Mut İlçemiz

SUYA DÜŞEN HAYAL

SUYA DÜŞEN HAYAL
Mehmet AKPINAR
Mehmet AKPINAR( mehmet.akpinar33@hotmail.com )
İMBİKTEN SÜZÜLENLER
202
01 Aralık 2019 - 20:18

Dağın eteğinde bunaltıcı bir sıcak vardı. Koyağın ağzında dil gibi uzanan bahçe rüzgâr da almıyordu. Canhıraş çalışan Ahmet kan ter içinde kalmış, biraz soluklanmak için koyu gölgeli bir ağacın altına oturmuştu. Lise 1’den 2’ye geçtiği yazdı. Tatil yeni başladığından kışın hamlığı üzerindeydi. Tatil çalışmak demekti onun için. Kış boyu okulda dinlenmişti ya!

Ağacın koyu gölgesinde derin düşüncelere daldı;
      Ne olacak bu okulun sonu?
      Herkes lise’ nin sonu yok, bitirenlerin çoğu üniversiteyi kazanamıyor, bir iş güç sahibi de olamıyor diyordu.
     İmkânı olanlar komşu il veya ilçelerde Meslek Okullarına gidiyor, kısa yoldan hayata atılmak istiyordu.

      Başarılı bir öğrenci sayılırdı. Ergenlik hallerinin kavak yelleri etkilemiş olsa da, okul iyi gidiyordu. Lakin mezun olduğunda üniversiteyi kazanabilecek mi, kazansa okuma imkanı bulabilecek mi?  Kafasında bir yığın soru dolaşıp duruyordu.

Ne kadar zaman geçti farkında değildi, komşu bahçede hışımla anıran bir eşek sesiyle irkildi. Hemen kalktı. “Amaan sen de, ne olur bakalım” diyerek çalışmaya koyuldu. Akşama bahçenin işleri bitmeliydi; daha yazıda harman saman bekliyordu.                                               

                                                            *********

Cuma günleri ilçe merkezinde pazar kurulur, alış veriş yapılırdı. Bu vesileyle Ahmet de hem dinlenecek, hem de arkadaşları ile görüşecekti. Yaz tatillerinde bir lokantada garsonluk yapan sınıf arkadaşı Mehmet’e uğradı; hem yemek yedi, hem de biraz dertleştiler. O arada masadaki Hürriyet gazetesine gözü takıldı. Yemeğin üzerine çayını yudumlarken, Gazete sayfalarına şöyle bir göz attı. İç sayfalarda bir ilan dikkatini çekti:

“ELEKTRONİK ASTSUBAY HAZIRLAMA OKULUNA ÖĞRENCİ ALINACAKTIR.”
Hızlıca sınava giriş şartlarını okudu. Lokanta sahibinden izin alarak ilanı kesip cebine koydu.

Ahmet kafasında yeni hayaller kurarak köyün yolunu tuttu. Ortaokul mezunları sınava girecekti, bir yıl kaybı olacaktı, ama olsun varsın diye düşündü. Hem okulun adı da fiyakalı idi. O vakitler evlerde televizyon, telefon yoktu. Transistörlü radyoda haber, müzik dinlenir; günlük “Arkası Yarın” programları takip edilirdi. “Elektronik” sihirli bir kelime idi. Nedir, ne işe yarar fazlaca bilen yoktu. Bu sınava girmeliyim diye düşündü Ahmet.

Akşam düşüncesini ailesi ile paylaştı. Onlar dünden razı idi. Çevrede olup bitenleri duyuyor, hem de maddi sıkıntı çekiyorlardı. Kısa sürede evrakları tamamlayarak ilândaki adrese gönderdi. 15 gün sonra sınava giriş belgesi geldi. Sınav Ankara’da olacak; test, beden eğitimi ve mülâkat peş peşe bir hafta sürecekti. “Sınav yeri: Mamak Muhabere Okulu” yazıyordu.                                                

                                                               *********

Daha 15 yaşında idi ve Ankara’yı hiç görmemişti. Bir gece vakti elinde valizi, “Sayın yolcular hareket saatiniz gelmiştir. Lütfen yerlerinizi alınız” anonsu ile yola koyuldu. Babası boynu bükük, gözü yaşlı el sallayarak uğurladı onu. Sanki askere yolluyordu! Ahmet biraz tedirgin, heyecanlı, ama kararlı idi. Sabah saatlerinde Hipodromun karşısındaki Otobüs Terminaline geldiler. Mamak’a gitmek için Ulus’tan otobüse binileceğini öğrenmişti. “Ulus” yazan ilk dolmuşa atladı, ancak Bahçeli-Emek istikametine gidiyordu. Şoför şehre yabancı olduğunu anladı ve tüm güzergâhı dolaştırdıktan sonra Ulus’ta indirdi. Böylece şehrin bir kısmını da gezmiş, görmüş oldu.

Sora sora Mamak otobüs durağını buldu. Şoföre Muhabere Okulunda ineceğini sıkı sıkı tembihledi. Kendisi gibi sınav yerini görmek için gelenler vardı. Balıkesir’in Dursunbey ilçesinden iki kişiyle tanıştı. Biri Yusuf, diğeri Kamil. Test sınavı ertesi gündü, beden eğitimi ve mülakat birer gün arayla yapılacaktı. Yusuf ve Kamil ile birlikte Ankara’ya dönerek Ulus’ta küçük bir otele yerleştiler. Boş zamanlarını Gençlik Parkında dolaşarak geçiriyorlardı. Pantolonun arka cebine koyduğu cüzdanını ikide bir kontrol ediyordu. Ya kaybederse hali nice olurdu. Fazla para harcamaya da korkardı, erken biter de ortada kalırım diye! Ankara’ da tanıdığı bildiği kimse de yoktu.

Lise 1’den gittiği için test sınavında pek zorlanmadı. Beden eğitimi koşu ve basit jimnastik hareketleri idi. Mülâkatı heyecanla bekledi. Acaba ne soracaklar, tuzak soru var mı? Nasıl cevap verse iyi olur! Kafasının içinde döndürüp duruyordu. Salonda endişeyle beklerken, bir asker “Ahmet TURAN” diye seslendi. İçeri girdi ve rütbelerini bilmediği üç subayın karşısında dimdik hazır ol vaziyetinde bekledi, ortada oturan ve omuzu en kalabalık olan subay “Otur!” diyerek sorulara başladı:
         – Adın ne?
         – Ahmet TURAN efendim
         – Efendim değil, komutanım diyeceksin.

Eyvah çam devirdik galiba diye bir korku düştü içine…
         – Nerelisin Ahmet!
         – Mersinliyim Komutanım.
         – Baban ne iş yapar?
         – Çiftçi komutanım.
         – Sizin oralarda haşhaş ekimi varmış, siz de ekiyor musunuz?
O yıllarda Amerika ile bir haşhaş krizi yaşandığı kulağına çalınmıştı Ahmet’in. Tuzak soru bu olsa gerek diye düşündü.
         – Hayır Komutanım. Biz daha çok yer fıstığı ekeriz.
         -Tamam çıkabilirsin.
Sorular bu kadardı. Arkadaşlarının çıkmasını bekledi. Birlikte otele giderek eşyalarını aldılar, vedalaşarak ayrıldılar. Sınav sonucu 15 gün sonra Hürriyet gazetesinde yayınlanacak, ayrıca kazananların adresine gönderilecekti.

                                                       *********

Ahmet çok umutlu idi, memleketine mutlu döndü. Yazın kavurucu sıcağında çalışırken, hayaller kuruyor, yorgunluğunun farkına bile varmıyordu. İlçe merkezine daha sık gidiyor, gazeteyi takip ediyordu. Bir gün gazetenin 4.sayfasında kazananların listesi yayınlandı. 40 kişilik listenin 16.sırasında Ahmet TURAN yazıyordu. “Yaşasıııınn!” diyerek havalara uçtu. Bir hafta sonra adresine gerekli bilgi ve evraklar da geldi. Sırada sağlık raporu vardı.

Adana Askeri Hastanesinin yolu göründü. Adana’yı hiç bilmiyordu. Yalnız başına gitmesine babasının gönlü razı olmadı. Amcası ile birlikte gittiler, bir otele yerleştiler. Yolu sokağı öğrendikten 2-3 gün sonra amcası memlekete döndü. 12 Ayrı doktordan rapor alınacaktı: Kalp, göz, göğüs, bevliye vs… Bir bir muayeneler yapılıyor, imzalar atılıyordu. Sıra Bevliye doktoruna geldi;
          – Üstünü başını çıkar, donu aşağıya indir dedi asker üniformalı doktor.
Ahmet durakladı, bir anlam veremedi, neden diye düşündü!
          – ……………
          – Oğlum, donu aşağıya indir, başını sağa çevir, üç defa öksür.
          – Öhö, öhö, öhöö!
          -Tamam, çık!
Bir şey anlamadı Ahmet. Ama işlem tamamdı. Neyse ne!..

Muayene devam ederken 3 doktor için İskenderun Askeri Hastanesine gitmesi gerektiğini söylediler. İskenderun’a nasıl gidilir, yol iz bilmezdi. Sora sora Bağdat bulunur! Bir minibüse bindi ver elini İskenderun! Lakin minibüste neredeyse hiç Türkçe konuşan yoktu: Vadu vudu, vaduvudu… Arapça mı, Kürtçe mi anlamadı. Ben neredeyim diye düşündü. İçini bir endişe sardı.

Yolculuktan memnun kalmasa da İskenderun’da işler yolunda gitti, aynı gün Adana’ya döndü. 11 doktordan rapor tamamdı. 12.doktor romatizma ve mitral darlığı teşhisi ile olumsuz rapor verdi. Hiçbir rahatsızlığı yok biliyordu; tazı gibi koşar, zemheride suya girerdi. Çok üzüldüğünü gören bir görevli teselli için “heyeti bekle hele, belki bir şeyler olur” dese de Ahmet sağlık raporu alamadı. Bütün hayalleri suya düşmüş; yorgun, bezgin, üzgün bir şekilde gece vakti memleketine döndü. İki katlı evin damında yıldızların altında yatağına uzandı, hüngür hüngür ağladı. Hayallerinin yıkılmasına mı üzülsün, hastalığına mı? Annesi, babası, kardeşleri “üzülme hayır bundadır, senin bir şeyciğin yok” diye teselli etseler de, o uzun süre kendine gelemedi.

                                                               *********

Ahmet’in içi içini yiyor, haksızlığa uğradığını düşünüyordu. Ah bir dayısı olsaydı!…
Bu arada okullar açılmak üzereydi. Yavaş yavaş toparlandı. Çalışmak, başarmak zorundaydı; iyice hırslandı. İçinde kopan fırtınalar başında esen kavak yellerini bastırdı; gönlünde yeşeren aşk filizlerini soldurdu. Bütün gücü ve iradesiyle hayatın ipine sımsıkı sarıldı. Biraz da içine kapandı.

Yaz, kış; iş, güç; dersler, sınavlar; ufak tefek kaçamaklar, kavga-gürültü, mücadele derken zaman akıp gitti.

Lise’ den mezun oldu,

Üniversiteyi bitirdi,

Bir mesleği oldu,

Bir ömrü suya adadı.

Ve suya düşen hayallerini yine suda aradı!
Buldu mu?
Hayaller bitmez ki! Ve bir şey öğrendi. Nasipten öte yol gitmezdi.

Mehmet AKPINAR

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com

buy Instagram followers