Mut İlçemiz

PAŞA

PAŞA
Musa DİNÇ
Musa DİNÇ( musadinc2109@gmail.com )
07 Şubat 2020 - 17:08

On bir eylül sabahıydı. Üzerimde kırk tonluk bir ağırlık vardı sanki. Zar zor yatağımdan kalkabildim. Bizim avludaki tulumbadan su çekerek yüzümü yıkadım. Yer sofrasında bağdaş kurup, kahvaltımı yaptım. Kahvaltıdan sonra bir ağırlık çöktü.  Paşa hamamına gittim. Burada bir güzel terledim, kirlerimden arındım. Üzerimdeki ağırlıktan eser kalmadı, hamam sefasıyla. Paşa hamamında kasiyerin serçe parmağında şahane gümüş işlemeli antik bir yüzük gördüm, çok beğendim. Nerden aldığını sordum. “Hasan Paşa hanındaki dükkândan aldım,” dedi. Paşa hamamından sonra Hasan Paşa hanına doğru gittim. Antikacı dükkânına girdim; bir yüzük beğendim.

Dükkân sahibi: “Bu yüzük Paşa yüzüğüdür, zamanında paşazadeler bu yüzükten takarlardı,” dedi. Yüzüğü aldım, serçe parmağıma geçirdim. Saatime baktım, on ikiye geliyordu. Karnımın acıktığını hissettim, doğru lokantaya gittim; burada kendime bir “İskender Paşa,” pardon İskender kebap istedim. Afiyetle yedim. Lokantadan çıktım, Vilayete doğru giderken gözüme Paşa Cafee ilişti. Burada da neskafemi içtim. Diyarbakır/ Dörtyol’a doğru, yol üzerindeki mağazaların vitrinlerine baka baka gidiyorum. “Mahmut Paşalılar ucuzluk mağazasının içi tıklım tıklım insanla dolu. İğne atsam yere düşmez. İçerden avaz avaz bağıran bağırana. “Batan geminin malları bunlar! Gel vatandaş gel!” İçeri girdim. Bir kazak, bir çift eldiven satın aldım, oradan Kurt İsmail Paşa Kışlası’na gittim. Orada bir dostumun oğlu askerdi, ziyaret ettim; kazak ile eldiveni verdim. Dağ kapı dolmuş durağına geldim. Ofis yönüne giden dolmuşa bindim. Paşa Durağında indim. Biraz Ofis semtini dolaştım, akşam ettim. Ali Paşa Mahallesinde, Ali Paşa ilkokulu yanındaki evime geldim.

 “Hanım hanım!…Bize, bu akşam paşalara layık bir yemek yapar mısın?” Hanım yarı şaka yarı ciddi: “ Kendini paşa mı zannettin herif ?” demez mi.  Sustum.

Az sonra, “Hanım hanım bize kahve yapar mısın?”

Kahveler geldi, güzelce içtik. Hanım mutfağa bulaşıkları yıkamaya gitti.

Üç kişilik koltuğa gömüldüm. Televizyon seyrediyorum. Bir Türk film var. Filmin adı: Tosun Paşa. Başrollerde Kemâl Sunal, Şener Şen, Müjde Ar ve Adile Naşit var.   Hararetli bir şekilde filme dalmışım. Filmin en heyecanlı yerinde, hanım, parmaklarını âdeta Battal Gazi’nin okları gibi yapmış ha bire bana batırıyordu. “Kalk kalk! Bu koltuk üç kişilik, sana düşer mi hepsi? Paşa mısın, nesin?” Yanıt vermedim, usulca koltuğun bir köşesine doğru kaydırıverdim kendimi. Tosun Paşa filmi bitti.

   “ Meyve getirir misin hanım?”

   “ Paşa mısın herif? Doğru dürüst oturamadım. Senin gibi ben de çalışıyorum; kalk meyveleri de sen getir!” dedi. Hiç bir şey demeden meyveleri getirdim kilerden. Hanım’ın; “  Paşa mısın?” alaylı sorusu kızdırmıştı beni.

   “Evet paşayım, hem de paşanın daniskasıyım! Hatırlasana düğünümüzü, birlikte delilo oynardık; düğün alayı hep bir ağızdan: ‘Ki paşa ki paşa? Musa Paşa… Heyy!’ diye söylediklerini unuttun mu?”

“Bugüne bugün paşayım, evimin paşasıyım!”

   Oğlumu yanıma çağırdım.

   “Ödevini yaptın mı?”

   “Evet baba.”

   “Aferin oğlum, oku da adam ol!”

   “Okuyacağım baba; ben de paşa olacağım!”

   Meyvelerimizi yedik, dişlerimizi fırçaladık ve yatak odamıza yöneldik. Hanım yorgunluktan uyuyuvermişti hemen. Benimse gözlerime bir türlü uyku girememişti, içim dışım paşa olmuştu. Paşa kelimesi ta iliklerime kadar yerleşmişti. Başımı bir o yana bir bu yana yastıkta gezdiriyordum, gözlerim yorgunluktan kapanıyor; ama imgelemelerim hep paşadan söz ediyordu:

   “Adam ol, paşa gibi yaşa.”

   “Paşa gibi yaşıyor.”

   “Paşa gönlün bilir.”

   “Paşa gibi uyuyor.”

   Nur içinde yatsın babaannem, çocukluğumda ninni söylerdi bana.

   “Torunum paşa olur inşallah!…Paşa olur, rahat eder inşallah!”

   Eh yıllar sonra ninemin ninnisine uydum. Paşa olduğum falan yok. Paşacık oldum. Askerliğimi asteğmen olarak yaptım da, rahat ettim.”

 “Hey paşalar, ne kadar çok seviyormuşsunuz memleketi mi, haberimiz yokmuş meğer! Giden paşalara rahmet, kalan paşaların kulağı çınlasın. Mahallenin adı paşa, sokaklar desen, adım başı paşa; han desen, adı paşa; okul desen, adı paşa; cafe desen, o da pascha; yemek adı paşa, düğünlerde oluruz paşa…  

 “Çıldıracağım yahu! Amma da kafayı taktım paşaya!  Kurt İsmail Paşa Kışlası, Behram Paşa Camisi, Hüsrev Paşa Camisi,  Nasuh Paşa Camisi, Melikahmet Paşa  Caddesi…

Paşa  kelimelerini birleştirip trencilik oynuyordum. Paşa kelimelerini satranç taşı yerine koyar, satranç bile oynardım.”

   Tam o sırada çocukluğum usuma geldi. Daha on üç yaşıma yeni girmiştim. Çocukluğumun geçtiği bizim sokağı hatırlamıştım. Bizim sokağımızın şamatası gırla!.. Hele bir Zaza Fiko vardı: âlem biriydi. Urfa kapı’da zerzevatçılık yapardı. Bizim mahallede oturuyordu. Kafasını tepe noktasında 25-30 kiloluk Diyarbakır karpuzunu, Urfa kapı’dan eve kadar düşürmeden getirirdi her akşamüstü. Geliş saatleri belliydi. Kaşmer Reco ile Kundır Şeho (Kabak Şeyhmus) pusuya girer, yolunu gözlerlerdi. Zaza Fiko daha sokağın başında görünür görünmez Kundır Şeğo ile Kaşmer Reco hep bir ağızdan:                                                                                                                                                                         “Paşa paşa gö.ün yere yapışa!”diye sözle sataşırlardı.

Zaza Fiko çok sinirlenirdi; ama kafasında karpuz olduğu için bir anlamda eli, kolu bağlıydı. Karpuzun hatırı için dişlerini sıkardı. Oflardı, puflardı, karpuzu düşürmemek için çok çaba sarf ederdi. Dengesini kaybetmemek için İspanyol dansı yapardı adeta. Kundır Şeğo ile Kaşmer Reco, karpuzu düşürtünceye kadar:  “Paşa paşa gö.ün yere yapışa!” diyerek, Zaza Fiko’yu rahat bırakmazlardı. Sonunda dengesini kaybederek düşürdü karpuzu. Zaza Fiko’nun o labirent sokaklardaki kovalamacıları da bir âlemdi. Kafada karpuz taşımak; hem marifet, hem de ustalık sayılırdı. Hey gidi günler hey!

   Ah bir uyuyabilsem! Rüyamda Paşa görmem inşallah!  (Nerdeee? İnşallah ve maşallahlara kaldıysak.)

   Rüya âlemi / Varan 1. Mahallemizin bakkalı. Adı: Paşa idi, biz ona ‘Paşo’ derdik. Yakama kene gibi yapışmış bırakmıyordu. ”Yarına kadar borcunu ödemezsen, kendini ölü bil!”

   Varan 2. Paşalardan kaçış; Kurtalan Ekspresi’ne bindiğim gibi İstanbul’da soluğu aldım. Trenden indim. Karşımda bir yazı: ‘Haydar Paşa istasyonu.’  “Vay anam! Burada da Paşa!”

   Varan 3.Eminönü’ne geldim: Polis kimlik kontrolü yapıyor. Aksilik bu ya; üzerimde kimliğim yok. Polis’e göre şüpheliymişim. Al sana Bayram Paşa Cezaevi! Sonra, “şüphelerimiz yersizmiş,” deyip, cezaevinden salıvermişler.

   Varan 4.İstanbul’u geziyorum: Gazete satan çocuklar: “Yazıyor, yazıyor… Kasım Paşa Canavar’ının hortladığını yazıyor!”  Bu arada hanımın sol kolu, gayri ihtiyari gözüme geldi.

   “Ne olursun Kasım Paşa Canavarı karışma bana!”

   “Olur, karışmam! Ama bir şartla…”

   “Neymiş?”

   “Paşa paşa otur, paşa işine buluşma!”

   Belli bir zaman sonra, Ali Paşa Camisi minaresinden duyulan sabah ezanıyla uyandım. Terden sırılsıklam olmuştum.  Kafayı yiyeceğim arkadaş! En iyisi radyoyu açayım, televizyon seyredeyim; Bu paşa sendromundan kurtulurum belki. Kafam da ise sürekli sorulu bir tekerleme vardı: “Ki paşa, kim paşa ki paşa, kim paşa ?”

   Radyo’yu, televizyonu açtım. Spikerlerden peş peşe iki yanıt:

   “12 Eylül, Nitekim Kenan PAŞA!”

PAŞA – Mizah Öykü / Musa Dinç

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com