Mut İlçemiz

NASIL MİZAH YAZARI OLDUM / 8

NASIL MİZAH YAZARI OLDUM / 8
Musa DİNÇ
Musa DİNÇ( musadinc2109@gmail.com )
02 Haziran 2020 - 9:19

Yaz tatili oldu. Dayım oğulları pamuklu şeker satıyorlardı, şehre bizden önce göç ettikleri için şehir hayatı konusunda bizden kıdemliydiler.  Ben de merak ettim.

“Ben de satabilir miyim?” dedim.

“Tabi neden olmasın. Sermaye olarak bir tepsi alman lazım, sabah erken kalkacaksın bizim gibi, toz şeker ve boya alacaksın,  beraberinde getireceksin. İki ayağından sakat usta biri var, tek kapının orada pamuklu şeker makinasıyla ufak bir bedel karşılığında pamuklu şeker üretiyor, sana veriyor, sende mahallede satıyorsun, “dedi. 

Kafama yattı, ancak mahallemizin sokakları labirent, tam olarak evimizin bulunduğu semti öğrenmiş değildim. Pamuklu şeker tepsimi aldım evimizin bulunduğu sokağın bir ucundan diğer ucuna gittim geldim. Gezeceğim alan 250 metrekarelik alan, buna rağmen şehrin kırıkları, haylaz ve yaramaz çocukları ha bire tepsimden pamuklu şekerimi çaldılar, kaçırdılar; onlarla baş edemedim ve pes ettim.

“Anne, pamuklu şeker işi bana göre değil,” dedim ve bıraktım. Ama canım sıkılıyordu, henüz kütüphaneyi keşfetmiş değildim. 

Yaz bitti, okullar açıldı. Üçüncü sınıf öğrencisiyim artık. O sene Selahattin diye biri sınıf öğretmenimiz oldu, bu öğretmen aynı zamanda okulun Müdür Yardımcısı idi. Herkes ona Kontak Selahattin derdi. Hakikatten de biraz kontaklığı vardı.

Kontak Selahattin Dayım oğlu ile sınıfın birkaç haylaz öğrencisini fena dövdü ve kulaklarını iyice çekti. Onlar da ona çok öfkelendiler.  Okul çıkışında sokağın köşe başından Selahattin’e çürük domates ile yumurta atıp, kaçtılar. Her ne kadar uzaktan atsalar da kimin attığı tespit edildi. Dayım oğlu ile o birkaç haylaz öğrenci ceza aldı. Tam bu arada Dayım oğlu Remzi’ye şans güldü. O yıl Çınar’a taşındılar, haliyle Çınar’daki bir ilkokula nakli yapıldı. Dayım oğlu Remzi’ye diş bileyen Kontak Selahattin, öfkesini benden çıkardı; onun halasının oğluyum diye beni sınıfta bıraktı. Hiç hak etmediğim halde.

Kontak Selahattin’in haksız yere beni sınıfta bırakması, benim için bir dönüm noktası oldu. Öyle bir hırslandım ki, doping etkisi yaptı bana. Temel Reis’in ıspanak yemesi gibi.

‘Eski sınıf arkadaşlarımın gerisine düşemem, tam gaz!’ dedim. Öyle bir depara kalktım ki, hiç kimse beni durduramadı. En düşük performansım teşekkür, hep takdirname, üstün başarı belgesi ve dereceyle, kimi zaman da birincilikle okullar bitirdim.

Üçüncü sınıf tekrarı yaşadım, Sınıf öğretmenim Nebihe Budak’tı. Nebihe Öğretmenimiz, yazar Esma Ocak’ın kızıydı; tabii ki o zamanlar bilmiyordum.  Ta ki yazar olunca, yayıncılık ve editörlüğünü üstlenince o zaman öğrendim. Yıllar sonra öğretmenimin annesinin editörlüğünü ve yayıncılığını üstlenmiştim.

Okuldan geldiğim gibi siyah önlüğümü, beyaz yakamı çıkartır, özenle kaldırırdım. Türkçem zayıftı ilk önce Türkçemi ilerletmenin farz olduğunu anlamıştım. Her gün iki saat Diyarbakır Mardin kapı /Gazi Caddesi, Melik Ahmet Caddesi, İnönü Caddesi, Dağ kapı, Dörtyol civarında dolaştım, işyerlerine ait tabelaları okudum.  ‘ Otel, kasap, terzi, manifaturacı, tuhafiyeci, nalbur, demirci, kuyumcu, lokanta, restoran, fırın, garaj, pastane, sinema, mağaza, berber, kuaför, eczane vb. gibi… Kelimeleri ve ne anlama geldiklerini bizzat mekân sahipleri veya çalışanlarına sorarak öğrendim.

İnsanoğlu hakikatten çevresinden etkilenir, Dayım çocukları ve mahallemizin çocukları yerlerden topladıkları hurdaları ( demir, tunç, bakır ) götürüp hurdacıya satarlardı, o parayla da harçlık ve kendilerine ziyafet çekiyorlardı. En büyük ziyafet baklavaydı, baklavaya para yetişmezse helva ve pide ekmekti.

Bir ara ben de hurda topladım.  Bakır ve tunç iyi para ediyordu. Garaj çevresinde çok bulunuyordu. Demir kilosu ucuzdu pek para etmiyordu. Bir hafta sonu ciddi manada bakır ve tunç evli beden ile yedi kardeş burcu arasında buldum. Götürdüm hurdacıya. Hurdacı Sipahi çarşısında, Ulucami’nin bitişiğinde eski bir hanın içinde ikinci kattaydı. Bakır ve tunç iyi para etmişti. O parayla kendime bir ayakkabı almıştım, Ayakkabıcıların bulunduğu mekândan ayrılırken gözüme bir tabela takıldı. Üstünde İl Halk Kütüphanesi yazılıydı. İlk kez bu kelime ile karşılaşıyordum. Oraya yakın esnaflardan birine sordum.

“ Dayı, burada kütüphane yazıyor, nedir?”

“ Kitapların olduğu yer, “

“İçeriye girmek serbest mi?”

“ Serbest serbest “ dedi.

 Kütüphaneyi tesadüf eseri keşfetmiştim. Sur içindeki kütüphane penceresinden dışarıya baktığınızda Ulucami’yi ve avlusunu görebiliyordunuz. Eski, tarihi bir taş binaydı.

Kütüphane ikinci kattaydı. Taş merdivenlerden yukarıya çıktım.  Mevsim kıştı; kapıyı yokladım, açıktı.  İçeriye başımı uzattım. Aman Allahım gözlerime inanamıyorum.  Sıralı sıralı ahşap raflar ve içleri dopdolu kitaplar.  Tam bir kitap deryasıydı. Kitap cennetine düşmüştüm.  Etrafa göz gezdirdim.  Salonun tam orta yerinde büyük bir soba kurulmuştu.  Odun ve kömür ikisi bir arada kullanılan bir sobaydı. Kitap salonunu güzelce ısıtmıştı. Dört beş kişi önlerinde kitap sayfaları açık, sessizce kitap okuyordu. Kütüphane görevlisi yaşlı bir amca salonun bir ucunda gazete okuyordu, kütüphane personeli cüce bir kadındı, sobaya odun taşıyordu.  Kapıda durduğumu gören görevli ile göz göze geldik.

“Amca, ben de oturabilir miyim?”

“Elbette oturabilirsin. “

“Kitap okumak istiyorum,” dedim.

Kitaplığı gösterdi. “Oradan seçtiklerini okuyabilirsin,” dedi.

“Teşekkür ederim amca,” dedim.

“Her gün burası açık mı?”

“Pazartesi günü kapalı, diğer günler açık; mesai saatleri arasında gelebilirsin,” dedi.

Böylece kışın sert geçen soğuğunda mekânım kütüphane olmuştu.

İlk önceleri Cin ali, sonra Doğan Kardeş serisi; ansiklopediler, mecmualar, dergiler okumaya başladım. 

Hissedilir derecede başarı grafiğim yükselmeye başladı. Üçüncü sınıftan dördüncü sınıfa iyi derece ile geçtim. Dördüncü sınıfta derslerde zenginlik, girişkenlik, kendime olan güvenim artmıştı; ufak çapta parodi ve komediler yazıyor ve oynuyordum. Tiyatro sevgisi ve yeteneğimle kekemelik musibetini de yenmiştim. Okulda grup lideri, sınıf başkanlığı, skeçler yazma ve rol üstlenme gibi aktivitelerde bulundum. Bir ara folklora da yöneldim, baktım bana göre değil, beceremedim; halen de halay oynamayı bilmiyorum desem inanın.’ Delilo,’ Diyarbakır’a has oyundan haz alır ve iyi oynarım, galiba çok kolay oynandığı için.  

İlkokulda sınıfımızın en güzel kızı Mehtap’tı. Platonik aşkımdı. Ona resmen âşıktım.  Hayat işte… Okul bitince her birimiz farklı yerlere savruluyoruz ve izlerimizi kaybediyoruz, yıllar sonra karşılaştığınız zaman da iş işten geçiyor; sen evleniyorsun, o evleniyor; çoluk çocuğa karışıyorsun. Karşılıklı saygı ve sevgiye dayalı dostluklar geride kalıyor, aşk penceresinden baktığınız zaman maalesef hüzün, yitirilen yıllar; biraz da kadere sığınıyorsunuz ve sonuç olarak her şey mazide ve nostalji de kalıyor.

***

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com