Mut İlçemiz

CİCİ BİCİ – BUZ

CİCİ BİCİ – BUZ
Musa DİNÇ
Musa DİNÇ( musadinc2109@gmail.com )
03 Ocak 2020 - 18:24

Öykü başlığı tuhaf gelebilir size, ama hiç de öyle değil; yüreğinizi serinletecek biraz hüzünlendirip, duygulandıracak, bazen de buruk güldürecektir.

Çocukluğumun bir kesitini içine alan anı/öyküm tamamıyla gerçek olup, abartı ve kurgulamadan uzaktır.

Diyarbakır /Ali Paşa Mahallesi’nde toprak damlı, geniş avlulu ve yazları bol akrebi olan bir evimiz vardı. Evimiz çıkmaz sokaktaydı, bitişiğimizdeki ev komşumuz da yöre halkının çok yakından tanımış olduğu saygın Şeyh Güzel’in evi vardı. Yaz aylarının bunaltıcı sıcaklarına dayanamadığımız için damdaki ahşap tahtta yatardık. Gece olunca tahttaki yataklar serilir, tahtın etrafı çubuk ağaçlar desteğiyle beyaz Amerikan bezinden yapılmış örtüyle kapatılıp, dışardan görünmemesi için korunak olurdu.

Okulların tatile girmesiyle burjuva kesimi tatilin keyfini çıkarmak için deniz kenarlarını tercih ederken, ben ise bırak tatili ya da doğru dürüst dinlenmeyi, mutlaka gelecek eğitim öğretim yılında okul harçlıklarımı çıkarmak için yoğun bir çaba içerisine girerdim.

       Yıl: Bin dokuz yüz yetmiş iki. Buzdolabı ve televizyonun lüks olduğu yıllar. Henüz, on iki yaşındayım. Ne iş yapabilirim ki? Düşünüp taşındım, sonunda ne iş yapabileceğimi Arşimet misali buldum.

Herkesin serinlenmeye, susuzluğunu gidermeye ihtiyaç hissettiği anda; ortalığı kasıp kavuran bu sıcak günlerde kendime bir iş edindim. Buz satmak, buzu kar haline getirip, üzerine de meyveli şuruptan içine katıp, yemek için bir buluş; adını da: ‘Cici Bici ‘ koydum. İlk iş olarak ta buzu temin etmem gerekiyordu. Ali Paşa Camisi’nin arkasından Turistik Cadde geçiyordu. Evli Beden ve Yedi Kardeş Burcu’nu içine alan mıntıkada günün belirli saatlerinde Küpeli Buz Fabrikası’ndan buz kalıplarının istif edilmiş olduğu bir kamyonet, bazen de at arabası yüklü buz kalıpları geçerdi. Sabah saat dokuzda ve akşama doğru saat on altı da günde iki defa buz servis arabaları geçerdi. Yarım saat önceden yanıma bir yüz havlusu alarak arabanın geliş saatini beklerdim. Çocuk olduğum için bir kalıp buzu alıp taşımayı gözüm kesmiyordu. Sabah ve ikindi yarım kalıp olmak üzere günde bir kalıp buz tüketirdim. Yarım kalıp buz aldığım zaman; buzu bazen sol omzuma, bazen de sağ omzuma koyarak evimizin bulunduğu sokağa getirinceye kadar üstüm başım ıslanır, köprücük kemiğimden kemik iliğime kadar yansıyan bir soğukluk, bir kol uyuşukluğu hissederdim. Buzu getirdiğim zaman bir sebze kasasını ters çevirip, üzerine de havlu serer, buzun üstünü de çabuk erimemesi için bir havluya sarıp önüne oturup beklerdim. Salt müşterilerim benim gibi ve benden küçük olan çocuklardı.

Buz var,

       Cici bici var.

       Hararete bire bir,

       Karaca dağ’dan kar getirdik.

       Zozan’a bir iki…”

İşimi zevkle yapıyordum. Üç saat içerisinde sabah faslında cici bicimi tüketir, son kalan küçük kalıp buzdan bıçakla buzu kazıtarak kendime de bir bardak dolusu kar haline gelmiş buz yığını üzerine şekerli kırmızı boyalı şuruptan üstüne dökerek; iştahla kaşıklayıp, hararetimi söndürmeye çalışırdım.

Öğleye doğru eve giderdim. Evde, sermayemi bir kenara ayırıp, gerisini evde saklaması için de anneme verirdim. Bu yaşımda zayıf, sıska her yönüyle proteinsiz bir görüntü sergiliyordum. Hatta Ninem:

“Yavrum ne kadar soluksun, ” derdi.

Dede’min yanıtı gecikmeden: “Görmüyor musunuz? Çocuk sabahtan akşama kadar yoruluyor, bence çocuk kansız! Onun ilacı bol bol dalak yemesi lazım.”

Bu konuşmalar karşısında kayıtsız kalmayarak, anneme kazandığım paralardan, bana ve diğer kardeşlerime sakatatçıdan dalak almasını söylerdim. Dalağı alan annem, mangalda pişirirdi bize. Hemen hemen iki günde bir evimize dalak girerdi.

 Akşamüzeri sermayemi cebime koyar, doğru buz arabasının geliş saatini beklemeye koyulurdum. Rutin olarak; her gün sabah ve ikindi yarımşar kalıp buzu alıp, omuzlarımda taşıyarak, satış yapacağım noktaya getirirdim. Akşama doğru olan müşterilerim çocuklardan ziyade, iş dönüşü evlerine dönen aile reisleri idi. Cici Bici’den çok, buzu parçalar halinde satardım. Cici bici daha çok kazançlıydı; ama buzum eriyip de sermayem elimden gitmesin, diye buz olarak ta satardım; ancak kazancım biraz düşüyordu. Buna rağmen çocukluğumdaki ticaret etiğini burada öğrendim. Akşam olup karanlık çöktükten sonra; buzum erimiş, kalan bir el büyüklündeki buz parçasını da eve götürüp, evdeki fertlerin soğuk su içmelerini sağlardım.

Gece erken saatlerde damdaki kurulu olan tahta çıkardım. Yıldızlar âlemine dalardım. Kayan yıldızları bazen de hareket halindeki parlak cisimleri görürdüm. Gece uçan cisimleri jet diye düşünürdüm. İçinde olmayı ne kadar arzu ederdim. Bilinmeyen hemen her şeye, özellikle gizemli astronomi çok dikkatimi çekerdi. Küçük Ayı, Büyük Ayı, Samanyolu, Çoban Yıldızı izlemekten büyük keyif alırdım. Hele hele yazın hiç beklenmeyen çiseleyen yağmur o kadar hoşumuza giderdi ki, tarif etmek çok güç. Uykuların en güzeli yorgunken tahtta açık havada uyuduğumuz uykuydu.

Aşağı yukarı bir yaz dönemini bu şekilde geçirdim. Tek eğlence merkezim: Haftada bir defa sinemaya gitmekti. (Yılmaz Güney’in filmleri, Kolsuz Kahraman /Wangyu, Battal Gazi/ Cüneyt Arkın, Aşk Filmleri / Tarık Akan.)

Bir sabah vakti uyandım. Tahttan inip avlumuzdaki eve doğru ahşap merdivenlerden indim. Gözüm çok uykuluydu, sendeleyip dengemi kaybettim ve merdivenlerden avluya bazalt taşların üzerine düştüm. Kafamın kırıldığını ve şiştiğini gördük. Bereket versin çok büyük bir kazayı, birkaç kafa kırığıyla, kolumdaki sıyrıklarla atlatmıştım. Zaten bölgemizde damdan düşmeler patolojik bir hal almış durumda, damda yatıp ta damdan düşmemek var mı (?)

Bir gün de, benden dört yaş küçük olan Kız kardeşim ayağına ayakkabısını geçirmesiyle bağırması bizleri çok korkuttu. Ayakkabısına baktık, kocaman bir akrep. Kız kardeşimi sokan akrep henüz canlıydı. Akrebi öldürdük. Babam ve ağabeylerimle birlikte Sigorta Hastanesi Acil’ine götürdük. Acil’de kendisine akrep serumu yapılarak, tıbbi müdahalede bulunuldu.

Akrep hiçbirimizi değil de, Kız kardeşimi sokması bizi hayrete düşürmüştü. Bunun hayretlik konumu ne olabilirdi ki (?!)

Annem komşumuz olan Şeyh Güzel’in yanına gitmiş, çocuklarına akrep sokmaması için bir dilekte bulunmuştu. Şeyh Güzel’de bir küp şekere okuyup, üfleyip, tükürmüştü. Şekeri bize yedirtmek için Şeyh Güzel’in tükürdüğünü bizden saklamıştı. Gizliden yedirtmek için yoğun bir çaba içersine girmişti. Önce büyük ağabeylerimden başlamış, Annemin ısrarlı tutumu karşısında şüphelenen ağabeylerim şekeri yememişlerdi. Pusulayı bana doğru yönelten Annem, efsunlu şekeri bana yedirtmek istedi. Ağabeylerimin yemediklerini görünce ben de şekerden nem kaptım ve yemedim. Yaşça benden küçük olan Kız kardeşimin eline tutuşturulan efsunlu şekeri keyifle yedi. Aradan iki gün geçmeden Kız kardeşimi akrep soktu. Annem ve Babama:

“İyi ki biz yemedik, yemiş olsaydık bizi de sokardı!” dedim.

Sanki efsunlu şeker etkisini ters tepmişti. Annem ve Babamın bu batıl inanç konusunda onları eleştirdiğimiz zaman, bana ve abilerime çok kızarlardı:

 “Susun, bir daha öyle konuşmayın, ağzınız eğri olur, felç olursunuz!” derlerdi.

Böylece Şeyhlerin yaptıklarını eleştirmek günah sayılırdı adeta. Bir nevi tabuydu. Şeyh’ler ne yaparlarsa yapsınlar onları eleştirmek hakkına sahip değildik. Onların bir dokunulmazlık muafiyetleri vardı.

Ne olursa olsun Orta Çağ’dan kalma ilkel tedavi metotları, çağdaş medeniyetlerde yeri olmamalıydı. Doğruları savunmak ve görmek her sağduyulu düşünen tüm aydınların görevi olmalı.

Modern tababette; tükürükle tedavinin yeri yoktur.  Bile bile yanlışa çanak tutan mürteciler yok mu? Maalesef, vardır halen!

***

CİCİ BİCİ – BUZ / Öykü Musa Dinç

https://mutilcemiz.net/musa-dinc-kimdir-16219h.html

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com