Etiket: Celal Necati ÜÇYILDIZ

  • NEŞET ERTAŞ VE ABDALLAR

    NEŞET ERTAŞ VE ABDALLAR

    “Dost elinden gel olmazsa varılmaz.

    Rızasız bahçanın gülü derilmez,

    Kalbden kalbe bir yol vardır görülmez,

    Gönülden  gönüle yar. Oy yar oy yo gizli“

    Bir köy vardı uzakta, gidildi görüldü. O köy Kırtıllar Köyü. Eski adı ABDALLAR Köyü. Bir sel gelmiş, sonra birkaç kilometre öteye yeniden köy kurmuşlar. İşte ozanımız Neşet Ertaş bu köyde doğmuş. Eli saz tutan, keman, zurna tutan. Çalmış söylemiş. Ekmek tekneleri bunlar. Keskin‘in bir köyü iken mahalle olmuş.

    Açlık yokluk. Göç etmişler, Kaman, Kırşehir, Çiçekdağı, İzmir, Ankara, İstanbul’a dağılmışlar. Kaman’da belediye arsa vermiş, onları iskan etmişler. Her yıl Kaman’da Abdallar Şenliği yapıyorlar.

    Geçen yıl katıldığım 2. Abdallar Şenliğinde pankart asılmıştı. Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Neşet Ertaş. Onlar iç Anadolu’da Dadaloğlu’nu yeniden yaşatmaya başlamışlardı. O yürekli sesleri Dadaloğlu’nun bozlaklarından geliyordu. O kendilerine has gırtlak namelerinin iç dünyasında Toroslarda Türkmenlerin yaşamları sergileniyordu. Ağıtlar, bozlaklar İç Anadolu’dan Toroslara uzanıyor. Köyde, kentte yaşlı genç onların türkülerinde kendini buluyordu.

    Neşet Ertaş don değiştirdi. Ama onun adı yaşıyor. Her kentte bir Neşet var. Her kentte bir Ertaş var. Silifke’de bir dostumuz var. Adı Ali Topuz’du. Neşet Ertaş sevgisi ile oğlunun adını Neşet koydu. Gitti mahkeme kararı ile soyadını Ertaş yaptırdı. Şimdi oğlu Neşet Ertaş onun türküleri ile büyümeye devam ediyor.

    Silifke demişken; bir gün Neşet Ertaş Silifke’ye konser vermeye geldi. Rahmi Doğanlar Sineması yeni yapılmıştı. Yaklaşık 1968 – 1969 yılları olmalı. Salon tıka basa dolu idi. Konser sonrası;  “Ben otelde yatmam, beni topraklarımla buluşturun” dedi. Say Mahallesinde hısımlarının yanına gitti. Hüseyin Say’ın (Fosforlu Hüseyin) evinde konuğu oldu. O dostlarını sevdi, onlar da onu sevdi. Bir hafta kaldı. Akşamları oturuyorlardı; kemanını, gırnatasını alan geliyordu. Sabahlara kadar muhabbet ettiler. Sabahları kalkıyordu, Ağa’nın kahvesinde kahvesini içiyor, sohbet burada devam ediyordu. Küçük Hüseyn Say da onun mihmandarı olarak yanından hiç ayrılmıyordu.

    “Hüseyin oğlum, sazımı getir” Hüseyin bir çırpıda gidip, evden sazı alıp geliyordu. Kahvede onlara saz çalıp, türkü çığırıyordu. Sonra birlikte eve gidiyorlardı.

    Bir hafta sonra Ankara’dan eşi Leyla Ertaş’tan telefon geldi.

    “Artık gel gayrı“ dediler. O da Ankara’nın yolunu tuttu. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Baba mesleği ile ilgilenmeyen oğul Hüseyin Say‘a bir ilham geldi, aldı eline bir saz, çalıp çığırmaya başladı. Şimdi hala çalıyor.

    İşte Neşet Ertaş’ı orada tanıdım. Ondan sonra radyolarda “Almalı dağlar, Acem kızı, Hacı Bektaş, Mühür Gözlüm” gibi türkülerini dinliyorduk. Gençler bir araya geldiğinde; onun plaklarını çalıyor, sonra sazı eline alan onun türkülerini çalıyordu. Toroslarda Tahtacı köylerinde plaklarını çalıp çalıp dinliyorlar, hem de ağlaşıyorlardı.

    Yetmiş dört yıllık yaşamı boyunca, o mahalli sanatçılıktan; ülke ve dünya sanatçılığına adım adım gitti. Zor yıllardan geçti. Sağlığı bozuldu. Yurt dışına gitti. 20 yıl Türkiye değildi. Ama türküleri hep aramızda oldu. Onun yaşam sürecini biz bilmedik. Onun yaşam zorluklarını o kültür camiası görmedi. Herkes kendi sevdasında. Ama TRT ona bir hediye verdi. Dostumuz Ali Bozkurt, ona “BOZKIRIN TEZENESİ“ belgeselini yaptı verdi. İşte bu belgesel sanatçıya yaşadığı dönem içinde, buhranlı yaşam sürecine renk kattı. Neşet Ertaş yeniden yeşerdi. Yeniden sazı eline aldı çaldı söyledi. Yorumlar getirdi. İşte “YALAN DÜNYA“ Tufan Altaş’tan bu türküyü dinlemek gerekir. Onun yüreği, onun tezene vuruşu, onun gırtlak süslemeleri.

    Neşet Ertaş ölmedi. Ölemez. O yaşacak. Özellikle Kırşehir yöresinde onun yolundan giden; Horasan Erenleri, Abdal geleneği var. O babası Muharrem Ertaş, Ali izzet Özkan, Çekiç Ali’den bayrağı aldı getirdi buralara. Şimdi onun kültürünü yaşatmak için Kaman’da Abdallar Derneği kurulmuş. Her yıl şenlik yapıyorlar. Dadaloğlu’nu anıyorlar. Ondan esin alıyorlar. Onun yürekli davranışını devam ettiriyorlar.

    Osmanlı’dan bu yana toplum üzerinde asimilasyon uygulaması devam ediyor. Gittiğimizde gördük ki;  Kırtıllar Köyü’nün ortasında bir cami var. Evler toprak, damlar sanki yıkılacak gibi. İlahiyat Fakültesi mezunu bir imam atamışlar. Köyden birkaç kişiyi fak-fuk fonu desteği ile hacca gönderdiklerini övünerek bize anlattı. Ağaç dikilmişti. Meyve vermeye başlamıştı. İşte Neşet Ertaş’ın çocuklarının; babalarının cenazesini camiden kaldırılmasını istemelerinin nedeni burada yatıyor. Kutluyorum başardınız. Neşet Ertaş gibi ikrarı olan, musahiplik yolunu bilen birini cem evinden inancına uygun tören yaptırmadınız. Neşet Ertaş‘ın canları iki kere üzgün, o  onların gözünde “don değiştirdi“gitti. Diğeri ise bir Cem evinde onu Türkçe Gülbenkleri, hayırlı duaları ile uğurlayamadılar.

    Bu işi başaran başta devlet erkanını kutluyorum. Tarihe geçtiniz. Yıllarca bunu konuşacaklar. Sizi alkışlayanlar  kadar, gerekli yerlere havale edenler çıkacak. Buna da katlansınlar Kırşehir yöresinden, Taşeli yöresine giden Abdallar; halen geleneklerine bağlı yaşamlarını sürdürüyorlar. İkrar alma, musahiplik inançlarını yerine getirmeseler de Cuma akşamları bir araya gelip, yanlarında getirdikleri lokmaları birlikte yenip nefeslerini söylüyorlar. Abdalların dede ocağı YAĞMURLU OCAĞI’ndan dedeler gelmez olmuş, onun için zaman zaman kendilerine en yakın hissettikleri Tahtacı, Bayat dedelerini çağırıp cem yaptıkları oluyor. Diyeceğim şu ki; kim ne yaparsa, yapsın. Neşet Ertaş‘ın “Topraklarım“ dediği Abdallar onun ruhunu rahat ettirecekler.

    Gün gelecek, Kırşehir’de asimile buyruğundan çıkıp, kendi benliklerine geri dönecekler. Buna inanıyorum. Bu duygular ile Hak‘ka yürüyen can dostumuz Neşet Ertaş’a Tanrıdan rahmet diliyorum. Devri daim olsun. Tüm onu sevenlerin acılarını paylaşıyoruz.

    GERÇEMEK TAŞELİ YÖRESİ KÜLTÜR VE DÜŞÜN DERGİSİ Kasım – Aralık 2012, Sayı: 36

  • DEVRİMCİ DOKTOR YÜKSEL BURKUTOĞLU

    16 Eylül 2016 günü aramızdan ayrılan Dr. Yüksel Burkutoğlu’nu 4’cü ölüm yıl dönümünde saygı ile anıyoruz. Aydınlık içinde olsun. Dört yıl önce yazdığımız yazıyı paylaşmak diledim.

    “Gülnar’ın bağrından bir doktor çıkar. Gün olur gelir kendi yöresinde Hükümet Tabibi olur. Tek doktor. Köylerden pazara gelirler (Gülnar) Ucuzcu Veli’den alışveriş, bir yerleri ağrıyan doktora uğrar. Muayene olurlar. İlaç verir. Köyüne mutlu dönerler.

    Bütün köyler onu tanımıştır. Gün olur Gülnar’a devrimciler gelir. Çoğu yoldaşlarıdır. Gülnar’ın nohutu vardır. Bağları vardır. Ama ille nohutu çok önemli. Ama nohut para etmez. Borsası yoktur. Birileri gelir yok pahasına alır gider.
    Gülnar’ın nohutu pazarlanacaktır. Devrimciler bir komite kurar, köy  köy dolaşırlar. Günler, aylarca ziyaretler yapılır. Tarlada, iki göz evlerde. Gün gelir Gülnar’da bir miting düzenlenir. Köylerden tek tük, derken beş bin kişi alanda toplanır. Jandarma komutanı Kaymakam’a gider.
    “Efendim, bizim haberimiz vardı, ama bu kadar beklemiyorduk. Binlerce köylü bir araya geldi. Miting yapacaklarmış.“
    “Öyle mi? Askeri getir, hükümet konağını korusunlar. Birkaç asker de şöyle sivil giyinsin baksın, bir iki fotoğraf istiyorum.“

    Gülnar meydanında beş bin kişi bir araya gelmiştir. Nohut anlatılır, üzüm bağları anlatılır. Tüccar, aracı anlatılır. Gülnar köylüsü bilinçlenir. Haykırırlar, “Nohut bizim ekmeğimiz, yok pahasına verenin…”
    O gün miting olaysız dağılır. Komutan araştırır, ele başını arar. O zaman CHP’nin önderlerinden birisinin de beyanı esas alınır.
    Elebaşı Hükümet Tabibi Dr. Yüksel Burgutoğlu doğuya sürgün edilir. Rivayet edilir ki; o malum kişiye Dr. Yüksel Burgutoğlu kırgın gitmiştir.

    Nohut mitinginden sonra devrimciler: “Artık maya tutmuştur. Devrim başlasın” derler, eylem başlar.
    Devrimcilerin yoldaşı Dr. Yüksel Ağabeyleri artık Hakka yürüdü.
    Onu uğurluyoruz.
    Aydınlık içinde olsun.”

    Kaynak: Hayrettin Sütlüoğlu (o yılların devrimci çömezlerinden)

  • FELTEŞ DEDE‘Yİ ANMAYA DEVAM EDİYORUZ

    “O gelinceye kadar, ne zaman öldürüleceğimizi bilmiyorduk. Onun için dağara vurduk kendimizi. O gelince; hiç olmazsa ölmeyeceğimizi biliyoruz. Atatürk sevilmez mi?”

    Felteş Dede 15 Eylül 1981 tarihinde Hakka yürümüştü. Aradan 39 yıl geçti. Hala onu unutmuyoruz. Onun ektiği, bizlere bıraktığı kültür devam ediyor. Çalıp, söylediği ağıtlar radyoda okunuyor. Sanatçılar onun türkülerini söylüyor. 

    FELTEŞ Dede, yaklaşık 1900 yıllarında doğmuş. 1981 de aramızdan ayrıldı. 1978 yılında Hacı Bek taş Veli Şenliklerinde yaşını sorduklarında:

    “Üç yirmiyi atıverdiniz mi, 18 yaşındayım “ diyordu. Hep genç yaşamasını bildi. Ümidini kaybetmedi. Ama 12 Eylül’le birlikte gelini cönklerinin olduğu çantayı yakınca, bayağı yıkıldı. Onda her şeyi vardı. 1000’e yakın nefes. Şahatay, Pir Sultan, Kul Himmet ve 20 yakın Alevi ozanın deyişleri. Onları sık, sık okuyor. Ezberini güncelleştiriyordu. Onun adını Bektaş koymuşlar, ama komşu çocuğu ona Felteş demiş öyle gitmiş. Ama kayıtlarda Ahmet Duman der. Onu hep Felteş diye bildik, bildiler. 

    1946 yılında Silifke’nin Gökbelen köyünde Sadık Taşucu’nun yayla evinde rahmetli Muzaffer Sarısözen ondan 14 ezgiyi derliyor. Bunlardan Keklik Olsam Yuva Yapsam, Pınar Başı Ben Olayım adlı iki mengi TRT repertuarına giriyor. O dönemin yasakçı tavrı ile 12 nefes, ağıt depoya atılıyor. Neyse ki o ezgiler bulundu. Günü geldiğinde paylaşılacak. 

    Sarısözen, Felteş dede’ye sorar :

    “ Muhammedi mi, Ali’yi mi seversiniz?”

    “Onlar şöyle dursun. Onlar yeğen, enişte. ( duvarda duran Atatürk resmini gösterir.) biz Atatürk’ü severiz.”

    “ Neden seviyorsunuz?”

    “ O gelinceye kadar, ne zaman öldürüleceğimizi bilmiyorduk. Onun için dağara vurduk kendimizi. O gelince ; hiç olmazsa ölmeyeceğimizi biliyoruz. Atatürk sevilmez mi?” 

    Daha sonra 1959 yıllarında İstanbul da Yapı kredi bankası Açıkhava tiyatrosunda halk oyunları yarışmaları düzenlerler. Oraya Kırtıl köyünden ekip çıkarır, kardeşi Efe Halit(Kemeneci) ile birlikte giderler. Orada 15 gün gösteri yaparlar.

    “ Biz Tahtacı Türkmeni, aleviyiz diye haykırır. Bundan sonra Kırtıl köyü ziyaret akınına uğrar. Sadık Taşucu’nun Silifke’ki evinde bir odası vardır. Her zaman orada gelir , kalır.

    Prof. Mehmet Eröz, Musa Eroğlu, Yıldıray Çınar, Feyzullah Çınar, Aşık Kul Hasan, Alman Sup Mayer, Ahmet Kutsi Tecer, Halil Bedi Yönetken, Rauf Arseven, Behçet Kemal Çağlar, Ümit Kaftancıoğlu, TRT Yapımcılarından, Adem Yavuz, Tanju Bayramoğlu, Çetin Öner, Kemal Öğretmen, Ali Bozkurt. İrfan Ünver Nasrattınoğlu, Hayrettin İvgin, Nail Tan, Prof.dr. Ali Berat Alptekin Ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Bölümünden, Prof.dr. Metin AND, Prof.Nurhan Karadağ, Atilla Erden gerek kendileri ve gerekse doktora tezi hazırlayan öğrenciler, derleme çalışmaları yapmışlardır. Daha sonraki yıllarda 1966-1969 yıllarında Yapı Kredi Bankasının Türkiye genelinde yaptığı Halk Oyunları yarışmalarına Kırtıl Ekibi, Felteş Dede ile birlikte tekrar katılmışlardır. . İstanbul, Adana’da yapılan bu yarışmalarda büyük ilgi görmüşlerdir. Türkiye de semahların yasak, ya da oynanmasında korkulduğu bir dönemde Felteş Dede korkmadan, yılmadan bunları söylemiş, oynatmış. Birçok derlemecinin dikkatini çekmiştir. Orada Rahmetli Ali Ekber Çiçek ve eşi Cemile Cevher Çiçek onlarla özel olarak ilgilenmişlerdir.

    1975- 1980 yılları arasında Hacıbektaş Şenliklerine Kırtıl Ekibi ile katılmış, orada Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü Semah Grubu, Karaca Ahmet Derneği Semah grupları tanışmış. İstanbul Yakacık Şenliklerine katılmış, orada Fakir Baykurt, Osman Şahin, Ümit Kaftancıoğlu gibi yazarlarla birlikte olmuş, onlara Kırtıl’ı Tahtacıları anlatmıştır.

    Gazi Müzik Bölümü kurucusu Alman Müzikolog Suph Mayer Silifke Lisesini ziyaret ettiğinde, Felteş Dede ile bir araya geldi. O Beethoven’in bir eserini çaldı. Felteş Dede ilgi ile izledi, 
    Biraz rahatsızlanır gibi olunca, onun ile hemen ilgilendiler. 

    “ Ne oldu “ denildiğinde : “ Çok duygulandım, Şahatay, buraya geldi sandım.”

    Ve arkasından sıra Felteş Dede’ye geldi. O da Geyik Ağıdını çalıp söylemeye başladı. Bir süre sonra Eduard Zuckmayer de katıldı, ama o opera tarzında ikinci ses olarak katkı sundu. Orada Eduard Zuckmayer’e “ BEN ÇALMAZSAM SÖYLEYEMEM, SÖYLEMEZSEM ÇALAMAM “ dedi. Bu sözü Özcan Seyhan hemen büyükçe yazdırıp çerçeveleterek Müzik Odasına astı.

    TRT Çukurova Radyosunda Kemal Öğretmen ile yaptığı söyleşi ve derlenen ezgiler daha sonra Araştırmacı Halil Atılgan tarafından çeşitli dergilerde yayınlanmıştır.

    Felteş Dede’nin yanından ayırmadığı bir cönkü vardı. Özcan Seyhan ile birlikte Şahatay’ın deyişlerini eski Türkçe den , günümüz Türkçesine çevirisine başladık. Ancak bu kitabını gelini yakmış. Daha sonra, diğer kopyası Mut Köprübaşı Köyünde Abidin Cılız da olduğunu öğrendik. Onu da Araştırmacı Yazar Dostumuz Hilmi Dulkadir de bulduk. Şahatay, Kul Himmet ve Pir Sultan başta olmak üzere bine yakın nefes yayına hazır şekilde beklemektedir. 

    Felteş Dede ile uzun yıllar birlikte olan Özcan Seyhan ondan derlemeler yapmış. Bu derlemeler Türk Folklor Araştırmaları Dergisinde yayınlanmış. Ama yaklaşık iki ciltlik bölümü halen evinde beklemektedir. 

    Felteş Dede’yi her zaman Sadık Taşucu , Özcan Seyhan halk bilimi çevresine tanıtmaya çalıştılar. Bir Aşık Veysel kadar sahip çıkılıp, tanıtılamadı. Ama yine de mengi ve samahları ile yerini aldı. Tahtacı samahları deyince onun eseri Kırtıl Samahı akla gelir. 

    Silifke‘de yapılan Türkmen Şenliklerinde; Hacı Keya, Tüter Kerim, Ahmet Ali Çavuş ile birlikte yer almış. Silifke Festivallerinde ekibi ile her çağrıldığında gitmiş. En son 1980 yılında Hacı Bektaş Şenliklerine katılmış. 15 Eylül 1981 tarihinde Erdemli’de kızının yanında Hak’a yürümüştür. Sazı ve gösterilerde giydiği giysisi bulunamamıştır. 

    Yaşamı boyunca eşi Cennet Ebe ile birlikte ağıtlar söylemiş, çocuklara mengi, samah dönmelerini öğretmiş. Yıllarca oradan, oraya koşmuştur. Ama hiçbir karşılık beklememiştir. İşte onu yücelten bu olmuştur. Köydeki evinde her geleni kabul etmiş, onların dertlerini sağaltmaya çalışmıştır. Şimdi onun öğrencileri bizler onun yürüdüğü şekilde, inançlarımızı, geleneklerimizi yaşatmaya devam ediyoruz. O göremedi ama, Korucuk mahallesi onun istediği gibi Kırtıl Köyü olarak kayıtlara geçti. Kırtıl Davulu, Kırtıl  Mengisi,  Kırtıl  Samahı sanatçıların dilinde. Onda kalanlar : Pınar Başı Ben Olayım, Keklik Olsam Yuva Yapsam, Dere Dere Gidelim, Horasani Mengi, Türkmen Mengisi,Gelin Ayşem, Evlerinin Önü Zeytin Sekisi , Sevelim Mengisi gibi mengiler. Kozanoğlu, Geyik Ağıdı, Heveslik Eyledim Yavru Getirdim. Gibi ağıtlar Aşağıdan Gelen Telli Turnalar (Kırtıl Samahı) , Muhammet Ali Samahı, Kırklar Samahı, Ali Yar Samahı , Dovaz İmam ve Körmenli Zeybeği gibi birçok ezgi. 

    Onun çöğürüne her ahenkli vurduğunda çıkardığı “ Heh” sözcüğü kulaklarımda, geri kalan oyuncuya , ya da yanlış yapan oyuncuya ikazları aklımızdan gitmiyor. Oğlu Keklikçi, Mehmet Duman ve kızları peş , peşe onun yanına gittiler. Şimdi torunları başta Gülşah Eroğlu olmak üzere birçoğu onun mengilerini, samahlarını, ağıtlarını çığırıyorlar. Onun sesinden samahlarımızı dönüyoruz. Kurulan Tahtacı Dernekleri senin eserlerini konuşuyor. 

    Yerinde rahat uyu Felteş Dedem, senin bıraktığın eserlerine sahip çıkıyoruz. Bir de; SULTAN ŞAHATAYIM cönkünü okuyuculara buluşturabilirsek; işte o zaman hem onun hem de Özcan Seyhan’ın ruhu rahat olacak. 

  • KIRK YIL

    “Davarı iyi yüz be dayı. Sonram yenmez, kokar.“

     “Len sen bacağına bak da öyle konuş. Hadi ordan. Çoluk çocuğun diline düştük.“

    Kasap dayı kızınca az ileri gitti oturdu.

    “Dayı yaylaya gitmeyecek miyiz? Söylesene be dayı. Görecem geldi yaylayı. “

    Kasap Arap Hasan bir yandan davarı yüzüyor. Bir yandan da yeğenine bakıyordu. Yüzünden terler boşanmıştı. Derin bir iç çekti:

    “Yaylayı ne edeceyik be aslanım. Şimdik moda değişti. El alem denize geliyor. Baksana gocaman damlar yapıyorlar. Karaman, Konya, Kayseri gibi yayla yerlerden geliyorlar. Deniz, deniz diye tutturmuşlar. Boyuna para harcıyorlar. Hurmalık bile para ediyor.“

    “Dayı nerden buluyorlar parayı? Şu ev var ya, yeşil ev 90 bin liraya yapılmış, doksan bin lira.“

    Kasap Hasan davarı yüzdü bitirdi. Parçaladığı etleri çengellere astı.

    “Pirzola, pirzola” diye bağırmaya başladı. Oradan geçen balıkçı Nail onun ile dalga geçmeye başladı.

    “Hey Arap Hasan, ne oldu sana be? Yılda, bu günlerde Gökbelen’de kavağın dibini bulurdun. Ne arıyon burada? Ha, Kasap Adil yalnız kalmış yaylada.”

    Arap Hasan elini beline koydu. Önemli bir şey söyleyecek gibi yutkundu. Tahta masaya dayandı.

    “Devir değişti. Ben yaylaya maylaya gitmeyeceğim. Bu beğler nasıl duruyorsa, nasıl sıcağa dayanıyorsa, ben de dayanacağım. “

    Sonra durdu. Aklına bir şey geldi daldı gitti. Sonra hafiften mırıldandı.

    “Hey gidi hey.”

    Balıkçı Nail onun bu durumundan yararlanmak istedi.

    “40 yıl, bir ömür yaylaya göç, deve ile göç, at arabası ile göç, sonra çulsuz kamyon ile göç. İşte göçün sonu.“

    Arap Hasan ayağa kalktı. Dükkanın önünde dolaştı, hiddetlendi. Yüzünde biriken terleri peştamalı ile sildi.

    “Göçmecem, göçmecem işte. Sanki sen göçtün mü? “

    Yeğen mantızda kömürleri tutuşturmuştu. Müşteriler gelmeye başladı, yarım kilo, bir kilo. Parçalanmaya, ızgara serilmeye başladı. Dumanlar bir yandan yukarı doğru çıkıyordu. Hafiften esen meltem yüzünü yaladı. Serinlemişti. Yaylayı unutmuştu. Sıcağı unutmuştu. Dükkanın önünden mayolu erkekler, kadınlar, çocuklar geçmeye başladı. Onlara baktı, baktı. İyice dertlendi.

    “Getmecem, getmecem işte.”

    Yere çömeldi. Karşıdan esen meltem yeli geldikçe rahatladı. Gömleğinden iki düğme daha çıkardı. Hayallerin içine daldı gitti. 6 Haziran 1973

    Sesimiz – Silifke Gazetesi, 22.03.2006

  • MUT’TA ARİF SAĞ İLE SÖYLEŞİ

    Mut ilçesinde 8 yıl aradan sonra yeniden düzenlenen 13. Karacaoğlan ve Kayısı Festivalinde Hak Müziğine olduğu kadar, halk bilinme büyük katkıları olan ; halk müziğinin yüksek eğitim kurumlarımızda yaygınlaşmasını sağlayan Arif Sağ ile Aspıt‘ta Kayısı bahçesinde bir söyleşi yaptık.

    Halk Bilimi yıllardır ihmalden sonra Üniversite ve basında yerini almaya başladı. Bu konuda görüşlerinizi öğrenmek istiyoruz.

    “İki yıldır başlattığımız bir mücadele vardı. Bu mücadele ; halk müziği ve halk oyunu neden yerini almasındı?  Türk halkının müziği, oyunu basında, eğitim alanında neden öksüz bir çocuk olarak kalsındı. Boğaz İçi üniversitesi, Anadolu, Hacettepe, Orta Doğu Teknik Üniversitesi halk bilimi konusunda bölümler açtılar. Orada başlayan eğitim ; o genç dinamik, art niyetsiz çalışan halk bilimi sevenlere çığır açtı. Önünde bu eğitimi gören gençlik, birden bire sarıldı bağlamaya ve halkının müziğini yaydı. Milliyet gazetesi liseler arası müzik ve halk oyunları yarışması düzenliyor. Onları incelersek ; 1981 yılında 84 hafif müziği, 3 halk müziği dalında yarışmacı görüyoruz. Bir yıl sonra durum tersine dönüyor. 79 halk müziği yanında, 2 batı müziği dalında yarışmacı ortaya çıkıyor bu olaylar bizi sevindirdi. Bunu izleyen kesimler , yeni bir müzik, yeni bir oyunla yoğrulmaya başladı. “

    Halk oyunları gruplarının çalışmalarını nasıl buluyorsunuz ?

    “Üniversiteler, dernekler halk bilimi konusunda çok uğraş veriyorlar. Hiçbir çıkar düşünmeden, halk bilimi sevdası ile tutuşan gençlerimiz; topluluklar kurarak ellerinden geldikçe, uğraş veriyorlar. Öte yandan Kültür ve Turizm Bakanlığı Halk Dansları topluluğu da ; halk oyunlarını yozlaştırarak bilinmez hale sokup, yurt içinde – yurt dışında gösterilere katılıyorlar. Bu büyük bir yanılgı. Halk bilimini de büyük bir darbe olmaktadır. Yerel halk oyunları grupları da, bu halk dansları grubunu taklit etmeye başlamışlardır. Bunlardan örnek olarak KOREOGRAFİ adı altında oyunların biçim, içeriği tamamen değiştirir ilerek verilmektedir. Bir çiftetelli adı altında, arap danslarının bir taklidi, oryantal dans türü ortaya çıkmaktadır.” 

    Bu konuya çözüm yolu için ne önerirsiniz ?

    “ Üniversitelerde halk bilimi bölümlerimizin yaygınlaştırılması , bu bölümlerde öğretim görevlisi,öğrencisi ile bilimsel olarak yapılacak derlemeler sonucunda ; halk oyunlarımız öğretilmeli ve bu oyunlar sergilenmelidir. Doğu Anadolu yöresinin halk bilimini Atatürk Üniversitesi, güney doğu Anadolu nun Diyarbakır üniversitesi, Çukurova nın , Toroslar’ın ise Çukurova Üniversitesi , İç Anadolu ‘nun / Anadolu Üniversitesi gibi diğer bölgelerli de ; o bölgedeki üniversitelerde kurulacak halk bilimi araştırmacılarımca derlenip, yaygınlaştırılmasını öneriyorum. Bunun içinde zaman geçmektedir. Yalnız bir gerçeği vurgulamak istiyorum. Derlenen materyaller hemen kullanılmalıdır. Çünkü halk kültürü sürekli değişim göstermektedir. Örneğin 1940 yıllarında derlenen halk türkülerini bu gün TRT de yorumladığımız zaman; o yörenin kişilerince eleştiriye uğramaktayız. Onun için bu araştırmaların sürekli yapılması düşüncesindeyim. “

    Halk Bilimi konusunda Türk Folklor Kurumu, Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırmaları Dairesinin çalışmaların yeterli buluyor musunuz ?

    “Şu ana kadar Folklor Kurumunun çalışmalarını ben görmedim. Daha doğrusu bana yansıyan çalışması olmadı. Ne yaptıklarını bilmiyorum. Folklor Araştırmaları dairesinin çalışmalarını da izlediğim kadarı ile verimli değildir. Orada halk bilimi araştırmasını bilimsel olarak yapacak  eleman olduğu kanısında değilim. Elinde bulunan eleman sayısı buna elvermez. Memur zihniyeti  ( git gel Konya 6 saat ) ile bu iş olmaz. Folklor Araştırmaları Dairesi kabuğundan çıkarak , Üniversitelerde kurulan, kurulacak olan halk bilimi bölümleri ile müşterek çalışmaya girer, onara destek olursa, en büyük katkıda bulunmuş olacaklardır. “

    Okullardaki müzik eğimini nasıl buluyorsunuz ?  

    “ Okullarımızda öğrencilere batının müzik kalıpları öğretilmektedir. Bunda başarılı olmadan öteye; öğrenciyi bocalama evresine sokmaktadır. Öğrenci okula gidinceye kadar ; anasının ağıdı,  türküsü ile büyümektedir Anadolu da genellikle ana bir çocuğa bakarken ikinciye gebe kalır. Onu beşiğinde sallarken, karnındaki bebek de sallanır. Çocuk ağıdı anasının karnında duymaya başlar. Sonra ninniler, ezgiye dönüşür.  Çocukta , güzelim duygular gelişir. Sonra okula başlar. Eline bir mandolin tutuştururlar. Birden batının şarkıları ile karşılaşır. Anasından duyduğu ağıda , ezgiye hiç benzemez. Onları öğrenemez. Eski öğrendiğini de unutur. İşte o zaman öğrenci kendini arabesk- aranjman arenasında buluverir.

    Çocuğa okulda mandolin yerine bağlamayı, blok flüt yerine kavalı verirsek, daha başarılı oluruz. Yeni bir kitap yazılmalıdır. Halk ezgilerinden bir derleme yapılarak çocuklar için küçük ezgiler hazırlanmalıdır. Bu ezgileri öğrenen çocuk , sonra batıdaki klasik müziği de daha iyi kavrayacaktır. Batıdaki bir Beethoven , Mozart ı, Bach’ı biz inkar etmiyoruz. Ama önce yukarında belirttiğimiz kendi müziğimize de öğretirsek, onları kavratmakta zorlu çekmeyeceğiz.”

    Okullarımızda müzik eğitimini gerçekleştiren öğretmenler genellikle Gazi Eğitim Çıkışlı. Bunlar belirli kalıplar içinde göremedikleri halk müziğine karşı çıkıyorlar. Bu konuda görüşlerinizi alabilir miyiz ?

    “Onların gördükleri çok sesli müzik kalıpları ise, halk müziğinde bu sesi göremiyorlarsa , onlar müzik öğretmeni olamazlar. Onlar bağlamayı tanımıyorlar. Bağlamada aynı anda üç sesi verebiliriz. Bunları her zaman örnekliyoruz. Gelsinler, görsünler… bizden kaçmasınlar. Batı müziği doğa sesini inkar eder. Halk müziği doğa sesine dayanır. Kavaldan çıkan, bağlamanın tellerinde inleyen seste , onların istediği ses cümbüşü vardır. Örnek verirsek; piyanodaki sesleri analiz edelim. Bir de bağlamadaki sesleri analiz edelim. En zengin ses doğada bulunur. Doğadaki bütün sesleri bağlamadan çıkarabiliriz. Oysa piyano buna elvermez. O öğretmen arkadaşlara sesleniyorum. ONLAR GERÇEKTEN MÜZİK EĞİTİMİ VERMEK İSTİYORLARSA; ÖĞRENCİNİN ELİNE ÖNCE BAĞLAMAYI VERSİNLER. Sonra piyano, kemanı ve diğerlerini. Önce halk ezgilerini versinler. Sonra Beethoven’ini, Mozart’ın eserlerini versinler.  O zaman yanı başlarında , çağdaş bir müzik eğitiminden geçmiş, çağdaş müzik öğretmeni bulacaklardır. “

    Türkiye de ve dünya da samahlar konusunda bir gelişme var. Bu konuda görüşleriniz, gözlemleriniz nelerdir?

    “Samahların son iki yılda çok heveslileri çıktı. Oynuyorlar, dönüyorlar. Birkaç yıl öncesine kadar İstanbul da bir iki dernek , kuruluş vardı. Şimdi o derneklerden ayrılıp, yeni , yeni dernekler meydana getirdiler. Üniversite folklor kulüpleri buna sahip çıktı. Güzel ve sevindirici bir olay. Ama üzücü yanı da var . Şiran, Erzincan, Sivas yöresinin samahları var. Turnalar, Kırklar, Şiran samahının üçünü karıştırıp yeni bir samah oyunu çıkarıyorlar. Öyle ki Turnalar samahı diye oynanan oyunu biz tereddütle izliyoruz. Kırklar samahı, Şiran samahının bölümleri karıştırılmış. Bu bilerek, bilmeyerek yapılıyor. Bu derneklere, amatör çalışanlara önerimiz: bu konuyu aceleye getirmeden , yukarıda belirttiğimiz üniversite halk bilimleri çalışmaları sonucunda yapılması yararlı olur. O zaman baktığımız zaman, bu Şiran, bu Turnalar, bu Kırklar samahı diyebiliriz. O samahı yöresinde oynayan kişilerde görünce içi rahat eder. Yoksa yozlaştırırsak; bir daha derlemeye gittiğimizde kapıları yüzümüze kapanacaktır. Şu anda samahlar konusu kapalı bir kutu halinde duruyor. Nedenlerinden biri de dini oyun olması. Dışa açılımın zor olması. Bütün bunları göz önüne alarak bölgesinde henü yozlaşmaya uğramamış bu oyunları hemen derleyip, değerlendirmek gerekir.

    Aynı samah, birkaç bölgede oynanmaktadır. Bunların hepsini derleyip; içinde hepsine benzeyen ortak yönleri olanını öğretmek yararlı olur. Örnek verirsek; Sivas’da, Erzincan ‘da samahlar bir birlerine çok benzer. Turnalar samahını Sivas da oynar, Çorum ‘da oynar. Erzincan da oynar. Ama ortak bir yön vardır. İşte o ortak yönü bulup, aslını bozmadan, yozlaştırmadan bir tek t Turnalar samahı oluşturabiliriz. Yinelemekte yarar gördüğüm konu şu ki ; samahlar diğer oyunlara göre bozulmadan bütün otantik yapısı ile bölgelerinde oynanmakta, dönülmektedir. Zaman geçirmeden derlemeye geçme de yarar vardır. “

    Not: Bu söyleşi Mut / Aspıt (Kelceköy) de Abidin Özay ‘ın evinde gerçekleşti. Kayısı bayramı sonrası bu evde Arif Sağ, Musa Eroğlu, Belkıs Akkale sabah güneş doğuncaya kadar, bir evin içindekilere çalıp, söylediler. Biz de sandık ki, bize mini konser verdiler. Meğer Muhabbet  kasetinin  provası imiş. Sonra baktık ki, o günkü çalıp söylenenler, kasette repertuar olarak  karşımıza çıktı.

    10 Haziran 1983, Gündem Gazetesi – Ankara.

  • GEÇİRİM’DEN SAMADIN ALANINA GİDEN YOL

    GEÇİRİM’DEN SAMADIN ALANINA GİDEN YOL

    Çocukluk döneminde; Geçirim Yaylasına göçüyorduk. İmamuşağı köyünün yaylası idi. Aşağı ki Geçirim, Yukarı Geçirim. Aşağıda içinde sülükler olan Bokluca Çeşmesi, yukarıda ise, tarihi çeşmeden akan şifalı su.. Biz aşağı Geçirim’de oturuyorduk. Tahta fıçı, tuluk gibi kaplar ile sular getiriliyor, süzülüp öyle içiliyordu. Bazı evlerde bağ içlerinde kuyular da vardı. Onlar da evde içmeye kullanılıyordu. Biz çocuklar Aşa ki Geçirimden yukarı geçirime gezmeye giderdik. Orada da hısımlarımız vardı. Zülfağarlı Sülalesi orayı yurt tutmuştu. (Ali Rıza, Yavuz Goca, Ekizler, İbikliler, Karahacı…)

    Aşağı Geçirim de ise ; Kemeneci, Zeynel usta, Gözlüklü, Berber, Zombak, Hasan Oğuz, Koralı Paşa, İbiş Hoca, Felteşliler, Datlılar, Emişte Hacı,  Ekber Goca  ve tepenin başında Fakış Goca sayvaantı…

    Sular ancak içmeye yetince, ancak evlerin önünde bağlar, bir iki badem, armut ağacı, erik ağacı yer alıyordu. Tarlalar sürülüyor, buğday, arpa, nohut kaldırılıyordu.

    Boğsak, Tokmar, Bağ alanı, Çatak koyağı ndan komşularımız vardı. Aydınlılar, Memmeliler, Koca Hasan, Tokmarlılar…. Akşamları, sabahları o çeşmelerin başında buluşup, sohbetler edilirdi.

    Geçirim yaylası nı  bittiği yerde ışıklıların yaylası başlar, Yokuşbaşı, Kuzu Kuyu gibi yerleşim yerlerinde de onlar yaşardı. Üzüm bağları vardı. Pekmezler kaynatılırdı. Hele Mahir’in , ya da Tahir in bağının üzümleri, pekmezleri çok ünlü idi…

    Aradan 60 yıl geçmiş, oralarda gezdik. Dağ eriği toplamak. Onu ancak Yokuş başına varmadan dere içinde sıra, sıra erik ağaçlarını gördük. Bu yıl salası değilmiş, yine de elimizdeki sopa ile düşürdüklerimizi eşim Nuran Üçyıldız ile birlikte topladık.  Esinti çok azdı. Rüzgar gülleri canı istemeye, istemeye dönüyorlardı.

    Çocukluğumuzda oyun oynadığımız hayıtların altında su kaynağı bulunmuş. Tuz Taşı gediğine bir depo yapılmış. Tüm geçirim, Yokuşbaşı bu sudan yararlanıyor. Artık o bağlardan eser kalmamış. Ama o dönem yet alan çardakların yerini yayla evleri almış. Evlerin önünde birkaç ağaç. Artık Bokluca Çeşmesi akmıyor. Çeşme ve tekneler boş. Ama Yukarı Geçirim çeşmesi hala akmaya devam ediyor. O dönemde olan tahta köşk yerine beton köşk yapmışlar. sorduk :

    “ tahta köşk e ne oldu? “

    “ birisine lazım olmuş söküp götürmüşler. Böyle beton yapılmış. “

    Biz oraya gelince, köşk altında yer alan alanda karpuz, kelek alır, onları o köşkte yerdik.  Şimdi orada bir kahvaltı yapalım dedik. Ama pislikten geçilmiyordu.

    Karar verdik, iki yıl önce Yörük şenliği yapılan Kuz Kuyusuna gittik. Rüzgar gülleri için yalpan yoldan ağır, ağır gittik. Kuzu Kuyusunda bir Yörük yurdu vardı. Çam ağaçlarının altına oturduk. Yanımızda getirdiğimiz çay ile kahvaltımızı keyif ile yaptık. etrafımız rüzgar gülleri ile çevrili, saydık tamı tamına 14 tane… dönüyor, dönüyor elektrik üretiliyor. Doğa ile barışık, kendi haline dönüyor. Çoban koyunlarını güdüyor.. öğleye yaklaşırken koyunlar yurda geldi. kuzular meleşti.. buluştular..

    Vakit öğleye gelirken , bir ikş yıl önce Kuzu Kuyu – Çavuşlar yürüyüşünde gördüğümüz Samadın Alanını görmek diledik. Yola devam ettik. Kuzu Kuyu nun arkasında Samadın alanı var. Çeşmenin yanında iki ev, sonra aşağı vadi uzanıyor. Dolana, dolana  Samadın Yaylasına ulaştık. Biz Çavuşlar a giden sapak, yerine Uşakpınarı na giden sapağa yöneldik. İlk gördüğümüz eve sorduk. Yolumuz  doğru idi. Yolun altı Yeşil Ovacık a / Silifke ye bağlıi yolun üstü , Gülnar a bağlı. Ulupınar… buradan geldiğimiz yere bakınca,Samadın alanı daha belirgin gözüküyor. Su kaynağı bulan bahçe yapmışlar. domates, biber, salatalık ekmişler. Bağlar , ama en çok badem ekilmiş.

    Samadın alanında üretim var. Emek verenler karşılığını alıyorlar. Bağ, bahçesinin başına evler yapmışlar. yaz aylarında burada yaylada yaşamak. Hem de bir şeyler üretmek. Buğday, arpa, ya da nohut ekmek. Suyu bulunca da orayı yeşertmek.

    Sorduk : “ rüzgar gülleri ile aranız nasıl ? “

    “ onlar kendi hallerine dönüyorlar. Onlar sayesinde yollar yapılmış. Bağımıza, bahçemize rahat gidiyoruz. Bir de santral kursalar, elektrik verseler tadına doyum olmayacak. “

    Samadın yaylasından sonra Uşakpınarı köyüne geliyoruz. Köy de yolun altı Yeşil Ovacık, Hırmanlı lar kalıyorlar. Yolun üstünde Uşakpınar’ ılılar,  köy daha önce Çavuşlar köyüne bağlı iken , şimdi bağımsı köy olmuş. Köyün içinde yolun kenarında kalmış bir pınar var. Çocuklar hep orada oynarlarmış. Uşağın Pınarı derken, köyüm adı olmuş. Uşaklıgil ailesi de bir zamanlar Gökbelen, Uşakpınarı ‘nda oturmuşlar.

    Sabah kahvesini Uşakpınarı’ nda aşağı kahvede içiyoruz. Kahvede birkaç kişi oturuyordu. Dostumuz Terzi Muhammet bize kahve ikram etti.

    Yukarı mahallede muhtarın kahvesine uğradık. Mustafa Akçivi muhtar, Gökbelen de imiş, görüşme olanağımız olmadı.

    Eve gelince , dağ erikleri hemen kaynar suya atıldı, yarı erimiş vaziyette, çekirdekleri ayrılıp, ezildi, sonra bakır kazanda kaynatıldı. Dağda ki erik, artık erik ekşisine dönüştü. Artık çorbalara, salatalara atılacak. Şeker, kolesterol kaçacak yer arayacak…

    Bir güne sığan günce;  akşam balkonda çiğ havasını tadarken geride kalıyordu.

  • ÖZNUR EKİCİ GÖKBELEN’DE ‘YAZ DOSTUM’ DEDİ

    ÖZNUR EKİCİ GÖKBELEN YAYLASINDA ‘YAZ  DOSTUM’ DEDİ

    Mersin Büyükşehir Belediyesi sanatçıları halka sosyal mesafeli halk konserleri başlattı. Corona günlerinde eve kapanan halkın biraz morali düzelsin diye yaz konserlerinde buluşları sağlandı.  

    Gündüzden başlayan sahne, ışık ve ses düzeni hazırlıklar konser başlangıcına kadar devam etti. Sazlar, solist provaları ve tam 21.00’de başlayan konser. Orkestra çok başarılı, her biri kendi içinde başarılı sanatçılardan oluşmuş. Bağlama, keman, kaval, davul, klavye… zaman zaman solist onlara mikrofonu veriyor. Avşarın Bozlağı, Adana’nın havaları, halayı, İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu‘nun sesleri dile geldi.

    Kıvırcık Ali, Ahmet Kaya’yı dinler gibi olduk. Sahne, sosyal mesafesi hazırlanan oturma yerleri. Konser öncesi dağıtılan maske, horozlu şeker… Çocuklara dağıtılan uçurtma… Çocukların içinde kalan bahar sevinci uçurtmalar ile yeşerecek.

    Gökbelen’de çoğu Mart ayından bu yana kalan yaşlılar, sonra onlara katılan yayla sakinleri; çınar altına yerleştiler. Sunum da belirtildiği üzere:

    “Bunalan halka konser vererek, onlara moral vermek. Ama esas amaç, 4-5 aydır sanatını yapamayan, evine ekmek götüremeyen sanatçılar bu olanağı vermek. Onlara ruhlarını geri vermek. “

    Konsere gelenler; doyasıya eğlendiler. Müziğin ahengi ile zaman geldi duygulandılar. Zaman geldi hemen olduğu yerde oynamaya başladılar. Sahnede davulcu, onların yanına geldi, coşkularına katıldı. Coşku ile davula tokmağı , çırpıyı vurdu.

    Güvenlik güçleri zaman, zaman aralarda gezerek sosyal mesafeye uyulmasını sağladı. Maskesini çıkaranları uyardı.

    Yaz sıcağında serin yayla esintileri arasında sazlar coşku ile çaldılar, sanatçı öznur Ekici içten, coşku ile türkülerini söyledi. Amatör bir ruh vardı. Ama sıcacık oldu. Öyle şanlı, şöhretli sanatçı yerine mahalli anlamda sanatçılar. Demek onlarda dinlenebiliyorlarmış. Çok paralar harcanıp, halka konser düzenlenmesi yerine dar olanaklar ile topluma bir şeyler vermek.

    Konserde gençler yoktu. Çünkü onlar sahilde. Bayramın son günü hafta başında işinde, gücünde yer almaya başlamışlardı. Orta yaş grubu izleyici oldu. Halk, sanatçılar kaynaşıverdi.

    Geçen yıllarda 30 Ağustos Şenlikleri yapılmıştı. Tiyatro gösterileri yer almıştı. Gökbelen halkı geleneksel 30 ağustos Zafer Şenliklerini özlüyor. Bu yılda yapılmasını istiyorlar.

    Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap SEÇER, bir incelik düşünmüş, evden çıkamayan orta yaş grubu ile evinde kalan sanatçıyı bir araya getirdi. Ne güzel etti. Emeklerine sağlık. Tarsus, Mersin merkez ilçeler, Gülnar, Mut, Aydıncık, Anamur tüm ilçelere ulaşmak. Sahilde yaşayan halk, tatile gelen insanlar,  yaylada yaşayan orta yaşlılar; hepsine bir gülümseme, bir coşku yaratmak.

    Bu Corona döneminde olur mu? diyenler çıkıyor. Yavaş yavaş toplum sosyal mesafe kuralları içinde eğlenebildiği görüldü. Yaylalarda su kesintisi içimde bu konserler nereden çıktı diyenler oluyor.

    Yaylada yaşayan birisi olarak şunu gördük. Bayram sevinci ile herkes bir yakını, anası, atasına koştular. Her evin önünde Avarlar kurulmuş, eline hortumu alan suyu sıkmaya başladı, depolarda su kalmadı. Bölgede elektrik kesintisi ile su pompaları çalışmayınca su kesintileri hat safhaya ulaştı.

    Bir hafta öncesine kadar böyle bir sorun yoktu. Özellikle dağlardan esen rüzgarlar (poyraz) orman yangınları artmaya başlıyor. Orman İşletmesi elektrik işletmesini uyarıyor. “ yangına hassas  bölgelerin elektrikleri kesiliyor. Bu konuda bir önerimiz olacak.

    300 gün güneş günü olan bölgemizde su pompalarının güneş enerjisi ile çalıştırılması. Sanırım hızlı bir şekilde su kesintilerine son verecektir. Bazı bölgelerde hatlarda eksiklik çıkarsa, bu da MESKİ ‘ nin boruları yenilemesi, hatlara bakım yapması ile son bulabilir.

    Yazları sahiller, yaylalar yaşam alanları, suyu oldu mu ?  coşkusu oldu mu ? deme keyfine.. bu konuda emek veren yerel yönetimlerin emeklerine sağlık. Hizmetlerini hak kabul etsin. Ama yerel yönetimlerde kararlarda muhalefet edenlere de bir çift sözümüz var:

    “Su ile oynamayın. Kin, nefret ile su ile oynarsanız, halkta sizlerle oynar.“