Mut İlçemiz

ANILARIM / 4

ANILARIM / 4
Konuk Yazar
Konuk Yazar( bilgi@mutilcemiz.net )
15 Nisan 2021 - 16:22

Okul yaşantısını, yeni bir çevre, hiç görmediğim, alışık olmadığım bir yaşantı dolayısı ile ilk günler biraz yadırgamış isem de, her biri ayrı çevreden gelmiş, ayrı kültür içinde yetişmiş, art niyet nedir bilmeyen tertemiz, saf, içtenlikli köy çocuklarının içten kabulleri ile çabuk alıştım. Onlarla beraber eğlendik, beraber oynadık, beraber çalıştık. Her ne kadar Kahraman Maraşlıların türküleri ayrı, Gazi Anteplilerin türküleri ayrı Çukurovalıların türküleri ayrı, oyunları ayrı, bizimkiler ayrı olsa da…

Azmi abimle okulda iki ay kadar beraber kalabildik. O, Sağlık Kolu sınavına girmiş. Kazanmış ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmişti.

Okulumuz bir Enstitü idi, uygulamalı eğitim verilirdi ama Enstitü‘nün çok ötesinde uygulama ağırlıklı Eğitim – Öğretim veriliyordu. Tarım alanında, okulun yirmi bin dönüm tarlasında her türlü tahıl, mevsimine göre sebzeler, çeşitli bölgesel meyveler hep öğrenciler tarafından yetiştirilir ve tüketilirdi. Bu işleri yapmak için gerekli her türlü donanım vardı. İlk günler okulun, bir Alman aileden kalma tek ahşap bir binası var iken, şimdi ellinin üzerinde olduğunu zannettiğim büyüklü küçüklü binalar hep öğrenciler tarafından yapıldı. O binalar yapılırken, demir, çimento, kiremit gibi gereksinimlerin dışında, taş, kum, kireç gibi gereksinimler hep öğrenciler tarafından üretilirdi. Yolunu yapıp, raylarını döşediğimiz dekovillerle taş ocaklarından taş, Deliçay’ın kum ocaklarından kum çekerdik. Kireç ocaklarında kireç yakılır, hep okul inşaatında kullanılırdı.

İnşaatın temel gereçlerinden kereste ediniminde de öğrencilerin katkıları büyüktü. Düldül Dağı eteklerinde, Sabun Çayı vadisinden kestirilen kütükler öğrenciler tarafından Sabun Çayı‘na atılır, Çeltik arkı bendinden saptırılarak su yoluyla okula getirilirdi.

Bizim, okulda üretemediğimiz gereksinimlerimizi başka Köy Enstitüleri karşılardı. Örneğin: Biz kiremit üretemiyorduk. Aydın Ortaklar Köy Enstitüsü bize vagonlarla kiremit gönderirdi.
Her yaz, yeni açılan Köy Enstitüleri‘ne okuldan bir öğretmen denetiminde, kendi dalında yetişmiş, beceri sahibi öğrencilerden oluşan bir grup yardıma gider, o yaz bir binayı tamamlayarak dönerlerdi.
Böylece yardımlaşmanın, yardımlaşarak üretimin en güzel örneği veriliyordu.

Okulda, bütün iş yerlerinde sorumlu en az sanat okulu çıkışlı bir öğretmen bulunur, öğrencilere o sanatla ilgili görsel bilgiler verirdi. Eylemsel (işçe) bilgileri de o iş için alınan ustalar verirdi. Örneğin: Demircilik işliğinde hem okulun sıcak, soğuk demir işleri yapılır, hem de öğrenciler o alanda eğitilirlerdi. Keza marangozluk işliğinde, yapı ve tarımda da durum ayni idi. Öğrencileri sanat öğretmeni denetiminde ustalar eğitmiş olurlardı. Kızların eğitiminde usta bulunmaz, kızlar; biçki, dikiş, nakış gibi dallarda doğrudan öğretmenden bilgi ve beceri alırlardı. Erkek öğrenciler yeteneklerine göre yapıcılık, marangozluk, demircilik gibi dallardan birinde beceri sahibi olmak zorunda idi.
Kültür dersleri de başka okulların açıldığı tarihte başlar, düzeyindeki okullarda okutulan kitaplar okutulurdu. Köy Enstitüleri lise düzeyinde tutulmuştu ama ortaokul, lise ve dengi okullarda altı yıl öğrenim verilirken köy enstitülerinde bu süreç beş yıla indirilmişti. Bu kısaltma salt zamandan yapılmış, son üç yıllık kültür ve meslek dersleri aynen iki yıl içinde verilirdi.

Bu yazıya kendimden bahsetmek için başlamıştım. Yazının akışı kendiliğinden genellemeye geldi. Gerekli idi de… İleride gene genellemeye geleceğiz. Çünkü o toplumda ben de bir birey idim.
Çocuklukta başlayan okuma tutkum okul yaşantısında da sürdü. Okulda ders kitaplarından çok edebi, tarihi kitapları, seyahatnameleri okumayı yeğlerdim. Evliya Çelebi’yi orada tanımıştım.
Ders aralarındaki ufacık boşluklarda öğrenciler hemen bir grup oluşturup mandolin, keman, akordeon eşliğinde türkü söyler, milli oyunlar oynamağa başlar, başka bir grup bir şair arkadaşın çevresinde toplanır, şiirler okur dinlerlerdi. Böyle zamanlarda ben kendimi kütüphaneye atardım. Çünkü şarkı, türkü söylemek, herhangi bir enstrüman çalmakta hiç yeteneğim yoktu. Kütüphanede ders dışı kitaplar okurdum. Bu benim bütün yorgunluğumu alır, dinlenmiş olarak dönerdim. Bu kadar öğünmeden sonra sıra dışı, çalışkan bir öğrenci olamadığımı burada itiraf edeyim…

Okulda arkadaşlığın ayrı bir önemi vardı. Her öğrenci evlerinden, anasından, babasından, kardeşlerinden, çevresinden aniden ve ilk defa ayrılmış, bu ayrılığın verdiği acı boşluğu ancak arkadaşlık doldurabilirdi. O nedenle arkadaşlık, sevgi ve saygıya dayalı kutsal bir duygu ile pekiştirilirdi.

Oğuzelili bir arkadaşım vardı, Ahmet Akbağ… Üçüncü sınıfa geçmiştik. Bir gün durup dururken okuldan kaçacağını söyledi. İki gün sonra köyünden getirdiği yırtık pırtık giysilerini giymiş, okulun olan ne varsa bırakmış vedalaşmağa geldi. Ben gene kalması için ısrar ediyordum. Ne dedimse kabul etmedi. Deliçay’a kadar uğurladım. İkindi üzeri idi çekti gitti… Bir daha da haberleşmedik.
Üçüncü sınıfa geçtiğimiz yaz izinli geldiğimde, izin dönüşü, babam: “Müdürle görüş, kabul ederlerse haber ver Oğuz’u da göndereyim” demişti. Vardığımda eğitimbaşı ile görüştüm: ”Acele gelsin, kayıtlar bitiyor” demişti. Durumu babama bildirdim Oğuz’u acele göndermesini yazdım. Hiç cevap gelmedi… Şimdi anlıyorum; yol parası vermemek için göndermediğini…  Oysa, Oğuz’u göndermiş olsa idi Oğuz çok başarılı olurdu. Kardeşim benden hem çok zeki, hem de çok daha uyumlu bir yaratılışa sahipti…

Dördüncü sınıfa geçtiğimiz yıl izinli geldiğimde babam, “Enstitüye gitme, seni ortaokula göndereyim” dedi kabul ettim. İznim bitti ben okula gitmedim. Ağustos ayı çıktı babamda hiç ses yok… Bir gün; “Baba, ben ne olacağım okullar açılıyor?” dedim, “Dur bakalım daha vakti geçmiş değil,” diyerek beni eğledi. Eylül sonuna doğru baktım babamın beni okulun hiç birine göndermeye niyeti olmadığını anladım; kendi kararımı kendim vermeliydim. Zannederim babam, yol parası için beni göndermek istemiyordu. Gidip anamdan on iki buçuk lira harçlık aldım ertesi gün okula gittim.

Adana’dan bindiğim tren akşam üzeri Mamure’ye vardı, orada kalıyormuş… Kimseyi tanımam, harçlık kıt olduğu için otele de gidemem. Ne yapayım trende yatmaya karar verdim. Akşam olduğu için yatma hazırlığına başladım, bir kondüktör geldi ne yaptığımı sordu söyledim. “Burası üçüncü mevki, rahat edemezsin. Gel sana birinci mevkiden bir yer açıvereyim orada yat,” dedi. Birinci mevki kadife koltuklu falan rahat bir yer ama gece olunca üşüdüm. Sabahleyin bavulumu omuzlayıp yola çıktım. Kanlıgeçit’e varmadan bir adam yetişti o da Haruniye’ye gidiyormuş, yoldaş olduk. Bazan bavulumu alıverir beni dinlendirirdi. Yavaş yavaş Yarbaşı’nı geçtik, Karacaören’e varınca akşam yaklaşmıştı. Adam bana: “Bundan ilerisine yalnız gidebilirsin” dedi, benden hızla uzaklaştı. Akşam oldu, karanlık basmaya başladı Ben daha Yeniköy’e varmamıştım yolda iki karaltı belirdi yaklaşınca arkadaşlarımdan Kozanlı Mansur ile adını şimdi anımsayamadığım Yayladağlı bir arkadaşım olduğunu gördüm. Ne kadar sevindim. Çünkü çok yorulmuştum. Hemen bavulumu aldılar. Akşamdan epey sonra okula vardık. Arkadaşlardan bazıları: “Ohoo, biz sağlık koluna gidiyoruz sen kalıyorsun” gibilerden beni küçümser bir tavır aldılar. Canım sıkılıyordu ama ne deyebilirdim… Oysa evvelce arkadaşlarla konuşup (Kozanlı Mansur, Anamurlu Ali Yıldız) sınava girmeme kararı almıştık. Onların beni küçümser tavır almalarından dolayı sınava girmek istemiştim.

ANILARIM – Doğan Atlay (28 Nisan 1930 – 10 Nisan 2013)

Devam edecek…

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

© Mutilcemiz.Net 2021 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com