Mut İlçemiz

NASIL MİZAH YAZARI OLDUM / 2

NASIL MİZAH YAZARI OLDUM / 2
Musa DİNÇ
Musa DİNÇ( musadinc2109@gmail.com )
15 Mayıs 2020 - 12:30

İnsanoğlunun gelişiminde iki faktör vardır; 1. Genetik, 2. Çevre dediğimiz modifikasyondur.

Genetik yönüme baktım;  gayet elverişli ve zengin. Kurtuluş Savaşı’na katılmış, Mustafa Kemal Atatürk’ü görme şansına nail olmuş ve hayatının on beş yılı askerlikle geçmiş, kıtlık ve yokluk görmüş; ama asaletinden, mertliğinden, dürüstlüğünden ve alçak gönüllüğünden asla taviz vermemiş Zabit bir Dedenin torunuyum.  Zabit Dedemi sevmeyen yoktu;  onu sevmeyenler,  ancak onu kıskanan ve sömüren birkaç akrabası veya bostanından karpuz çalamayan ve ona gücü yetmeyen hırsız ve kevaşe takımıydı. Asıl beni ilgilendiren Dedemin çok iyi bir meselci /masalcı oluşuydu.

Uzun kış gecelerinde,  gaz lambasının otantik ışığında ve odun sobalı evde, Dedem’in ballandıra ballandıra anlatmış olduğu meseller (masallar,) çiroklar (öyküler)  ve askerlik anılarıydı.

Eskiden subaylara zabit derlerdi. Savaş zamanı, Dedem de çok uzun süre askerlik yaptığı için, askerlikte göstermiş olduğu üstün cesaret ve düşmana karşı cephedeki başarılarından dolayı üst komutanları tarafından zabitlik rütbesiyle ödüllendirilmişti. Kurtuluş Savaşı’nda şarapnelle yaralanan Zabit Dedem aynı zamanda bir gazidir. On beş yaşında orduya katılır, otuz beş yaşına kadar piyade ve süvari alayında kalır, en son Elazığ / Palu içme suyundan sorumlu komutanlık görevine getirilir ve sonra terhis olur. Bu bilgileri bizzat kendi ağzından duydum ve teyp bandı kaydına aldım, tabii kaydı aldığım yıllarda ortaokula yeni başlamıştım. 

Dedem’in en güzel uzun metrajlı anlatısı: “Zal oğlu Rüstem” destanıdır. Farz edelim ki gece saat yirmi de başladı anlatmaya, saat gecenin yirmi dördün de bile bitmezdi; ama o kadar hoş anlatırdı ki, herkes kendinden geçer; mest olurdu. Kimisi aktarımla kendisini Rüstem’in yerine koyar, kimisi Zal olur, kimileri de Rüstem’in kahramanlık sembolü oğlu Derander olurdu; ama Derander’i hiç kimseye kaptırmazdım. Dedem’i gözümde Zal, Babamı, Rüstem, kendimi de Torun Derander’in yerine koyardım. Nitekim beş yaşına kadar herkes bana:” Derander,” diye hitap etmiş. Babamgil’in evinde gürgen ağaçtan yapma antika bir komidin vardı, iki tane de derin çekmecesi ve anahtarlıydı; anahtarı da sadece annemde bulunurdu. Annemin üstün bir meziyeti vardı;  evde bir şey saklasa hayatta kimse bulamazdı. Anahtarı da öyle saklardı.

Babam ise; karayollarında 93 Şube Trafik Şubesi’nde işçiydi. Karayollarındaki levhalar, yol kenarındaki refüjler ve yine yol kenarında gölge yapan birkaç ağaç varsa babamın mutlaka emeği vardır. Hastalandığımızda, babam sigortalı olduğu için Diyarbakır SSK Hastanesi’nden yararlanırdık.  Bir gün babamın sigorta kartını aramak için komidinin çekmecesinde evrakları ararken gözüme bir sağlık kartı ilişti.  Aaa baktım bu benim kartım, ama adım Derander Dinç olarak kaydedilmiş; ama daha nüfus kaydım yok. Yani bir nevi nüfus cüzdanım çıkana kadar, iş yerinden babama bir tolerans tanımışlar, hani işi görülsün diye; ona bu karttan vermişler,  ben de bu kartla muayene hizmetlerinden yararlanıyormuşum. Zamanı gelmiş, nüfusa müracaat edilmiş, son anda Derander isminden vaz geçmişler, Zabit Dedem’in adını vermişler. Sözün özü Dedemin adı da: Musa Dinç, ama namı diğer lakabıyla: Zabit /  Musa Dinç.

Dedem’in anlatmış olduğu ‘Zal oğlu Rüstem Destanı’nı bir gecede bitiremezdi, üç gecenin sonunda ancak biterdi. Yıllar sonra Kolsuz Kahraman Wangyu’ yu da, Malkoçoğlu/ Cüneyt Arkın’ı,  Zaloğlu Rüstem ile özdeşleştirirdim. Zabit Dedem, anlatırken büyük şevkle ve haz alarak anlatırdı, sanki cenk içindeymişiz gibi bize keyif veriyordu.  Battal Gazi, Kara Murat filmlerini izler gibi, pür dikkat kesilip, dinlerdik.

Mesel anlatısından herkes çok memnundu, memnun olmayan varsa, annemdi. Bir anlamda haklıydı. Gece geç saatlere kadar, gelen konuklara hizmet  etmek, ikram vb. gibi kuru yemiş pestil, ceviz, cevizli sucuk, karpuz çekirdeği !… Yöremizde kestane yetişmediği için o görevi de dağ meşe palamutları sağlardı. Sobanın üzerinde pişirilip, ikram edilirdi.  Nasıl olsa, herkese göre hava hoş, oysa annem yorulurdu. Mesellerin en can alıcı yerinde annem söze girerdi:

“Xalo (Dayı)  yeter, geç oldu artık! Millet yarın kalkamayacak, işe gidemeyecek,” derdi.

Annem, Dedem tarafı ile dolaylı yollardan akraba olduğu için ona, baba demezdi, sürekli Xalo / (dayı ) derdi. 

Dedem‘in bostanı dillere destandı. Yetiştirmiş olduğu karpuz, kavun acur ve şemamoklar ün yapmıştı. Yörede susuz tarlada yetişen en büyük karpuz, Dedem ‘in bostanında yetişirdi. Otuz iki kiloluk karpuzu gördüm, hani Dicle nehri kenarında sulu arazide yetişen altmış beş kiloluk karpuzu gördüm; ama susuz arazide yetişen böylesi ağırlıktaki karpuz rekoru Dedem’e aittir. Kavunları çok lezzetliydi, baldan daha tatlıydı; nerden bulmuşsa o güzelim kavunun tohumunu, adı: Heso Çelko’du. Bu kavun çeşidi bölgede nam salmıştı. Yüz metreden nefis kokusu hissedilirdi. Eminim ki şimdi ki zaman olsaydı bu Heso Çelko kavunundan çok güzel parfüm imal edilirdi. Müthiş güzel bir kokusu vardı, hem tadı, hem kokusu anlatılmaz, yaşanır; daha ne diyeyim.  Bu zamanda o tadı ve kokuyu bir türlü bulamadım. Hani haksızlık yapmayalım, onun kadar demeyelim, yarısı kadar lezzetli olan bir kavun varsa, o da Konya’nın Çumra kavunu ve Manisa’nın Kırkağaç kavunudur.

Hele hoş kokulu renkli desenlerle Galatasaray takımının renklerini taşıyan şemamoka o kadar severdim ki tüm platonik aşklarıma ve gönül verdiğim sevdalarıma  ‘şemamokum‘ derdim. 

Dedem’in bir başka güzel hikâyesi de ‘Mir Ahmet’tir.  Burada da öykü kahramanı Ahmet’in yerine herkes aktarım yapardı, onun yerine herkes kendini koyardı.  Yine bir başka öyküsü de Ermenilerin çok güzel kızı Menuşê ile Müslüman ile Hristiyan olan iki arkadaşın sözde, riyakâr dostluğudur.

Askerlik anılarının sonu yoktu zaten, dipsiz kuyu gibiydi;  hiç bitmezdi. Haklıydı da on beş yıllık askerlik serüven / anıları bir gecede nasıl bitirebilsin, biter mi hiç!

Köyümüzde askerlik yaşına gelen tüm gençleri toplar, onlara yanaşık düzen eğitimi yapardı.  Savaş sanatını anlatır, gerektiğinde Türkiye coğrafyası yanı sıra, Dünya coğrafyası ve Türkiye’nin stratejik önemine vurgu yapar,  onları bir güzel eğitirdi.

Dedem’e karşı herkes saygılıydı. Hele gençler, çocuklar çok severdi. Yazın ovada bostanlarda bekçilik yapan gençleri toplar savaş tatbikatı niyetine mavi kuvvet, kırmızı kuvvet diye ikiye ayırır, birbirleriyle savaştırırdı. Savaş silahı olarak da karpuz ve kavun kabukları, acurlar da el bombası görevi görürdü. Yenilen kavun ve karpuzlardan sonra, kabuklar atılmazdı. Bir kenarda toplatılırdı, sonra karpuz ve kavunlardan çıkan çekirdeklerde heba edilmezdi, onları bir teneke parçası üstünde ateş yakarak karpuzun suyu ile kavururdu. Çekirdekler de bir güzel yenildikten sonra:

”Haydi bakalım, şimdi sıra geldi savaşa ve kurtları dökme tatbikatına!“ derdi. 

Dedem bu savaş / tatbikatında gözlemciydi, hata yapanı saf dışı bırakırdı; emirlerine karşı kimse gelemezdi, kimin haddine ki ona karşı gelmek!  Kavun karpuz kabuklarıyla meydan muharebesi yapılırdı. Hendekler kazılırdı, sis bombası niyetine biriktirilen külleri havaya savrulur göz gözü görmez olurdu, bazen de ovada kendiliğinde hortum oluşur, toz dumana karışırdı. Savaş çok keyifliydi; bir keresinde ben de izlemiştim. Her ne kadar bu savaşta taraf olmak istedimse de, Zabit Dedem rıza göstermezdi:

“Çocuklar savaş dışında kalır. On dört yaşını doldurmayan savaşa katılamaz!” derdi.

“Dedeciğim, neden on dört yaş?”

“Çünkü on dört yaşında olanın aklı başında olur, ergenliğe adım atmış olur.”

Daha da üstelersem biraz ironik konuşurdu: “Onların testislerinde su dolaşır!” derdi.

“Su testiler de mi taşınır?

“Testi değil testis.”

Anlamadığımı tahmin etmiş olmalı ki, biraz daha açıklık getirirdi:

“Taşşaklarında su dolaşır,” derdi

 Yine de,  anlamazdım, ama yıllar sonra anladım.

Musa DİNÇ / Nasıl Mizah Yazarı Oldum 2. Bölüm

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com