Mut İlçemiz

NASIL MİZAH YAZARI OLDUM / 10

NASIL MİZAH YAZARI OLDUM / 10
Musa DİNÇ
Musa DİNÇ( musadinc2109@gmail.com )
24 Haziran 2020 - 22:22

Köyde uzun süre kalamazdım. Belli bir zaman sonra şehre döndüm. Okulların kayıt zamanı gelmişti.

Annemin okuma yazması yoktu. Buna rağmen okumayı çok önemserdi.

Babam işteydi, abim Hüsnü marangoz atölyesinde çalışıyordu, Gencer abim ise Diyarbakır Lisesi son sınıf öğrencisi, ÜSYM sınavına girmiş ve yaz tatilinde İstanbul’a gitmiş, mesleği olan demircilik yapıyordu.

Ortaokul kayıt için gerekli evraklarımı hazırladım. “Anneciğim okula kaydım için veli gerekli, beraber gidelim.”

“Tamam,” dedi Annem, beraber okula gittik, okula kaydımı yaptık. Yabancı dil seçimi için çektiğim kurada yabancı dil olarak Almanca çıktı, ben ve Annem ikimiz de sevindik. Çünkü Gencer abimin dili de Almanca idi, en azından ondan kalan kitapları ben kullanacaktım, kitap alma masrafımız olmayacaktı, bunun için sevinmiştik.  Almanca diline çok çabuk adapte oldum, hatta sevdim de; belki de yurdumuza Alman turistlerin çok yoğun geldiklerinden olmalı ki, bir de Alman kızlarının güzel ve cana yakın olmaları, beraberinde Almancayı sevmeme vesile olmuştu. Bir otelde tercümanlık yapabilecek kadar kendi kendime Almanca öğrendim, turistlere rehberlik yaparak da gerektiğinde yolumu buldum.

Başarılı öğrenciliğimi ortaokulda da sürdürdüm. Öğretmenlerim tarafından sevildim ve el üstünde tutuldum.  Hemen hemen her derste tahtaya kalktım, ders anlattım; problemler çözdüm. Yılsonunda da bazen teşekkür, bazen de takdir aldım.

Öğrenciliğimiz döneminde çok ev ödevleri ve derslerde sık sık sözlü sınavları olurdu; ödevini yapmayanlar veya sözlü de başarısız olanlara kırık not yetmezmiş gibi bir de sıra dayağına çeken öğretmenlerimiz vardı. Öğretmenliğim süresince bu tür uygulamalara asla tenezzül etmedim, derslerime hep hazırlıklı girdim. Başarısız öğretmen, pek itibarı olmaz öğrencinin nezdinde.

Bu uygulamayı genelde öğretmenlik mesleğinde başarısız olan ve derslerine iyi hazırlanmayan öğretmenlerin başvurduğu bir yöntemdir, diye düşünüyorum.  

Evimiz Ali Paşa Mahallesindeydi. Toprak damlı, avlu ve içinde tulumbası olan, bazalt taş döşemeli evimizde 3 ailenin oturabileceği oda ve kiler dizaynı vardı. Avlu içinde müşterek alaturka bir tuvalet, yine müşterek ortak kullanım bir banyo odası vardı.  Birisinde biz oturuyorduk.  Dört oda ve kiler; İki oda, iki kiler biz kullanıyorduk. İki de kiracımız vardı, onlar kullanıyordu. Her gece muhakkak misafirimiz olurdu. Köyden gelen akrabaların uğrak yeriydi. Babam ve annem çok misafirperverdi. Babam gelen misafirlere ve bize kaval çalardı. Kaval çalmayı ben de çalmayı çok istedim, ama baktım bana göre değil, her ne kadar üfürsem de parmaklarım bu konuda yetersiz kaldı. Yeteneğim meselesi işte, benimkisi yoktu. Ders çalışma ortamım derseniz maalesef bu konuda da ketumdum; arka kiler de zahire torbaları ve yağ, şeker, salça, pekmez küpünün arasında, hiçbir havalandırması olmayan, penceresiz, tasarruflu ampulle aydınlatılan bir ortamda ders çalıştım. Ödevlerimi de babamın alet edevatı saklamak için kullandığı bir sandığı vardı, o sandığı masa niyetine kullandım. İki yıl aradan sonra, dedem ile ninem temelli köyden göç edip bize gelince kiracı sayısını bire düşürdü babam. Böylece yerimiz biraz genişledi, rahatladık; balkon tarafındaki odanın biri benim çalışma odam oldu.

Berbere hiç gitmezdik. Saç tıraşımızı babam yapardı, bu konuda da ustalığı vardı.

Avlumuzda bulunan bir odanın kileri merdivenle aşağı inilirdi. Bir hayli derindeydi. Üstten kapatılan ahşap bir kapağı vardı. Geceleri tek başıma oda da yatmaktan korkardım, ama korkumu da hissettirmemeye çalışırdım. Ebeveynim, abilerim ve kiracılarımızın yetişkin kızları korktuğumu öğrenirlerse beni ayıplarlar diye çekiniyordum.  Dedem’ in bizlere anlatmış olduğu cinli, perili masallar aklıma geldikçe, yorganıma sarılırdım, korkuyla uyurdum. Her an bodrum / kilerin ahşap kapısı açılır, oradan cinler çıkar diye korkardım. O kilerin bir özelliği de çok serin oluşuydu. Mahalleli komşularımız erimiş peynir dolusu lehimlinmiş 20 kiloluk tenekeleri getirip, kilere bırakırlardı, aynı zamanda buzhane görevi gören bir depo gibiydi.

Mahallemizde sık sık sular da kesilirdi. Kastel diye bir çeşme vardı yarım kilometre uzaklık mesafesinden gider oradan su taşırdık. Taşıdığımız suyu güneşte ısıtır, onunla da Diyarbakır sıcağında duş alır, biraz da serinlenirdik.

1975-1976 yılları arasında Diyarbakır ve çevresine çok kar yağdığını anımsıyorum. Damdaki karları temizlerdik, kar yığınlarını evin avlusuna dökerdik. Evin avlusu ile dam eşit seviyeye gelirdi neredeyse. El birliğiyle tüm karları evin avlusundan sokağa taşırdık. Sokaklar kar yığınından tepecik ve küçük dağ görüntüsü alıyordu. Kışlar çok sert geçerdi. Karasal bir iklim hâkimiyeti vardı. GAP /Atatürk Barajı, Karakaya Barajı, Deve geçidi barajları… Bölgenin iklimini de değiştirdi.  Eskisi gibi kar yağmıyor artık. Kar özlemi çekmek isteyenler Karacadağ eteklerine gidip, özlemlerini giderirler.

Babam kiloyla şeker, un, yağ ve bulgur almazdı. 50 kiloluk un, 25 kiloluk torba küp şeker, 20 kiloluk yağ alırdı ve en azından yirmişer kiloluk şehriyeli bulgur ve Karacadağ pirinci alırdı. Evimizin her zaman vaz geçilmez gıdası örgü peynirdi. Üzüm pekmezi evimizden eksik olmazdı. Her hafta mutlaka 7 kiloluk bakraç içerisinde köy yoğurdu girerdi. Domates salçasını da çarşıdan hazır almazlardı. Halden 100 kilo domatesi alır, salçayı annem yapardı.

Nisan’ın ilk haftasında yağan yağmurun önüne kap kacak koyardık. Biriken su/ damıtık suyu şifa niyetine içerdik.

Musa DİNÇ

***

Devam edecek…

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com