Mut İlçemiz

H/İÇSEL YOLCULUK

H/İÇSEL YOLCULUK
Nevruz ÖZCAN
Nevruz ÖZCAN( dj-nevruz33@hotmail.com )
H/İÇSEL YOLCULUK
6
31 Aralık 2018 - 16:51

Gecelerden bir gece…

Yıllarca süren, zifiri karanlık, içime akar gibi akabileceğim uzunca bir gece.

Evden çıktım. Ne bir kimlik vardı yanımda ne de para… Sonraları sahip olmuşsam da zamanla tek tek, manevi yönden de olsa terk ettiğim değersiz şeylerdi. Sonuçta her şeye yürüyen hiçbir şeydim.

His kararı yürüyordum. Bu hissel yürüyüşte derelerden aştığımı, tepelerden tırmandığımı ayağımı ıslatan sulardan, zaman zaman dizlerime oturan dermansızlıktan anlıyordum. İnsan görmemek için karanlıkta çıkmıştım yola. Çünkü bir ruhu dünyada en çok yolundan şaşırtan tür insandı. Karşılaştığım hayvanlar, bilindik insanlar gibi olmadığımı hemen anlayıp yol veriyorlardı. İçsel selam ve teşekkürümü esirgemiyordum onlardan.

Açlığım, varacağım yerde bulmayı umduğum ışığaydı. Işığı arayan insan nasıl acıksındı? Sadece yürüyordum.

Zifiri karanlıktı ya, bulutlar da yoktu. Ağaçlar, çalılar, hayvanlar, yıldızlar ve tüm galaksi yoldaşımdı. Göz uzamım ayırt edemese de Nebula’lar, kara delikler, gök taşları hislerimin uzamından kaçmıyorlar, varlıklarını duyuyor ve onlarla doyuyordum.

Bunca ihtişam içinde ben neydim? Kimdim?

Gözlemlerim, deneyimlerim, çıkarımlarım, okuduğum kitaplardan aldığım bilgiler… Tüm birikimlerimi ve duyularımı birleştirmeye çalışıyordum.

Evrendeki tüm varlıklar, şimdilik sayıları belli olan elementlerin farklı yoğunluklarda, farklı sayılarda, farklı dizilimlerde bir arada bulunmalarıyla oluşuyordu. Onları bir arada tutan, zamanı geldiğinde ayıran şey de enerjiydi. Ve bitkiler ve hayvanlar; canlılar da buna dahildi. Şimdilik dememin sebebi, biliminsanlarının şimdiye kadar bulabildiklerinin bu kadar olması.İleride yeni elementlerin bulunmayacağını kim bilebilir ki?

Canlıların fiziki varlığının da elementlerden oluştuğunu anlamaya başlamak için suyu incelememiz gerekiyordu. En basit örnek suydu. Su, gaz halinde bulunan iki çeşit elementten oluşuyor. İki hidrojen ve bir oksiyen. İlginç olan, hidrojenin yanıcı, oksijenin yakıcı madde olmalarına rağmen, ikisinin birleşiminden oluşan suyun yanmaması; aksine söndürücü bir özelliğe sahip olması.

Su, içinde bulunan mineralleri de topraktan, havadan, ölü ağaç yapraklarından… nerelere dokunuyorsa işte, oralardan bir şeyler alarak içeriğini oluşturuyordu. Canlıların fiziki yapılarının yüzde yetmiş ila sekseni, doksanı suydu.

Hani, cansız olduğunu düşündüğümüz varlıklar var ya, aslında onlar da canlı. Sadece fiziki varlıkları su içermiyor ya da daha önce içeriyorken artık içermiyordu, o kadar.

Enerji, hiç cansız olabilir miydi?

Bu da yüzlerce elementin değişik sayıdaki dizilimlerde, değişik yoğunluklarda bir araya gelerek oluşturacakları varlıkların çeşitliliğini ve sonsuz sayıda varlıkların oluşabileceğini gösteriyordu.

“Ben bir kirpiyim, çınar ağacıyım, kuşum…” desem insanların çoğu güler. Doğrusu önceleri ben de gülerdim. Yalnız, düşününce bütün o elementler hepimizin vücudunda varsa, sadece farklı yoğunluk ve farklı dizilimlerle oluştuk diye, insan neden bir ağaç olamasındı? Gülecek bir durum yoktu, sadece bilmemiz ve anlamamız gerekiyordu.

İnsan türünü diğer canlılardan ayıran tek özellik bilinçti. Hayvanlar ve bitkiler içgüdüsel yaşıyorlardı ve sömürgeci bir insanla karşılaşmadıkları sürece çok da güzel, biyolojik bir sistemleri vardı.

Kendi yaşamlarımızı düşünüyordum bir yandan da…

Geldiğimiz bu noktada: “Sen şusun, sen busun; onu öyle yapma, burada böyle davranmalısın…” şeklinde herkes bir diğerini yönetmeye çalışıyordu. “Ben çok çirkinim, ben sakatım, o beni sevmiyor, kaşımın altında gözüm var, insanlar beni anlamıyor, ya şu kavanozun kapağını açmak neden bu kadar zor…” gibi hep bir şeylerden şikâyet etme halindeydik.

Oysa insanın bilincini kullanarak kendine yönelip, kendini tanıması yeterliydi bütün bunların boş duygular olduğunu anlaması için. Kendini anlamak, evrenin işleyişini anlamaktı çünkü.

Bu yolculuğa çıkmadan önce hangi duyguları yaşadığımı da düşünüyordum. Öfke vardı en çok; haksızlığa öfke. Öfke aynı zamanda da acı demektir zaten ve tabii mutsuzluk da. Kendimizden başka her şeyden ve herkesten bir beklenti içindeydik. Her şey bizim mutlu yaşamamız için varolmuştu ve bütün insanlar bizim hizmetimize sunulmuş gibi davranıyorduk. İnsanlar bilinçte düzeyinde ve duyguda ayrılıyordu; temelde aynıydık oysa. Mutluluk bir amaç değildi, herkes mutlu olmak zorunda da değildi. Yalnızca diğer bütün varlıkların yaşam ve düşün alanlarına saygı duymamız yeterliydi. İlk anlamamız gereken şey buydu ki: Duygularımızdan da bizim dışımızda hiç kimse ve hiçbir şey sorumlu tutulamazdı.

Biz, biyolojik anlamda bu koskoca evrenin küçücük, ufacık… neredeyse yok denebilecek bir parçasıydık aslında. Bir nevi, bir atomun parçasının parçasının parçasıydık. Varlığımızın fiziksel anlamda hiçbir önemi yoktu. Zaten sınırlı bir süreliğine atomlar hücrelerimizi, hücreler de vücudumuzu varetmişti. Nefesimiz bittiğinde vücudumuz da her bir hücresine, hücrelerimiz de her bir atomuna geri dönüşecekti. Ayrıştırıcılar bunun için vardı.

Tek farkımız olan bilinç hali ise bu vücut dağılınca bizimle kalmayacaktı. O zaman bilincimiz biz nefes aldığımız sürece bizdeydi. Biz diye bir şey de kalmayacaktı.  Sonrasında ne oluyordu, nereye gidiyordu? İşte bilinç dediğimiz şey de enerjiydi. Ölmeyen tek şey enerjiydi; çoğunun yaratıcı dediği, Tanrı dediği, Allah dediği, Kozmos dediği şeydi enerji. Hani, her yerde ve her şeyde varolan; her şeye kâdir olan…

Biz hem her şeydik, hem de hiçbir şey… Hem miniminicik bir atom parçacığıydık hem de bir enerji; yani Tanrı..

Evet, hiçliğin karanlığından çıkmıştım yola, varacağım yer de tabii ki hiçliğin aydınlığı olacaktı.

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com