Mut İlçemiz

PİŞKİN ÖĞRETMEN & ÖYKÜ

PİŞKİN ÖĞRETMEN & ÖYKÜ
Musa DİNÇ
Musa DİNÇ( musadinc2109@gmail.com )
23 Mart 2020 - 22:06

Bir buçuk milyonluk büyük bir şehrin merkezinden uzak olan TOKİ’nin yapmış olduğu konutlarda ikamet ediyordum. Görev yerim ile on beş kilometre uzaklık mesafesindeydi.  Kira öder gibi; her ay, on yıl boyunca taksit ödeyerek ev sahibi olmuştum. Meslekte onuncu yılımı geride bırakmış; zar zor almış olduğum 2. el arabamı da satıp, parayı da peşinat olarak ev için ilgili bankaya yatırmıştım. Halk otobüsleri, belediye otobüsleri hizmete sokulmamıştı henüz. Görev yerime yürüyerek, ya da dolmuşla gitmek zorundaydım. Evden okuluma yürümeye kalksam, neredeyse iki saatimi alırdı. Kıymetli zamanımı alması bir yana, yorulması, terlemesi de cabasıydı. Üstünü değiştir, sonra nerede duş alacağım ki; farz edelim ki okulumda elbise değiştirebilme imkânım olsaydı, ama o koşullara da sahip değildim. İdareci olsam, en azından bir odam olurdu; dolayısıyla elbise dolabım, çalışma masam ve kilitli çekmeceler de olurdu. Ama gel gör ki okulda sağlık meslek dersleri öğretmeniydim. Hani beden eğitimi öğretmeni olsam, hiç gam yemezdim; eşofmanla okuluma gider, yine eşofmanla eve dönerdim.  Sağlık meslek dersleri öğretmeniydim, üstelik sekiz çeşit derse giriyordum.   Anatomi fizyoloji,  mikrobiyoloji, hematoloji, biyokimya, gıda kimyası, tıbbi biyoloji ve genetik;  farmakoloji, ilk yardım derslerine de giriyordum.  Geçmiş eğitim – öğretim yıllarında anestezi, radyoloji, ATT, tıbbi sekreterlik, hemşire yardımcılığı, hasta bakım-yaşlı bakım ve sağlık memurluğu bölümüne ait derslere de girmiştim; belki inanamayacaksınız maşallah ne kadar da zekiyim, değil mi? Aslında zekiliğimden değil, çok iyi niyetli oluşumdandı.

Yılbaşında Öğretmenler Kurulu toplanır; miras paylaşımı gibi dersler dağıtılırdı. Kimsenin girmek istemediği zor derslerin ihalesi mutlaka üzerimde kalırdı.  Despot ve her zaman güçlüden yana tavır sergileyen Okul Müdiremiz, kimsenin girmek istemediği derslere, benim girmem konusunda kimi zaman rica eder, bazen de ısrar ederdi;  Müdür Muavinimiz, Müdire Hanım’ın gözüne girmek için, o da bir yandan bastırır ve kontrataklarla sıkıştırırdı beni; diğer öğretmen arkadaşların da işine geldiği için, ağızları lakırdı etmeden durmazdı:

“Hocam, siz tecrübelisiniz, büyüğümüzsünüz, abimiz sayılırsınız; bu zor dersleri ancak siz verebilirsiniz.”

 Bu kadar methe ve pohpohlanmaya; ayrıca aba altından sopa gösteren okul idaresine karşı yelkenleri indirmek zorunda kalırdım. Büyüklük bende kalsın şiarıyla, barışçıl bir tutum takınırdım:

“Tabi tabi neden olmasın, alasını veririm; sahi üniversiteyi birincilikle bitirmişim, boşuna mı birinci oldum? “

Eh mesleğin hakkını vermek gerek, zaten Tıbbi Laboratuvar Hizmet İçi Eğitimine de kimse gitmek istememişti, o da üzerime yıkılmıştı. Tamı tamına üç hafta Erzurum’da Hizmet İçi Eğitim’e katılmıştım. Tek tesellim, bu eğitimin kış aylarından ziyade, ağustos ayına denk gelmesiydi. Bir de Erzurum’u hiç görmemiştim, Erzurum şehrini, Palandöken Dağı’nı, Tabyaları ve Tortum Şelalesini görecektim; çağ kebabıyla ve kadayıf dolmasıyla tanışacaktım. Bir de Oltu taşı tespih almayı düşünüyordum. Üç haftalık hızlandırılmış bir eğitimle Türkiye’nin değişik illerinden gelen benim gibi sağlık meslek dersleri öğretmenleri, tıbbi laboratuvar derslerine ait tüm derslerin sınavlarını vererek, ‘Tıbbi Laboratuvar’ alan öğretmenliğine transfer olmuştuk. Sağlık memurluğu bölümü kapandığından Toplum Sağlığı alan öğretmenliğim ve ek ders ücretim riske giriyordu. Bir anlamda alan değiştirme zorunda kalmıştım.  Tıbbi Laboratuvar bölümüne ait dersleri sevmediğim halde, bu dersler başıma bela olmuştu. Belki de sonradan edindiğim içindi.  Üç haftalık bir eğitimle ne kadar başarılı olunabilirdi ki? Tıbbi laboratuvar bölümü derslerini bir öğrenci gibi, her akşam ders çalışmak zorunda kalırdım, oysa asıl bölümüm olan ‘Toplum Sağlığı’ alan derslerinde bir hayli başarılıydım; çoğu zaman kitap olmasa da dersleri ezberden anlatabiliyordum.

 Histoloji, biyokimya, hematoloji, mikrobiyoloji;  bu kıl olduğum derslerin hepsi üzerime yıkılmıştı. O nedenle laboratuvarlarda deneyler, küçük çapta tahlil ve analizler yapmam gerekiyordu; nitekim hepsinin üstesinden geldim. Zoru başardım ve yüz akıyla çıktım işin içinden.

 İlk yardım derslerinde kurbağaya dikiş atmaya ne demeli? Üç yıl içinde on iki kurbağayı sınırlı uyuşturma ile operasyon yapmış ve bu sayede öğrencilerime dikiş atmayı öğretmiştim.

“Sadece meslek dersleri mi?”

 Hayır hiç boş durur muyum? Duvar gazetesi, okulun kütüphanesi, okula bir edebiyat sanat ve kültür dergisi çıkarma, dergiye editörlük, münazara, tiyatro temsilleri hepsine yetiştim maşallah!

Hele satranç turnuvalarına ne demeli? Okula bir satranç takımı kurdum. Onları canla başla çalıştırdım.  Hatta okula sekiz satranç takımı aldırdım, beşi okulun bütçesinden üç tane de kendim satın alıp hediye ettim.  Satranç Kulübü Öğrencilerimi çalıştırdım ve utku bizim oldu.  Tamı tamına 22 madalya 4 tane de kupa kazandırdım okuluma.  Bu yoğun tempo ile çalışırken okul ile ev,  ev ile okul arasında yürüyerek gidip gelmek imkânsızdı. İstesem de olamazdı.  O güç bana gerekliydi.

Her neyse bir gün şehir içi dolmuş ile evden okula gidiyordum.  Baktım dolmuşun içi tıka basa dolu, oturacak boş koltuk yok haliyle. Ayakta gidiyorum, dolmuşun tavanından aşağıya doğru dikey bir demir çubuk var, oraya tutunuyorum.  Bir iki durak sonra dolmuştan inen yolcular olmasına rağmen, içi doluydu halen; ancak kıpırdanacak bir boşluk ve nefes alacak bir ortam oluştu. Görüş alanım açılınca, dolmuş içindeki yolcuları görmeye başladım. Koltukta oturan okul armalı ve giysili on dört, on beş yaşlarında, saçları örgülü, kumral ve gözlüklü bir kız öğrenci yerinden kalkıp,  eliyle beni dürttü:

“Amca otur,” dedi.  Elimde taşıdığım ağzına kadar kitap dolu şişkin bir çantam var, haliyle ağırdı. Göz göze geldik, tebessüm ederek:

“Sağol,” dedim, ama o ısrarla oturmamı istiyordu.

“ Elimdeki ağır çantayı kucağına alırsan kâfi,  sen otur,” dedim. Ama onun ısrarı baskın çıktı ve yerine oturdum. Teşekkür ettim ve çok duygulandım.  Bu sefer onun elindeki çantasını elinden alıp, dizlerimin üstüne koydum.

  İçimden : “Helal olsun! Demek ki böyle temiz yürekli aile terbiyesi almış evlatlar da var,” diye çok duygulanmıştım. İki durak sonra, iyi vasıflı öğrenci dolmuştan indi, çantasını ona uzattım ve tekrar teşekkür etmeyi de ihmal etmedim.  Dolmuş son durağa geldi, ders yükünü barındıran çantamla indim.  Şöyle bir beş dakika daha yürüme mesafesinde yolum var,  birden irkildim:

“Sahi, kız öğrenci neden yerini verdi bana? Öğretmeni ve akrabası değildim, üstelik tanımıyordu beni!”

  Bu soruya verdiğim yanıt sırasında, duygusallık yerini üzüntü faslına bırakıyordu:

“ Tabi ya, yaşça büyüğüm ondan; o nedenle yerini verdi bana!”

 O gün mesai bitimine dek, hiç yüzüm gülmedi, eve geldikten sonra; ayna karşısına geçtim ve iyice kendimi süzdüm. Saçlarımın önden seyrekleştiğini ve şakak bölgemde tek tük beyazların oluştuğunu ve alnımdaki yüz hatlarından sonra bana;  ‘ abi, amca, dayı’  diyenleri kanıksadım artık.

Aradan on yıl daha geçti.

 Bakkal, kasap, manav gittiğim esnaf neredeyse benimle yaşıt. “Amca, dayı,” diye hitap ediyorlar, zoruma gidiyor arkadaş; tepki de veremiyordum. ‘Hani ayıp olur,’ diyorum. Sekiz ay önce torunum oldu, resmen dede oldum. Ama ‘dede’ gibi değil, otuz üç yaşında zıpkın bir delikanlı gibi hissediyordum kendimi.

 Engelliler Haftası’nda dernek başkanı bir arkadaşla söyleşi yapacaktım gazetedeki köşem için. Ona mesaj attım, mailimi alıp, almadığına dair.

“Tamam dede, mailini aldım,” dedi.

Oysa ben ona ismiyle hitap ediyordum, ama o bana: ”  Dede,” diyordu. Gel de bozulma!

Tamam ‘dede’ olduğum tescilli,  inkâr etmiyorum;  dede olmak için ne kadar dua ettim. Oğlum ile gelinimi ne kadar sıkıştırdığımı da biliyorum. Yine de dayanamadım:

“Değerli dostum, aramızda üç yaş fark var, sizden üç yaş büyüğüm; size dede demiyorum, neden bana hep dede diyorsunuz? Mutlaka bir izahı olmalı. Arkadaş, ben daha gencim; istersen gel koşalım, şınav çekelim, mekik yapalım dedim.”

  Bedri Bey bir kahkaha patlattı, sanki zelzele oldu sanırım:

“Değerli dostum, sakallarınızla sanki yüzünüzden nur akıyor, hani alevi dedeleri var ya onlar gibi sıfatınızdan nur akıyor. O nedenle dede diyorum sana!”

Bu söylem karşısında öyle bir mahcup oldum ki anlatamam: ” Teveccühünüz,” diyerek ekledim: “O dedeler kim, ben kim!” dedim.

Bedri Bey söz aldı hemen: “ Değerli dostum, siz de bir dede olgunluğu gördüm; siz dedemizsiniz artık!”

Ne yapalım; saç- sakal beyazlanmışsa, sayısız kazık yemişsem ve insanlar her konuda bilgeliğime güvenip, bana bir şeyler danışabiliyorlarsa ve her olaydan sonra veciz bir söz veya aforizma üretip, patlatıyorsam; istesem veya istemesem de, dedelikten kaçınamazdım artık!

***

Musa DİNÇ / PİŞKİN ÖĞRETMEN & ÖYKÜ

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com