Mut İlçemiz

NASIL MİZAH YAZARI OLDUM / 7

NASIL MİZAH YAZARI OLDUM / 7
Musa DİNÇ
Musa DİNÇ( musadinc2109@gmail.com )
29 Mayıs 2020 - 13:59

Köyümüzdeki düğünler çok görkemli geçerdi.  Halayın uzunluğu beş yüz metreyi bulurdu. Davul zurna eşliğinde kadın erkek güzel giysilerini giyer; takılarını takar, öyle düğüne gelirlerdi. Düğün yeri aynı zamanda evlenme çağına gelmiş gençlerin görüşme alanıydı.

Köyümüzde özellikle yaz aylarında şehir merkezlerinden ve çevreden Karaçay’a piknik yapmaya gelenlerin uğrak yeriydi. Karaçay tam bir efsaneydi. Doğa harikası, ressamlar için tam açık atölye, avcılar için bir mekân, memurlar için dinlenme ve mesirelik bir alan, Aşağıkonak ve çevre köyle için de bahçe ve tarla onlar için de geçim kaynağıydı. Köyümüzün içinden de Huduri / Yeşilköy tarafından gelip, içinden geçen bir dere vardı; biz çocuklar burada yüzerdik, bizden büyükler de Dicle nehrinin bir kolu olan Karaçay’da yüzerdiler. Karaçay doğanın bahşettiği görkemli güzelliğe sahipti. Rengârenk kır çiçekleri, yabani çay, ada çayı, kekik, mantar ve daha neler neler… burada yetişirdi.  Aynı zamanda bir kuş cennetiydi. Kuş sesleri tam bir senfoni orkestrasıydı. Nasıl Mısır’ın can damarı Nil nehri ise, bizim köy ve çevre köylerin de can damarı Karaçay’dı.

Köyümüzün bir de harikulade bir Zerzevan Kalesi vardı, o zamanlar kıymeti pek bilinmiyordu, ama biz gizemli gücünün farkındaydık, nihayetinde bugün itibariyle Unesco Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmış durumda. Romalıların sınır garnizonuymuş. 

Abilerim belli bir süre sonra domates, biber, patlıcan, kabak ekim ve sulama; bostana gitme işinden bıktılar. Bir arayışa girdiler. O sene köyümüze Köy Sanat Enstitüsü kursu açıldı. Hüsnü abim marangoz bölümüne, Gencer abim de demirci bölümüne kaydını yaptı.

Yılsonunda da yapmış oldukları eserler sergilenmiş olacak ve o eserler onların olacaktı. Canla başla her iki abimde kurslarını başarıyla bitirdiler. Biri marangoz ustası, diğeri de demirci ustası oldu. Birbirinden güzel eserler vücuda getirmiş oldular. Ahşap masa, sandalye, tabure, komidin, büfe, demir masa, demir sandalye, demir portmanto vs. Sergi sonunda evimiz güzel eşyalarla dolup taştı. Hepsi el ürünü ve alın teri eserlerdi.

Bu arada abilerim ergenlik dönemi içinde kanları kıpır kıpır, ben ise ilkokul birinci sınıfı okuyordum. Dönem sonuna az bir süre kalmıştı. Her iki abim de çalışmak için Diyarbakır şehir merkezine gittiler. Köy onlara dar geliyordu artık. Şehir havasını soluyan Gencer abim,  okul okumak için can atıyordu adeta.

Altı ay demirci ustası yanında çalışan Gencer abimin yatacak yer konusunda büyük sorun yaşıyordu. Aynı sorunu Hüsnü abim de yaşıyordu. Hüsnü abim Sur içinde Alipaşa Mahallesi’nde birkaç işçi arkadaşı ile ev kiralayıp burada barınmaya çalıştı. Ama yaşam koşulları açısından pek sağlıklı sayılmayan bir yerdi. Gencer abim ise kalacak yer bulamaz, soluğu dayımın evinde alır;  o zamanlar da dayımın evi şehir merkezinde idi.  Dayımgilde kalmak ister. Dayım der ki :”  Kusura bakma yeğenim, kiracılarımızın kızları var, senden rahatsız olurlar; kabul edemem,” der.

Bunun üzerine Gencer abim çok üzülür ve sinirden köpürür adeta. Uzun yıllar bu yüzden dayımla küskün kalır. 

Köy yerinde de abilerimi, dedemi ve bizim ailenin başarılarını hazmedemeyen birkaç aile vardı onlarla da sürekli kapışır, kavga ederdik. Köyde kalsaydık, muhakkak ya katil olacaktık ya da mezarda olurduk. Bu öngörüyü fark eden babam bu konuda ileri görüşlüydü.

“İlk hedefim şehre taşınmak,” dedi ve babamın halasının oğlu Şerif ve Mahmut kardeşlerin kamyonuyla Diyarbakır şehir merkezine, Diyarbakır’ın en namlı mahallesi Ali paşa Mahallesi’ne taşındık. Nasıl İstanbul’un Kasımpaşa’sı meşhursa Diyarbakır’ında Ali Paşa’sı meşhurdu.   Ha bu arada şehirim ana kültürünün atardamarı da burada atıyordu.  Kiracıydık.  Ev sahibimizin bir kızı vardı adı Kadriye idi.  Gencer abim de Erol Büyükburç’a benziyordu. Kadriye, Gencer abime sevdalanmıştı. Abimin de hoşuna gidiyordu; ancak kız ona göre değildi. Abim de dalgasını geçiyordu onunla.  Belli bir süre sonra mahallenin iyi komşularından Kumru Teyze,  Anneme der ki:” Emine bacım, Kadriye tekin bir kız değildir, oğlunun başına bir felaket getirir; bir an önce bu evden çıkın, belayı savun,” dedi.

Annem bu uyarıyı ciddiye aldı, bir ara:” Oğlumu nişanlandırdık bir akraba kızıyla.”

 Sırf Kadriye umudun kessin diye.   Bir bakardık Kadriye gelip, zorla abimin koynuna girmeye çalışıyordu. Annem kaç kere Kadriye’yi zorla abimin yatağından çıkartıp kovuyordu. Resmen kaşarlanmış biriydi.

 Gencer abim demirci ustanın yanından çıktı, gitti kendisini Diyarbakır Ortaokulu’na kaydettirdi. Tabi okula giden arkadaşlarından dört, beş yaş büyüktü. Haliyle göze batıyordu. Öğretmenlerinin çoğuyla arkadaş gibi samimi idi. Zaten sınıf arkadaşları önce onu öğretmen zannetmişler, aynen Hababam Sınıfındaki bir versiyon gibi sahneler yaşanmıştı.  Derslerinde başarılı bir grafik çizen abimin ortaokul hayatı beni de çok yakından ilgilendiriyordu. 

1968 yılında köyden şehre göç ettik.  İlkokul 2. sınıfa öğrencisi idim.   Kaydımı Cemal Yılmaz mahallesinde yer alan eski ve köklü bir okul olan Cumhuriyet İlkokulu’na naklim yapıldı.

Köydeki okul ile şehirdeki okul arasında dağlar kadar fark vardı. Her şeyden önce okulun tüm öğrencileri bir derslik içerisinde ders görmüyorlardı.  Her sınıf kendi dersliğinde ders görüyordu ve her sınıfın bir öğretmeni vardı. Burada öğrencisi sayısı çok, öğretmen sayısı da fazlaydı. Müdür ve müdür yardımcıları vardı.

Okulların açık olduğu bir dönemde nakil öğrenci olarak gelmiştim. Nöbetçi öğretmen sınıfı gösterdi, ders saatinde sınıfın kapısını çaldım, içeriden öğretmenin buyur demesiyle içeriye geçtim. “Öğretmenim ben de bu sınıfın öğrencisiyim ”dedim.

“Tamam geç otur,” dedi.

Sınıfta göz gezdirdim. Dayım oğlu Remzi de o sınıftaydı, haliyle bir akrabamın o sınıfta olduğuna çok sevinmiştim. Köy ortamından da yeni geldiğim için Türkçem zayıftı.

Remzi’nin sırasına yöneldim. Remzi bana yer açtı. Oturdum yanına.

Ona sevinçle Kürtçe:“ Aynı sınıftayız, çok iyi oldu ( Em dı eynê sinifıdene pir baş bû) dememle, Dayım oğlu Remzi hışımla bana baktı ve kulağıma fısıldadı: “Kürtçe konuşma, muallim görse fena döver,” dedi. ( Muallîm me biwîne, em kûrmancî dipeyîwin, evê li mexe. “ 

Daha üzerinden saniye geçmeden, Öğretmen elinde ki sopayla bir tane Dayım oğlu Remzi’nin kafasına,  bir tane de benim kafama ahşap cetvelle vurdu.  

Anadil yasağıyla ilk kez burada yaşadım.  Teneffüs oldu.

“ Kusura bakma dayıoğlu,  benim yüzümden dayak yedin.”

“Bundan sonra Kürtçe konuşmayacağız,” dedi.

“Hiç mi konuşmayacağız?”

“Okulda konuşmayacağız, evde konuşacağız tabii ki, “ dedi.

Türkçem zayıftı, kendimi tam olarak ifade edemiyordum. Ondan dolayıdır ki arada bir kekemelik yaşıyordum. İlkokul ikinci sınıftan üçüncü sınıfa orta ile geçtim.

***

Musa DİNÇ / Nasıl Mizah Yazarı Oldum

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com