Mut İlçemiz

NASIL MİZAH YAZARI OLDUM / 9

NASIL MİZAH YAZARI OLDUM / 9
Musa DİNÇ
Musa DİNÇ( musadinc2109@gmail.com )
19 Haziran 2020 - 17:23

İlkokul dördüncü sınıfta sınıf öğretmenimiz Meryem Yenigün’dü. İzini buldum. Emeklidir, Mersin / Erdemli –Arpaçbahşiş’te sevdikleriyle mütevazı bir hayat sürdürüyor. Onun zamanında çok kısa bir temsilde rol almıştım.

Üstlendiğim rol manavdı. Bir kıtadan oluşan maniyi canlandıracaktım.

“Elmaları boyarım,

Memurları soyarım,

Müşteriler dalınca;

Çürükleri koyarım.”

Cumhuriyet İlkokulu kapısındaki sokakta bir bakkaliye vardı, aynı zamanda sebze ve meyve satardı. Adı Mirza’ydı.

“Mirza Amca bir piyesimiz var,  senin önüne bağladığın cepli peştamal ile kırmızı iri bir elma bir günlüğüne alabilir miyim?”

Elmayı satın alırsın, peştamalı da emanet olarak veririm,” dedi.

Mirza Amca, rol gereği manavı, yani seni öveceğim.

“Sahi mi söylüyorsun,”

“İnanmıyorsan gelip müsameremizi izlersin”

“Tamam o zaman iki tane elma vereceğim eşantiyon niyetine. Müsamereden sonra yersin.”

Sağol Mirza amca” dedim ve  eve geldim, ayna karşısına geçtim. Rolüm iki dakikayı geçmezdi, ama ben rolümü on dakikaya çıkarmıştım. Okula geldim, öğretmen odasının kapısını tıklattım.

İçerden; “gel “ sesiyle içeriye girdim.

“Öğretmenim, rolüm çok kısa, ama ben çok güzel hazırlanmışım; beni izlemenizi istiyorum, bakalım beğenebilecek misiniz?”

Öğretmen odasında Hasan, Turan ve Meryem öğretmen vardı. 

“Pekâlâ, izleyelim,” dediler. 

Turan Öğretmen gülmekten yerlere serildi. Hasan Öğretmen’de kıpır kıpır güldü. Sınıf Öğretmenim Meryem ise: “Oğlum çok güzel hazırlanmışsın, ancak şablonun dışına çıkamayız,” dedi. 

Doktor, dişçi, eczacı, mühendis, şoför, avukat, öğretmen, kasap, terzi, manav vs. meslek icra edenleri hicveden kolektif bir oyundu.   

Her ne ise;  sınıfımı pekiyi dereceyle geçtim. Beşinci sınıfta süper bir öğrenciyim, sınıf öğretmenimiz bu sefer İzzettin Alp idi. Başarılı bir öğretmendi, Yıllar sonra izini buldum ve iletişime geçtim. En son Diyarbakır Özel Diken ilkokulunda öğretmenlik yapıyordu. 

Tüm derslerim pekiyi idi. Sosyal bilgiler, Türkçe ve sözel de birinci idim. Matematik ve sayısalda da birinci olan Veysi Çaçan arkadaşımdı.  Veysi Çaçan ile samimi arkadaş idik. Neredeyse yarım asırdır arkadaşlığımız devam ediyor, çocuklarıyla imza günümü onurlandırdı. Arkamızda büyük bir desteğimiz olsaydı, ikimizde herhangi bir üniversitede profesör idik. Veysi Çaçan hesap kitap da kafası zehir gibi çalışıyordu. O da çocukluk döneminde okul saatleri dışında seyyar işportacılık yapıyordu. Belki de hesap kitabı oradan geliyordu. Şimdi Karayollarından emekli, mutlu bir yaşantısı var. Diyarbakır Tüyap Kitap Fuarı’nda görüşüyoruz, mutlaka imza günlerimde ziyaretime gelerek onurlandırıyor.  Öğrencilik dönemlerimizde hararetli bilgi yarışmaları düzenlenirdi. Bilgi yarışmalarında okulu ben ile Veysi Çaçan temsil ederdik ve her zaman da başarılı olurduk.

İlkokulu pekiyi dereceyle bitirdim. En büyük ödülüm, doğduğum ve çocukluğumun geçtiği Aşağıkonak köyüne gitmek oldu.  Tabii ki Ebeveynimin izniyle.   Mardinkapı’ya gittim, Mardin istikametine giden üstü açık bir kamyonun kasasında gittim.  Çarıklı köyü ile Diyarbakır radyo evi istasyonu mevkiinde kamyonun Dicle nehri kenarına doğru direksiyon kırdığını gördüm.  Birden telaşlandım. 

“Amca, köye gideceğim,  nereye gidiyorsun?” diye seslendim.

Kamyonun şoförü, telaşlandığımı fark etti ve durdu.

“Yeğen merak etme, kamyon boş boş gitmesin, Dicle nehri kenarında biraz kum yükleyeceğim sonra yola devam edeceğiz.”

Başka çarem yok.  “Tamam,” dedim.

Dicle nehrinin kenarına geldik. Dicle nehri kenarında kumun olduğu yerde birkaç adam daha vardı. Onlar kasayı kumla doldurdu, Kumun üstüne oturdum, tekrar yolculuğum başladı, hafif bir rüzgâr esintisiyle açık havada yolculuğum sürdü, Radyo evini, Çınar ilçesini, sonra Göksu, derken köyümüze ait tarlalar ve uzaktan güzel köyümüz göründü, ‘çok şükür geldim.’

Kamyon şoförü köy kahvesinin olduğu yerde indirdi beni. Elimi cebime attım, yol parası vermek için.  “Yeğen istemez, bendensin,” dedi.

“Teşekkür ederim amca, yolunuz açık olsun.”

Köyde adaşım dedem ve annemin adaşı ninem yaşıyorlardı. Onları çok seviyordum, onlar da beni çok seviyor ve yolumu gözlüyorlardı. Akrabalarım, akranlarım, çocukluk arkadaşlarım herkese bir özlemim vardı. 

“Arkadaşım Ninem, Adaşım Dedem “ adlı kitabımda köydeki serüvenlerimi fevkalade anlatmışım.

Ninem ile bol bol gezdik. Dedem’in bostanına takıldım. Hatta Dedem ’in bostanında birkaç gece sabahladım. Dedem ’den bol bol masallar ve askerlik anılarını dinledim. Savaş cephesini, düşmana karşı nasıl mücadele ettiklerini, kıtlıkla geçen zor yıllarını anlattı, hep dinledim.

Dedemle birlikte bostanda olduğumuz bir akşam, ay ışığı söndü, zifiri bir karanlık, göz gözü görmez oldu.  Anlam veremedim ve korkmaya başladım. Hiç böyle karanlık görmemiştim

“Dedeciğim çok korkuyorum, bostan, geceleri hep böyle karanlık mı olur?”

“Yavrum hiç korkma, bu gece ay tutulmuş. Onun için çok karanlık.”

Tüylerim diken diken oldu. Aradan yarım saat geçer geçmez civardaki köylerden teneke sesleri ve tüfek sesleri gelmeye başladı.

Gökyüzüne baktım hiçbir yıldız görünmüyordu. Çok şaşırmıştım. Hâlbuki ondan bir gece önce Ninemle birlikte damda yatarken çok yıldız görmüştüm.

Çocuk aklımla Dedem’e dedim ki: ”Yahu bu ne iştir, şehirdeki okulumuzda Hayat Bilgisi öğretmenimiz İzzetin Bey: ‘Bu doğal bir olaydır, ’ demişti.”

 “ Dedeciğim, teneke sesleriyle ve köylülerin tüfeklerinin patlatmasıyla, ay tutulması geçecek mi?”

“Yavrum, ben de biliyorum bu doğal olaydır; ama bizden önceki atalarımız böyle yapıyorlardı. Gelenek haline gelmiş artık.” dedi.

İlk defa ay tutulmasına da tanık olmuştum. Ertesi gün Dedem,  köylülerimizden birisi ile köye gönderdi beni.

***

Devam edecek

Musa DİNÇ

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com