Etiket: Celal Necati ÜÇYILDIZ

  • CANLAR HAKİKAT VE ADALET İÇİN BULUŞTU

    CANLAR HAKİKAT VE ADALET İÇİN BULUŞTU

    Bir ülke düşünün, berikiler, ötekiler diye ikiye ayrılmış. Beriki oradan, buradan mazluma oynayıp, iktidar olmuş. Ülkede kendinden başka her toplumu ötekileştirmeye devam ediyor.
    Kendi inandığı, hedeflediği şeriat düzenine adım adım ajandasına baka, baka gidiyor.
    Irkçı söylem ile Kürtler, inanç yönünden vahabi olmayan tüm katmanlar, üretenler, üreticiler, dağ, taş orman tüm onların karşılarına aldığı katmanlar.
    Fabrikalar, çalışan işçiler, öğretmen, aydın, gazeteci, yazar, kendine körü körüne inanmayan, ümmet olmayan herkes öteki. Bir şey oldu bu ülkede; ötekiler uyandı, bir araya geldi. Yıkılmaz denilen İstanbul el değiştirdi. Şimdilerde üreten, sosyal belediyecilik örneği veriyor.
    Ötekileri bir araya getiren HDP bir örnek oldu. Türkiye partisiyim, dedi, yıllardır, hakları yenilen, inançlarını yerine getiremeyen, dillerini özgürce konuşamayan, ama özünde insan sevgisi olan sol, sosyalist katmanlarla bir araya geldi. Onların sesi oldu.
    25 Haziran Cuma günü Dersim’de Alevi canlarla birlikte oldu. Canlar hakikat ve adalet için bir araya geldi.
    Alevi ve Bektaşi Federasyonu, Alevi ve Bektaşi Vakıflar Federasyonu, Avrupa Alevi ve Bektaşi Konfederasyonu, Anadolu’nun değişik yerlerinde yer alan Hubyar Kültür Derneği, Narlıdere Alevi ve Bektaşi Derneği, Trakya Bektaşi Derneği gibi bir çok dernek, yazarlar düşünürler; yurt içinden, yurt dışından gelip Dersim’de çalıştaya katıldılar.
    Başkanlığını Adana Milletvekili Tülay Hatımoğulları Oruç’un yaptığı divanda Ali Can Ünlü, Nesimi Aday, Turgut Öker ve Nurşat Yeşil yer aldılar.
    Hakların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı Mithat Sancar: “Bizler siz canları bir araya getirdik. Sizler konuşacaksınız, bizler dinleyeceğiz. İrşad olmaya geldik. Sizlerin görüş ve düşünceleri ile yolumuza ona göre devam edeceğiz.”
    Alevi canlar yaklaşık 5 dakikalık süre ile söz alarak görüş ve dileklerinizi belirtiler:

    İnanç anlamında temel sorun Anayasada “EŞİT YURTTAŞLIK HAKKI”nın olmaması, bir azınlık inanç grubunun kendi yolunda tek başına yürümesine, toplumu ayrımcı politikalarla yönetmeye kalkmasına neden olmakta.
    Eşit yurttaşlık hakkı sağlandığında, inanç, dil gibi sorunlar kalmayacak.
    Sünni inancın dışında tüm inanların başında bir balyoz gibi duran Diyanet İşleri Başkanlığı hemen kaldırılmalı.
    Başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinde inançlara saygı, tanıma, karşılıklı anlaşmalar ile donanmaya devam ediyor. Neden Türkiye’de de olmasın.
    Seçimle gelen yerel yönetimlerin kayyımlarla değiştirilmesi akla mantığa sığmamakta, bunlara en kısa zamanda zor verilmesi gerekmektedir.
    Geçen dönem seçimlerde yapılan seçim işbirliklerinin devam etmesi. Ezilenlerin, emekçilerin, yazarın, aydının, öğrencinin önünde duran engellerin ortadan kaldırılması, parlamenter sisteme geri dönülmesi, bunun için yeni bir anayasa hazırlanması.
    Maraş, Sivas, Çorum, Gazi, Ankara Garında katliamların son halkası İzmir’de elinde kemanı olan bir kadının hunharca öldürülmesine son verilmesi. Barış, özgürlük içinde ötekileştirilmeden insanların yaşamaya, üretmeye, varsıl olmaya doğru hak, adalet içinde bir siyaset anlayışı gelsin.
    Çalış tay aralıklarında sanatçı Pınar Aydınlar, Taner Özdemir, Ayfer Düzdaş, Metin Kahraman ve Ali Doğam, Türkçe, Kürtçe, Arapça nefesler çalıp söylediler.
    Ayrıca çalıştaya katılan milletvekilleri Tülay Hatımoğulları Oruç , Kemal Bülbül, Ali Can Ünlü, Ali Kenanoğlu, Zeynel Özen mecliste çalışmalarını dile getirip, Hakikat ve Adalet konusunda görüşlerini belirtiler.
    Araştırmacı – Yazar kimliğim ile katıldığım çalıştayda Gaziantep’ten Çanakkale’ye kadar uzanan bir coğrafyada yer alan Alevi Tahtacıların yaşamı ve sorunlarını dile getirdim.
    Gözlemlerim ötekiler büyümeye devam ediyor. Berikilerin artık süreçleri dolmuş, ümmet uyanıyor. Gün gelecek insanlık onuru en yüce değere ulaşacak. Artık Deniz Poyraz’lar ölmemeli, kemanlar, sazlar çalınmalı. Nefesler söylenmeli. Hep birlikte halay çekip, horon tepmenin zamanı geliyor.

  • GÖKBELEN YAYLASINDA EĞİTİM KÜLTÜR ÖRGÜTLENMESİ

    GÖKBELEN YAYLASINDA EĞİTİM KÜLTÜR ÖRGÜTLENMESİ

    Gökbelen Gönüllüleri olarak yola çıkan köy sevdalıları artık örgütlü toplum olarak yollarına devam ediyorlar. Metin Kömbe, Atlen Apaydın, Mustafa Gölgeli, Abdullah Üredi, Celal Necati Üçyıldız, Mevci Arslan 3-4 yıl önce bir araya geldiler. Gökbelen’in daha güzel olması için çalışmalar yaptılar. Çevre Temizliği, Kerem Yolu derken 30 Ağustos Zafer Bayramını coşku ile kutladılar. En güzel bahçe, en güzel balkon yarışması derken, Derneğin Kurucular Kurulu bir güz ayında kahvede toplanan halkın seçimi ile ortaya çıktı. Ayşe Erdeviren, Harika Levent, Sevim Yıldız, Celal Necati Üçyıldız, Muhammet Yıldırım ve Yavuş Görmüşoğlu dernek beyannamesini ilgili makamlara ilettiler. 29 Aralık 2020 günü Gökbelen Eğitim, Kültür, Tanıtım ve Dayanışma Derneği onaylanarak çalışmalarına başladı.

    19 Haziran 2021 cumartesi günü ilk genel kurullarını yaptılar. Yeni seçilen Yönetim ve Denetim Kurulları aralarında; Ayşe Erdeviren (Başkan), Metin Kömbe (Başkan Yardımcısı), İsa Kanal (Sekreter), Celal Necati Üçyıldız (Sayman), Muhammet Yıldırım (Üye); Denetim Kurulu Harika Levent (Başkan), Emin Okdemir (Yazman), Ali Muhsin Alşan (Üye) olarak görev bölümü yaptılar.

    Gökbelen, Taşucu ve Silifkelilerin bir yaylası olarak 1900 yıllarından bu yana tarihte yerini almış. Hacı Paşalar, Azizliler, Işıklılılar, Üredililer gibi bir çok aile ile başlayan sakinler, büyüdükçe büyümüş, değirmenleri, bahçeleri, dükkanları, çınarlar, kahveli pınarı, Körceoluk, Müftüler ve Taşpınar Çeşmelerinden soğuk sularını içmişler, demirciler demir dövmüş, sanatçılar çalgılarını çalmış. 30 Ağustos’ta güreşler yapmışlar, komşu köylerin pazarı olmuş. Kerem Türküleri, koşmalar, uzun havalar koyaklarda yankılanmış. 1946 yılında Sadık Taşucu’nun evinde TRT arşivlerine girmiş. Kah gençler evlerin bahçesinde çimlerin üstünde halk oyunları çalışmaları yapmışlar. Gökbelen TAŞELİ Kültürünü burada yeşertmişler. Onun için Kerem Yolu çok önemli. O yol geçmişten, günümüze bir kültür yolu olabilir.

    Şimdilerde daha güzel bir Gökbelen için artık bir sivil toplum örgütleri var. Mahalle Muhtarı ile elele vererek, yayla sakinleri ile birlikte güzel projelere imza atmaya hazırlanıyorlar.

    Dernek Kurucu Başkanı Ayşe Erdeviren, yıllarca Gökbelen sevgisini içinde taşımış, hayallerini gerçekleştirmek üzere dedesi Sabri Uğur’dan kalan evi elden geçirerek burada kış- yaz oturmaya başlamış. Şimdi de yeniden başkan seçilerek hayallerini gerçekleştirmek üzere çalışmaya hazır yola çıkmış.
    Ayşe Erdeviren bir öğretmen, 3000 kitaplık kütüphaneyi derneğe bağışlayacak, tarihi Gökbelen Yaylasının kültürünü yaşatacak bir etnografya müzesi yani bir kültür evi yapmak istiyorlar. Ama bir binaları yok. Yerel yönetimler, halk destek verirse, neden olmasın.

    2 yıldır evini kütüphane yapmış, taşımalı olarak okuyan öğrenciler, mahalleye dönünce onları sıcak odaya almış, onlara ders vermiş. Sınava hazırlamış. Öğrencileri Anadolu Liselerinde, Üniversitede okumaya başlamış bile. Kadınlar ile köylüler ile iç içe, onların sorunlarını çözmeye başlamış.
    Dernek Yönetimi ile birlikte daha güzel şeyler yapmaya kararlılar. Kendi olanakları ile Mersin Büyükşehir’den getirdiği lavanta fidelerini beşer beşer dağıtmış. Onlar üretimin ayak sesleri. Üç-beş fide, yarınlarda tarlalarda yeşerecek, neden çaltı Bozkır’da olduğu gibi lavanta tarlalarında, yayla güzelliğine çeşni katacak. Lavanta, kekik, kantaron yağları çıkacak. Kadınlar üretecek, kadınlar pazarlayacak. Tarım, Halk Eğitim kurumları ile birlikte kurslar düzenlenecek.
    Ama her şeyden öteye binaya ihtiyaç var. Onların çalışmalarına katkı sunacak yerel yönetimler, kamu kuruluşları bir el atarlarsa, yarınlar daha güzel olacak.

  • CUMHUR’UN ANAYASASI / SİHİRBAZ TORBASI

    CUMHUR’UN ANAYASASI / SİHİRBAZ TORBASI

    CUMHUR’UN ANAYASASI / SİHİRBAZ TORBASI
    ALİ RIZA BOZKURT (*)

    2008 MAYIS ayı içinde bu kitap ile ilgili bir yazı yazmıştım. Yazıyı arşivimde bulamadım. Ama yazı sosyal medyada yayınlanınca, bir akşam yazar Ali Rıza Bozkurt Amerika’dan beni aradı. Teşekkür etti. O günden sonra hakka yürüyünceye kadar, çok defalar görüştük. Ama hep o aradı. Bölgemizde sorunlar konusunda sorular sordu, yanıtlar aldı. Bir görüşmemizde sormuştu:
    “Meral Akşener’i nasıl buluyorsunuz ?“
    “Demirel, Ecevit, Özal, Akbulut‘u gördük, yaşadık, çaldılar, çırptılar ama Cumhuriyet’e dokunmadılar. Meral Akşener’in de halife olma niyeti yok.”
    “Mesaj anlaşıldı.“ demişti. O günden sonra Meral Akşener, MHP içinde çok mücadele etti, olmadı, İYİ Parti’yi kurdu. Genel merkez binası bulamadılar, o yardımcı oldu.
    Bir görüşmemizde de;
    “Artık uzlaşma dönemi, yeni bir iktidar gelecek. Sol çevre fazla beklentiye girmesin. İktidar değişecek, biraz rahatlayacaksınız. Seçilen vekiller, yöneticiler dostlarınız olacak, eh sizin de çocuklarınız istihdam edilecek.“

    Yerel seçimler sırasında Mersin’de CHP ve İYİ Parti ayrı ayrı seçimlere girince onu aramak istedim. Bir türlü ulaşamadım. Google sorduğumda: 27 KASIM 1918 günü Amerika’da hak‘ka yürüdüğünü orada toprağa verildiğini öğrendim. Bir kere onun ile görüşmek istedim. O da olmadı.

    Şimdi gelelim 2007 Ekim ayında ön sözünü yazdığı kitabına: Ülkede yeni, sivil anayasa çalışmaları başlayınca bu konuda Amerika’da Harvard Üniversitesi’nde doktorasını yaptı. Orada akademisyen olarak çalıştı. İşte bu deneyimlerini içinden çıktığı, çok sevdiği ülkesinde çağdaş, kalıcı bir anayasa görmek isteğiyle; düşüncelerini bir kitap olarak yazmış, bizlere bırakmış.

    O her zaman haklı olduğu gibi, günümüzde hala haklılığı devam ediyor. Önerdiği anayasa hazırlığı dikkate alınmadığından, o yıllarda hazırlanan ve uygulamaya sokulan anayasa ile parlamenter sistem yok olmuş, başkanlık sistemi ise çökmüştür.

    MHP ve AKP dışında tüm partiler: GENİŞLETİLMİŞ PARLAMENTER SİSTEM üzerine tüm partiler söz birliği etmiş gibi aynı şeyleri belirtiyorlar.

    İşte burada yapılacak olası erken seçim sonrasında CUMHUR’UN ANAYASASI hazırlanırken; onun önerdiği şekilde ANAYASA HAZIRLAMA MECLİSİ kurulmalı. Bu mecliste siyasi partiler yerine bu konuda uzman kişiler, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri olmalı.

    Kitapta 19.y.y. hazırlanan başta Amerika, İngiltere gibi hala bir yerine dokunma ihtiyacı olmayan anayasa çalışmalarını örnek vermiş. Biz de 1921, 1924,1961, 1982 anayasa hazırlama meclislerinin içinde 1961 anayasasının buna benzer olduğunu, ama bu anayasanın bol geldiği bahisle sürekli uygulanmadığı, değişiklik yapıldığını belirtmiştir.

    Kitabı okurken altını çizdiğim konuları sizlerle paylaşmak istiyorum.

    “Bu kitabın adını “ CUMHUR’UN ANAYASASI, Sihirbaz Torbası” koydum.
    Sokakta simit satan çocuklar, motor atölyesinde çıraklık yapan gençler, evde yemek pişiren kadınlar bilsinler istedim. (sah.25) “
    “ …Nüfusumuzun büyük bir kısmı, akşamdan sabaha yiyeceği ekmeğin derdindeyken, anayasanın değil, o gün çocuklarına götüreceği ekmeğin derdindedir. “ (Sah. 26 )

    “ … Cumhur’un Anayasası “ adı ile hazırlanırken; Efsane dostum Livaneli ile her zaman yaptığımız telefon görüşmelerinden birini yaptım. Kitabın adını sordu.
    “ Cumhur’un Anayasası “ dedim.
    “ Sihirbaz Torbası daha güzel olur “ deyince. Kitabın adı Sihirbaz Torbası diğer adı oldu. ( sah.38-39 )

    Kitap çalışması yaparken torunu ona bir çizgi film önerir. Çizgi filmi ilgi ile izler. Amerika’da anayasa çalışması yağan meclisin bir çaycısı vardır. Thomas ile yaşlı meclis üyesi arasında geçen konuşmada
    :Thomas, Franklin‘e;

    “Sen asıl tüm insanlara eşitlik ve özgürlük verilmesini anayasaya koymazsan , o zaman senin çayına yalnız şeker değil, bal bile koyacağım ki, anayasayı bitirmeden hastanelik olasın. Kölelik insan oğluna yakışır mı ? (sah.44)

    İlerleyen çalışma sırasında Torunu Ali ona derki ;
    “ Dede… işte demokrasi bu tahterevalli oyunudur. Dengeleri doğru seçmezsen devlet bir tarafa yatar. “ (sah. 46 )

    İnternette oyun devam ederken : yazar oyunu kaybeder. Torun Ali bir kahraman olarak karşısına çıkar :
    “ Dede sen üzülme, seni aldattım. Baştan hata yapmanı sağladım. Değişiklikleri “ anayasa değiştirme meclisi yerine / kongreye yaptırmakla baştan hata yaptın. Bu seçenekte zaten kazanma imkanın yoktu ki . senin daha çok anayasa çalışman lazım. “ (sah. 47)

    DEMOKRATİK PLATFORM :

    “ … Bacaklara oturan platformun üstünde , o ülkenin bütün varlıkları vardır :
    Özgürlükleri, saydamlıkları, insan hakları, bürokrasi, askeri, okulları, eğitimi, dinsel hakları, dinsel kurumları (camileri, kiliseleri ) endüstrisi, sağlığı, vatandaşları, ticareti, zenginleri, fakirleri, festivalleri, düğünleri, eğlenceleri , kavgaları, hapishaneleri , suçluları, bilim adamları , aklınıza gelen her şey buna dahildir. Bir devlette aklınıza ne gelirse hepsi üçlü sayacağına oturan demokratik platformun (demokrasi tablasının ) üzerindedir. …” ( sah. 55 )

    “… halkın üçte birinin oyu, bir –iki partinin mecliste halkın yarıdan fazlasını temsil eden sandalye sahibi olmasına neden olmaktadır. Halkın yarısı mecliste temsil edilmemektedir. Halkın seçmesi gereken millet vekillerini 2-3 partinin lideri seçmektedir. “ (sah. 66)

    “ masayı doğru hazırlayacak olan atölye, Cumhurun anayasa yazmak üzere seçeceği tarafsız meclis ANAYAS HAZIRLAMA MECLİSİ’ dir. “ (sah. 72 )

    “ Kanunları değiştiremeyen meclis, kanunun anayasaya uyduramayınca, anayasayı değiştirme yetkisini kullanıp, anayasayı değiştirir ve anayasayı kanuna uydurur. Cumhuriyet anayasalarının ölümcül hastalığı budur. Anayasa değiştirme yetkisinin meclislere bırakılmasıdır. “ Sah. 77 )
    “… halkın yararına toplu taşıma için değil de otomobil üreticilerine yararlı olacak olan oto yol ve benzeri harcamalara yönelebilir….” (sah. 93)

    “ Amerika da parti lideri görevi sırasında ve ayrıldıktan sonra 2 sene içerisinde seçimle gelecek hiçbir yere aday olamaz. Türkiye de de aynı husus benimsenerek , parti lideri sultası engellenebilir. “ (sah. 109)

    “ yeni anayasanın sağlıklı bir demokratik yapıyı ( kontrol ve karşı denge ) halk ile çıkar çelişkisi olmayan üyelerden kurulu bir ANAYASA KURUCU MECLİSİ ‘ne hazırlatılması gerekir. “ (sah. 121 )

    “ 1982 Anayasası , tarafsız bir meclis yerine, danışma meclisi gibi etkisiz bir meclis tarafından hazırlandığı için erkler bir birine karışmış, biraz doğru olan kısımları da değiştirme yetkisine sahip olan meclis ve politikacılar tarafından iyice tahrip edilerek bu güne taşınmıştır. “ (Sah. 157 )

    2008 yılından bu yana 13 yıl geçmiş. Anayasa değişiklikleri, referandumlar. Dengeler değişmiş, parlamenter sistem yerine, başkanlık, tek adamlığa giden yol adım , adım gelinmiş. AKP, MHP dışında bütün siyasi partiler ; GÜÇLENDİRİLMİŞ PARLEMENTER SİSTEMİ ‘ ni çok güçlü şekilde seslendirmeye devam ediyorlar.

    Yeni anayasa, yeni den parlamenter sisteme dönüş. Gelin Ali Rıza Bozkurt’un SİHİRBAZ TORBASINA bir bakalım. Reçete yazılmış.

    Onu her zaman saygı ile anacağız. Aydınlık içinde olsun.

    (*) ALİ RIZA BOZKURT “ CUMHUR‘UN ANAYASASI / SİHİRBAZ TORBASI
    Siyah – beyaz , siyahbeyazkitap@gmail.com. Telf. (0216) 33703 09 İSTANBUL

  • ORMAN ÇOCUKLARI AĞLADI

    ORMAN ÇOCUKLARI AĞLADI

    “ Hazır mıyız Mehmet Ağa?”
    “ Yağ, benzin alıyım. Siz çay için hele. “ kahveye yöneldiler. Kahvenin yanında güneşleyenler vardı.
    “ Selamünaleykim.”
    “ Aleykimselam. “
    “ Merhaba.”
    “ Merhaba “
    “ Öğretmenlere çay verin.” Kahveci salına, salına geldi.
    “ Bir şey mi dedin Hasan Ağa?”
    “ Öğretmenlere sorun bakalım ne içerler? Bana oral et olsun. “
    Az ilerde tavla oynayanlar var. Tavla zarı, pul şakırtıları geliyor. Çaylar, oral et geldi. homurtular ile içmeler başladı.
    “ Aha Halil öğretmen de geldi. şalvar da ama yakışmış. “
    “Sağ olun.” Dedi bir sandalye çekti oturdu. Şöyle etrafına bakındı. Selam verenlere tek, tek karşılık verdi.
    “ Dün kayın baban dedi ki ? “
    “ Ne dedi ki ? “
    “ Bizim Halil ne oynuyordu. ?”
    “ Siz ne dediniz?”
    “ Yarım kilo bandırmasına kağıt oynadı. Ütüldü gitti. “
    “ Deme yahu. Çıramı yakacaksınız.”
    “ Bahisli oynamadı dedik. “
    “ Bir de deyin canım. Kayın babam hoş görülü, iyi adamdır. “

    Mehmet ağa yağ,teneke ve bidon ile geldi. Halil, Celal, Ceyhan öğretmen , İsmail ve birkaç köylü traktöre bindiler.

    Traktör homurdanarak kaktı. Köyünden içinde aşağılara Çapar ‘a doğru kayarcasına gittiler. Karşı da Çamlıyayla bütün canlılığı ile gözüküyordu. . Bolkar ‘ın eteğinde, bir birlerine kaynaşmış , dağlar bir gelin gibi süzülmede. Bolkar dağlarının kar suyunu taşıyan Cocak deresi vadi uzanıp Akdeniz e doğru gidiyor. Yamaçlarda elma, kiraz , şeftali, ayva bahçeleri yer alıyor.

    “ Şu Çapar yolunun hiç yapılacağı yok.”
    “ Öyle ya.”
    “ Yukarı yola sap.”
    “ Aşağı gitmeyecek miyiz ? “
    “ Yukarısı daha iyi canım. Hem kimsecikler görmez. “
    Geniş yoldan ayrılan traktör , orman içerisindeki dar yola saptı. Yokuş, yokuşa çıkmaya başladılar. Yarı taşlı, pürlü yoldan güç bela ilerliyordu.
    “Burada dursun mu ?”
    “ Daha ileri gitsin. “
    “ Çıkamaz diye düşünmüştüm. “
    “ Çıkar, çıkar.” Traktör , dar yerlerden hoplaya, zıplaya yürüdü.

    Yamaç üzerinde orman ve orman koru yolu. Bir çam yıkılmış. Bir kısmı soyulmuş. Bir kısmı duruyor. Dalları kesilmiş. Yolun içinde duruyor. Traktörün motoru durdu. Stil motor indirildi. Halil Öğretmen
    “ Ben kızıl kabuk aramaya gidiyorum. Sigara tablası yapacağım.” İçerlere doğru gitti. Mehmet Ağa Baltayı eline aldı. Çam ağacına birkaç kez vurdu. Sonra stil motoru çalıştırdı. Yanındakiler kenara kaçtılar. Çok geçmeden ağaç ; gacır, gucur göçtü. Ağacın yere düşmesi sırasında bir çatırtı koptu. Dallar kırıldı birer , birer. Her ne kadar ormancıya haber verilse de kesim kaçaktı. motor hızla çalışmaya başladı. Kısa zamanda dallar kesildi. Dal, dal odunlar küçüldü.
    “ Şu kayanın yüksekliği 50 metre var mı ki ? “
    “ Yüz de var. Dur bakayım ; şöyle 250 metre var.”
    “ Öyle baksana.”
    “ Şu karşı dağlar ne kadar yakın “
    “ Uçuversen hemen varırsın. Bir yamaç paraşütü lazım.”
    “ Görünen yer neresi acaba ?”
    “ Sebil, Namrun.”
    “ Şu meşhur yaylalar “
    “ Evet Adanalıların yaylası.”
    “ Traktörü şuraya çekin de odunları yükleyelim. ”

    Kesim bitmişti. Hemen elbirliği ile odunları yüklediler. Bayağı ağırdı. Ne de olsa, yaştı. Az ilerde motor ince bir fidanı ezdi. Aşağılarda bir ağaç daha kesildi. Doymak bilmiyorlardı. Kaçakçılık başarı ile sürüyordu. İki yaş ağaç daha kesilip yüklendi. Traktör yükünü almıştı, homurdana, homurdana yürümeye başladı. Arkalarına baktıklarında iki çocuk , bir de ana ölmüştü. Şu garip ormanda bir ağıt başladı. Çam sakızı ağzında geviş, geviş geliyordu.

    Ama çocuklar üşümesin diye yapılıyordu. Okulda çocuklar aman üşümesin. Her gün evden birkaç dal odun geliyordu. Bir karar alınmıştı. Ormandan bir traktör odun getirelim bu iş bitsin. Ama yaş kesilmişti. Kuru odunlardan doğranıp, getirebilinirdi.

    Ağıt çoğaldı. Yakılandı. Yankılar çarptı karşı koyaklara ulaştı. Ormandan derinden , derine bir ses geldi. traktör homurtusu yankı ile karıştı. Kaçakçılar arkalarına bir daha baktılar.
    ORMAN ÇOCUKLARI hem ağlıyorlar, hem de lanet yağdırıyorlardı.

    1.3.2006 Sesimiz Gazetesi, Silifke

  • GÖKBELEN’E BAHAR GELMİŞ

    GÖKBELEN’E BAHAR GELMİŞ

    6 ay sahilde yaşadık. Puslu, tozlu bir sahilden yaylaya gelince, aşağıdan yukarından yel esmeye başladı. Puslu hava, tozlu doğa kendini temiz orman kokusuna bıraktı. Bahçede işler güçler derken fırsat buldukça yürümeye başladım. Bir adım yürüyorum bir adım güzelliklere bakıyorum. Yeşilin bütün tonları, çiçek açan kiraz ağaçları… Boz ardıç ağacı da çiçek açmış, ya sakızlık yeni pürç açıyor. Çamların açtığı pürç tozlanmış, yenmez olmuş.

    Piynar, meşe boy boy yarış ediyor. Daha keçiler fazla yoynutmamış. Armut, erik, badem yeni çiçekten meyveye geçiş yapıyor. Elma, kaysı, cevizlerin yaprakları domurcuk olmuş. Yürüyüş yolu kenarına ektiğimiz katran ve badem tohumları toprak üstüne çıkmaya başlamış.

    Derede sular coşku ile akıyor. Dereye bırakılan kanalizasyon artıkları yeşillenmiş. Dağlarda depme sular ortaya çıkmış, siyem siyem akıyor.. Ustalar inşaatlarda çalışmaya başlamış. Ara sıra iş makineleri sesi geliyor. Bahçıvanlar gelmiş, çapa motorları ile bahçeleri sürüyor, kimi bağlar kazılmış.

    Hafta sonları kendini yaylaya atanlar çoğalıyor. Kimisi geliyor, evlerinin önünde otları topluyor, yeri kazıyor. Aman soğanlar ekilsin, sarımsak ekilsin. Maydanoz, tere, roka tohumları toprakla buluşuyor.

    Sabahları Toroslardan gelen rüzgar, aşağıdan gelen Göksu vadisi nemi ile karışıp yüzüne serin serin vuruyor. Öğleden sonra aşağı yeli esiyor. Denizden gelen rüzgar yüzünü yalıyor. Güneş doğaya merhaba diyor. Arasıra bulutlar kıskanıp, önüne geriniyor akşam, sabah bulutlar bir araya gelirse, yağmur yağacak. Dikilen fidanlara can suyu.

    Aşağıda belirtilen tarihçeden anlaşılacağı üzere 120 yıl önce var olan yaylada konaklar yapılmış, günümüzde, Sadık Taşucu, (Hacı Paşalar), Cafer Kasapoğlu (Azizliler), Halil Dölek konakları çocukları, torunları elden geçirmişler, oturmaya devam ediyorlar. Özalların konuk olduğu Haydar Bey konağı elden geçirecek birisini arıyor. Bağ arası artık evlerle dolmuş, Kızıl alanda bağlar konut alanına dönüşmüş.

    Corona, yaşam koşulları derken, artık bir çok aile kışı Gökbelen’de geçirdiler. Çoğu aileler artık 6-7 ay yaylada kalmaya başladılar.

    1958 yıllarında kurulmuş olan Gökbelen Tanıtım ve Güzelleştirme Derneğinden sonra bu yıl Gökbelen Mahalesi Eğitim Kültür, Tanıtım ve Dayanışma Derneği kurulmuş. 3000 kitaplık kütüphanesi destek bekliyor.

    Gökbelen‘e bahar gelmiş. Doğa kendine gelmiş. Ülkeye de bir bahar gelse…

    Tarihe doğru bir baktığımızda:

    “Rivayete göre; Taşucu’nda, sıtmadan ölümler başlayınca, eşyalarını hazırlayıp Gökbelen denilen yere gelmişler. Ağaçlıklı, çukurun içinde bir yerde bakmışlar, kayalıkların üstünde gök yüzü çok güzel gözükmüş. Buraya ilk gelenlere sorduklarında: “Sulak bir yer, hayvan güdüp, gökyüzüne baktık. Gök bir yerde hayvan otlattık, gök bir belende oturduk. Sığır yatağında bol yayılım olan bir yaylada yayladık“ demişler.

    Bunu duyanlar da herhalde Gök bir yayla; olsa olsa Gökbelen olur demişler. Buranın adını Gökbelen koymuşlar.

    Önce meşe dallarından talvarlar kurmuşlar. Hayvanlarını otlatmışlar. 1934 yılında köy kurulmuş. Hacıpaşalar, Kasapoğulları burada söz sahibi aileler imiş. İlk muhtar Mehmet Kasapoğlu olmuş.

    Burada Deli Şah adında dört eşi olan biri oturmuş. Cılbayır, Işıklı’dan ve Taşucu’ndan
    Işıklı Goca, Takan Goca, Memililer gelmişler.

    Yedi Oluk, Taşpınar, Müftü Çeşmesi gibi sular Türkülere girmiş. Alatopak bir taş bir mahallenin adını almış. Zaman içinde 7 su değirmeni çalışmış. Çevrede 20’ye yakın köy burada un öğütmüşler. Değirmenlerin çoğu yıkılmış. Ayhan Uçar’ın değirmeni ayakta, o da çalışmıyor. Değirmenin birini de yakmışlar. Değirmenin birisi elden geçirilip ev olarak kullanılıyor.

    Kaynak Kişi: Halil İbrahim Çolak, 1944 doğ. Gökbelen köyünde oturur.

    20 temmuz 1912, Silifke Mutasarrıfı, Silifke’nin sayfiye yeri olan Taşucu nahiyesine bağlı Gökbelen yaylalarında bulunan yaylacılardan vergi alınmasını talep etmiştir. Sah. 79 TEMETTÜ DEFTERLERİNE GÖRE 19’UNCU YÜZYILDA SİLİFKE AHMET UÇAR“

  • BEN DE VARIM / HARUN TINAS

    BEN DE VARIM / HARUN TINAS

    “UNUTMAYIN! HER ZORLUKTA YENİ BİR UMUDA KAPILAR AÇILIR…“

    Gökbelen Yaylası’nda Ayşe Erdeviren öğretmen bir kütüphane açtı. Orada ülkenin her bir köşesinden gönderilmiş kitaplar var. İçinde bir kitap vardı ki; Ayşe Erdeviren Öğretmen bana verdi, “mutlaka okuman lazım. Ama okuyunca da paylaş,“ dedi.

    Onu bir çırpıda okudum. Anı, öykü, roman… Bir yaşamın ta kendisi. Okudukça irkildim. Dizimdeki ağrıları hissetmez oldum. Yürürken daha güçlü yürümeye başladım. Kır yolunda yürürken hep Harun’u düşündüm. Onun şarjlı arabasının sesini duyar gibi oldum.

    Doğum sırasında kırılan köprücük kemiği, onu yaşamı boyunca zorlukların içine itmiş. Ama o yılmadan yaşama sıkı sıkıya sarılmış. Bütün zorluklara rağmen anası, babası, yakınları ve öğretmenleri ona hep destek olmuşlar. Ama ana… işte o sözcüğün tam anlamı ile cennetlik bir kadın…

    İlköğretim, lise… bitirmesine az kala, tükeniş.. artık okuma yazma dönemi başlamış. Yani kahramanımız “BEN DE VARIM“ demiş. Duygularını kağıda dökmüş. Doğada yaşam ona hayal vermiş, düş vermiş “SESSİZ ÇIĞILIĞIM“ ile şiirlerini paylaşmış.

    Gün gün yaşamını bir anı gibi işlemiş. İçindeki sıkıntılar, acılar, ama onlarla baş etmeyi öğrenmiş. O Akdeniz’de denizin mavisi ile gök mavisini birleştirmiş.

    “Hayat bana hiçbir iyi şeyler yaşatmamıştı. Her daim fırtınalar kırdı dallarımı. Ben hayattan açık renkler isterken, hayat bana her daim koyu renkler verdi. Ben her zamanların seferisi kaldım. Kışları hiç sevmezdim. Hep zemheri kışları yaşadım. Özlem duyar oldum ben çocukluk çağlarıma. Özlem tanem olsa da çocukluğum, biliyorum. Gelmez bir daha gelmez? O yüzden Fatihalar okur oldum çocukluğumun ardından. Benim hayallerim vardı; gerçek olmayınca, gerçek olmayınca içimde hep uhde olarak kaldı. Her şeye rağmen bu günlere de şükür. Bir zamanlar çok küsmüştüm hayata. Utanıyorum eğri bedenimden hep neden ben? diye sorgulardım. Hep içime ağlardım. Kimse anlamazdı beni. Hatta ailem bile. Ama her şeye rağmen en büyük yardımcım ailem oldu. Özellikle eli öpülesi annem. Şimdi herkes anlıyor beni, çünkü yazdım her bir derdimi. Başardım bir var olma mücadelesi sonunda “ BEN DE VARIM“ demeyi. UNUTMAYIN ! HER ZORLUKTA YENİ BİR UMUDA KAPILAR AÇILIR…“

    İki şey var, onun yaşamını olumlu etkilemiş, Vedat Apaydın‘ın babasının tekerlekli sandalyesi ve sendikanın verdiği şarjlı araba.. o çocukluğunda bindiği bisiklet. Onun anıları üstüne ona can katmış.

    Bir şeyler yapmalı. Toplum içinde yer alan DMD Kas hastaları, Lösemili çocuklar. Onlara küçük bir dokunuş, yaşamlarına renk katacak. “İşte Harun kendi yaşadıklarını, başka çocuklar yaşamasın“ diyor.

    Harun TINAS zorlukları yeneceksin. Yazmaya devam et. İçindeki soluk çıktıkça güzel günler gelecek. Denizin mavisi, göğün mavisi ile birleşecek. Dağların yeşili, suların coşkusu ilham verecek. Yüreklerine sağlık. Boz Atlı Hızır her zaman yardımcın olsun.

    (*) BEN DE VARIM – HARUN TINAS
    KIRMIZI LEYLEK YAYINLARI İSTANBUL

     

  • DOĞU AKDENİZ TAHTACILAR DERNEĞİ GENEL KURULU YAPILDI

    DOĞU AKDENİZ TAHTACILAR DERNEĞİ GENEL KURULU YAPILDI

    Corona tedbirleri nedeni ile bir yıldır yapılamayan genel kurul 27 Mart 2021, Cumartesi günü, saat 13.00’te Mut Yazalanı Cemevi’nde yapıldı.

    Mehmet Baki ve Mustafa Özay’ın (20 oy) iki liste olarak girdiği seçimlerde Mehmet Baki’nin listesi 26 oy alarak yeniden yönetime geldi.

    Corona tedbirleri dikkate alınarak Cemevi bahçesinde yapılan genel kurulun divan başkanlığını Ali Korum, Başkan Yardımcılığını Celal Eşim ve katip üyeliğini ise Sadık Şahin yürüttü.

    Divanın açıkladığı sonuca göre;
    Yönetim Kurulu Asil Üyeliklerine: Mehmet Baki, Erol Bıçkı, Hüseyin Güz, Ali Korum, Eşe Demir
    Yedek Üyeliklerine: Ercan Soy, Sadık Şahin, Durmuş Kılıç, Müslüm Taş, Menekşe Özcan.
    Denetim Kurulu Asil Üyeliklerine: Celal Necati Üçyıldız, Arife Baki, Gürbüz Özcan
    Yedek üyeliklerine: Hasan Çelik, Hüseyin Yıldız, Ali Keser
    Federasyon delegeliğine ise: Celal Necati Üçyıldız, Mustafa Özay, Celal Eşim, Erol Bıçkı, Ali Korum seçildiler.

    Yeni seçilen canlara hayırlı olsun, başarılar diliyoruz. Yolları açık olsun. Boz Atlı Hızır, Dur Hasan Dedemiz yardımcısı olsun.

    Öğleden önce gittiğim Yazalanı Mahallesi’nde bir yıl önce hakka yürüyen Mustafa Kodan’ın yıl lokmasına katıldım. Yanyatır Ocağı’ndan Dede çocuğu Gürbüz Özcan lokma erkanını yürüttü. Lokmalar yendikten, hayırlı duası verildikten sonra Hasan Şahin sazı ile İmren Özay, Mustafa Özay, Mehmet Özay üç nefes okuyarak erkanı yetirdiler.

    Gürbüz Özcan ile görüştüğümde; “Ocaktan Dedemiz gelir hayırlı verirse, taliplerimiz rızalık gösterirse; yolu devam ettirmeye hazırım“ dedi.

    Bu en güzel haberdi. Yanyatır Ocağı Çerağı yanmaya devam edecekti. Yol, sürek sürerse; her yıl meydan geçip, inançlarımızı yerine getiremeye devam edeceğiz. İkrar verenler, musahip olanlar çoğalacak. İslahiye Kabaklar’dan, Çanakkale’ye kadar Tahtacılar yoluna devam edecek.

    1950’lerde Mut’a gelen Ali Rıza Özcan Dede‘nin obasında, Koca Obaya bir iş düşüyor. Göreve talip olan Gürbüz Özcan’a rızalık göstersinler. Hüseyin Dede, Hızır Dede’nin yaptığı Dedelik yolu devam etsin. Antalya, Ege’de Taki Özcan Dede’nin talipleri, bir ışık bekliyorlar.

  • SULTAN NEVRUZ

    SULTAN NEVRUZ

    Doğa dengesi, çevre dengesi ile o kadar oynandı ki, mevsimler bir birine karıştı. Kış kışlığını yapamadı. Aralık, Ocak, Şubat geldi geçti. Mart ayında yağmur, kar yağmaya başladı. Ama derelerden su bir türlü akmadı. Sular yer altında birikmedi, su kaynakları nasıl fışkıracak bilmem.

    Çocukluğumuzda anlatılan cemre bir türlü gözükmedi. Suya, havaya, toprağa inemedi. Havada asılı kaldı.

    Bir yıldır corona bulaşları yüzünden insanlar sokağa , dağa, bayıra çıkamıyor. İşte böyle bir ortamda Nevruz geliyor. Hem de Sultan Nevruz. Akdeniz’de, Güneydoğu’da, Doğu’da, komşu İran, Azerbaycan, Çin’de binlerce yıldır kutlanan Sultan Nevruz Bayramı buruk kutlanacak.

    Dağlara, ziyaretlere gidip, mengi oynanıp, samah dönülen, halay çekilen şenlikler bu yıl evimizde kutlanacak. Köylerde, kırsalda sokaklar süpürülüp, en yakın yerde ziyaretlere gidip, yüz sürülüp, niyaz edilebilecek. Ama bu yıl 21 Mart Pazar gününe geliyor. Sokağa çıkma kısıtlaması da var.

    20 Mart Cumartesi günü evinden çıkabilen, dağlara, taşlara, ziyaret yerlerine gidebilecek, o da maske, mesafe kurallarına uyularak yapılmasında yarar var. Kimileri buna uymayarak, efsunlu sayarak dip dibe salon toplantıları yapsa da, aklı selim insanlar önce sağlık diyelim, her çamın dibinde, her ağacın dibinde bir aile bayramı kutlayalım.

    21 Mart Pazar günü, evlerde oturmak lazım. Kömbelerimizi, çöreklerimizi çekip, konu komşuya, dağa taşa bırakırsak, niyazlarımıza doğaya gönderirsek, belki Corona gider. Yine doğada el ele oyunlarımızı oynar. Arkadaş dostlar bir araya gelir, bayramı kutlarız.

    Düşünün binlerce yıldır kutlanan Nevruz Bayramı kutlanmıyor, Nevruz ateşi yakılamıyor.

    1950 yıllarına gelinceye kadar Bolkar Dağları eteklerinde yaşayan Tahtacılar, 2750 rakımlı Medetsiz Tepesi’ne gitmişler, Sultan Nevruz kutlamışlar. Çamalanı, Kaburgediği, Dalakderesi, Kızılkaya köyünden Tahtacılar Cocak Deresi’nde uzun yıllar çalışırken her yıl Bulgar Bozoğlan‘a gidip ziyaret etmişler. Orada Sultan Nevruz’u kutlamışlar. Kimisi koyun götürmüş, kimisi horoz, kurban kesmişler, çöreklerini, kömbelerini yapıp, gelenlere, kurda kuşa dağıtmışlar.

    Bu yıl olduğumuz yerden niyazlarımızı edip, 2022 yılında sağlıklı günlere geçtiğimizde, iki yılın birikimini daha güçlü kutlarız.

    Belki doğa, çevre dostu bir yönetim anlayışı gelir, dağlarda delik deşik olan alanları yeniden canlandırırız. O zaman doğada Nevruz Ateşi daha gür yanar, mengiler oynarız, samah döneriz, halay çekeriz. Sazlar daha iyi çalar, ezgiler daha güçlü söylenir. Ağıtlar yerini coşkulu ezgilere bırakır.

    Bu duygularla Sultan Nevruz Bayramınız kutlu olsun. Cemre sen de in artık toprağa, küsme bize. Toprak ısınsın, doğa ısınsın, tohumlar çıksın, fideler boy boy olsun. Üretelim, üretelim; bolca üretelim, hakça bölüşelim…

  • CEMRE HAVADA  ASILI KALDI

    CEMRE HAVADA ASILI KALDI

    Cemre takvimine baktım:

    “İlk cemre havaya 19-20 Şubat, İkinci cemre suya 26-27 Şubat, üçüncü cemre 5-6 Mart tarihleri arasında toprağa düşecek.“

    Doğanın dengesi o kadar değişti ki; binlerce yıldır insanların uslarında yer alan, baharın gelişini onun hareketi ile belirleyen Cemre şaşırdı. Suya, toprağa düşemedi, havada asılı kaldı.

    Ocak, Şubat ayında kar beklediler, yağmur beklediler, birtürlü gelemedi. Dağların ucundan, köşesinden, balkanlardan derken, birkaç gün kar, yağmur geldi. Ama derelerden hala su akmıyor. Gözler dolmadı. Dağlarda obruklar boş duruyor.

    Cemre ne yapsın. Havada dünyayı izliyor. Hiç bu kadar şaşkın olmamıştı.

    Ne oldu da böyle oldu? Dünyada canlılar ortaya çıkalı beri, doğada bir hareket vardı. Kış kışlığını yapardı. Şubat sonu gelende Cemre yüzünü gösterir, havada, su da, gezer, sonra da toprakla buluşurdu. Toprakla buluşunca fidanlar dikilir, ekilen fidanların dibi açılır. Toprak havalandırılır, bahar gelince sebzeler toprakla buluşurdu.

    3-4 yıl önce ilk defa uçağa bindim. İkindi vakti idi. Adana’dan İstanbul’a varıncaya kadar, dağların tepesini görünce irkildim. Yeşil ormanlar yok olmuş, dağların tepesi delik deşik olmuş. Mermerci, madenci ellemiş, yok etmiş.

    O zaman anladım. Bulutlar, ormanla sevişemiyor. Araya boz bulanık taşlar, kayalar kalmış. Yağmur yağmıyor, kar yağmıyor. Hele Konya ovasında hiç ağaç yok. Varsa yoksa, buğday, arpa, ya da kuraklaşmış tarlalar. Derler ki “orada yaşayanlar ormanı sevmez, günah.“

    Dünyada doğal denge bozulmasın diye, ağaçlandırma yapılırken, biz de hep kesmişiz, yetmemiş, dağları madenciye teslim etmişiz. O mermer ocakları yanında artık keçiler bile yayılmıyor. Yörükler göçerken, mermer ocakları yanına yurt kurmuyorlar.

    Cemre havada asılı kaldı. Onu indirmek lazım. Toprakla buluşsun. Toprak ısınsın, canlılar ortaya çıksın. İnsanlar onlarla elleşsin. Üretim başlasın. Üretsin ki; kendisi aç kalmasın. Sonra da onların fazlasını dış satım yapsın.

    İnsanlığı, doğayı seven bir anlayış istiyoruz. Baharda güneş yeniden doğsun. Dağlar, ovalar o güneşe el sallasın.

    Cemre seni özledik artık toprağa in. Vallahi kusurumuzu anladık. Doğaya artık dokunmayacağız.

  • HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL SİLİFKE’DE

    HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL SİLİFKE’DE

    Hastane Döner Sermaye Saymanı Salih Amca, Erdemli Alata Döner Sermaye Saymanı Aziz Amca, Bekir Korkmazgil, Babam Hızır Üçyıldız ile birlikte Şair, Yazar Hasan Hüseyin Korkmazgil’i konuk ettik. Şimdiki Kaymakamlık lojmanı civarında yer alan Muhammet Yazar’ın çay bahçesinde bir araya geldik. Şiirler okundu, söyleşiler yapıldı. Sonra Taş Köprü, Pazar karşıdan yürüyerek Tekir Ambarı su sarnıcına gittik. Oradan Saffet Bekaroğlu Çamlığından Göksu’ya bakıp, söyleşiler kuruldu.

    Daha sonra Saffet Bekaroğlu’nun imece ile yaptırdığı yoldan Silifke kalesine ulaştık. Kaleyi hem gezdik, hem taşların üstünde oturup söyleşiler yaptık. Kalenin ucunda yer alan yerden Akdeniz’e doğru giden Göksu nehrine hayran hayran baktı.
    “Şu akarsuya bakın, şehri ortadan bölmüş, verimli ova uzanıp gidiyor. Allahın bir lütufu. Burada yaşamak büyük şans olmalı.“ Kardeşi Bekir Kokrmazgil’e baktı baktı; “Kardeşim buranın tadını çıkar. Güzel insanlar, bir araya gelin, burada sohbet çok tatlı olur.“

    Aşık Kul Hasan: 1960 yılında köyden ayrılır. Önce Mersin’e, oradan da Silifke’ye yerleşir. Say Mahallesinde Kara Hüseyin‘in evinde cemlere katılır. O yıllarda dört sayfalık destan dediğimiz, şiirlerini okuya okuya gezer, onları satardı. Çocuklarının geçimini sağlardı. Onu birkaç yıl sonra Mersin’de bir gecede gördüm. Kızı Gül ile sahnede türküler söylemişti. Daha sonra Ankara‘ya taşınmıştı.
    O yıllarda Silifke’yi sel basmıştı. Kaleye çıkıp 8 kıta şiir yazmıştı. Onu anımsadım, onlarla okudum.

    “Silifke’nin suyu bulanık akar,
    Güzeller kaleye çıkmış ovaya bakar.
    Akar, akar garibanların bağrını yakar.
    Millet çamura batmış dolaşır çocuklar.”

    Silifke’de bir süre meclis üyeliği yapan Bekir Korkmazgil’i gördükçe onu anımsardım. Onu daha sonra bir iki etkinlikte gördüm. Şiirlerini arkadaş toplantılarında okuyarak paylaştık. Bekir Korkmazgil’i üç yıl önce Hak’ ka uğurladık. Şimdi kardeşi ile buluşmuşlardır.
    37’ci ölüm yılında onu Halk Tv. Yapımcısı Serhan Asker‘in sunduğu programda; Eşi Azime Korkmazgil, İlyas salman, Sanatçı Tolga Çandar, Temmuz Salman ve ev sahibi Mersin Yenişehir Belediye Başkanı Abdullah Özyiğit birlikte andılar.
    Zaman zaman onun şiirlerini beste yaparak okuyan Selda Bağcan, Ahmet Kaya‘dan türküleri ile, anıları dile getirildi. İlyas Salman, Tolga Çandar ile birlikte onun şiirlerini çalıp, söylediler. Nevzat ÇELİK onun şiirlerini yaşayarak okudu. Eşi Azime Öğretmen çok güçlü hafızası ile şiirlerini, anılarını anlatırken, geçmişe gidip geldik.

    Sanki Silifke’ye tekrar geldi. Onun ile kale yamaçlarında dolaştık. Şiirler okundu. Onun ile birlikte olduğumuz güzel insanlar şimdi aramızdan ayrıldılar. Ama onlar sanırım orada yine dost söyleşilerine devam ediyorlardır. Hepsini saygı ile anıyorum. Aydınlık içinde olsunlar.
    Onu sizlerle buluşturmak istedim.

    Yaşam öyküsünü paylaşıyorum.

    “Şair ve yazar (D. 1927, Gürün / Sivas – Ö. 26 Şubat 1984, Ankara). İlkokulu doğduğu yerde bitirdikten (1939) sonra, 1942’de parasız yatılı sınavını kazanarak ortaokulu Niğde Ortaokulunda, liseyi Adana Erkek Lisesinde (1948) okudu. Liseyi bitirdiği yıl tutuklanarak yargılandı ve yargılandığı suçtan beraat etti. 1950 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünden mezun oldu.

    Kahramanmaraş Göksun’da öğretmenliğe başladıktan altı buçuk ay sonra, siyasi eylemde bulunduğu gerekçesiyle alınıp yargılanarak, Ceza Yasasının 142. maddesinden iki yıl hapis cezasına çarptırıldı ve öğretmenlik görevine son verildi (1951). Serbest kaldıktan sonra trenlerde, kahvelerde, otellerde karakalem portreler çizerek, tabelacılık, arzuhalcilik, hayvan bakıcılığı ve toprak işçiliği yaparak (1954-60) geçimini sağlamaya çalıştı. Folklorla uğraştı, mizah hikâyeleri, radyo oyunları yazdı. 1960’ta İstanbul’a, sonra Ankara’ya yerleşti, Akis dergisinde çalıştı, bir süre de Ankara’da Forum dergisini çıkardı ve yönetti (1968-70).
    Kızılırmak şiirini, derginin yazı işleri müdürlüğünü bir sayı için üstüne alarak, Dost dergisinde (1959) yayımladı. Ancak bu şiir kitap olarak çıktığında, yine Türk Ceza Yasasının 142. maddeden hakkında dava açıldı, yargılandı, beraat etti. 1965 ve 1973 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nden milletvekili adayı oldu. Ankara’da Yenigün gazetesinde yazarlık ve idare müdürlüğü yaptı, Yeni Toplum dergisinde ve Yeni Halkçı gazetesinde çalıştı, oradan emekli oldu. Bir beyin kanaması sonucunda yaşamını yitirdi.

    Şiire, Erzincan depreminde ölenler için hece ölçüsüyle ağıtlar yazarak (1939-40) başladı. Lise yıllarında ise şiir onun için vazgeçilmez bir tutku olmuştu. Hece ve aruz ölçüleriyle şiir denemeleri yaptı. Ağustos Şiiri başlıklı ilk şiiri 1959 yılında Dost dergisinde çıkmıştı. O tarihten itibaren Dost (1959-66), Yelken (1959-64), Varlık (1960), İmece (1961), Ataç (1962-63), Yön (1962), Sosyal Adalet (1963-65) ve Gelecek (1971-72) dergilerinde çok sayıda şiir ve yazısı yayımlandı. Yine bu yıllarda mizahî hikâyeler yazıp yayımladı. Kavel (1963) adlı ilk şiir kitabıyla 1964 Yeditepe Şiir Armağanını, Kızılkuğu (1971) ile TRT’nin 1970 yılında açtığı sanat yarışmalarında Şiir Başarı Ödülünü, Filizkıran Fırtınası (1981) ile 1981 Ömer Faruk Toprak ve Nevzat Üstün şiir ödüllerini aldı.

    İlk kitabı Kavel adını, işçileri başarılı bir grev yapan bir fabrikanın adından aldı. Bu kitapta emekçi halklara olan sevgisini açığa vurdu. Şiirlerinde, İkinci Yeni şairleri gibi deformasyon tekniğini ve bazı biçimsel açılımları kullanırken, onda Nâzım Hikmet ve Attilâ İlhan gibi şairlerin etkileri de görülür. İkinci kitabı olan Temmuz Bildirisi’nde (1965) de ilk kitabı gibi toplumsal olaylarla bireysel duyarlıklar, doğa ve insan sevgisi iç içe geçmiştir. Sonraki kitabı Kızılırmak’ta (1966); “…şairin derin duyarlılığı, gür sesi, geniş soluğu, renkli hayali, işlek Türkçesi ile diyalektik bir görüş ve insancıl bir bakışa yaslanan hayat ve tabiat sevgisi, barış ve özgürlük tutkusu, devrim ve bağımsızlık özlemi birbiriyle kaynaşarak etkili bir bileşim meydana getirirler. Bu lirik birleşimin düzeyi yalnızca H. Hüseyin için değil, son dönem toplumcu şiinimiz için de bir aşamadır.” (Asım Bezirci)

    Hasan Hüseyin, şiirin somut olduğunu ısrarla belirtir ve bu anlayışını da şu sözlerle dile getirir: “Yıllardır yazar, çizer, söylerim: Bilineni bilinmeze, görüneni görünmeze, duyulanı duyulmaza, kısacası, somutu soyuta itme değildir şiir’in işi. Tam tersi: Bilinmezi bilinir, görünmezi görünür, duyulmazı duyulur, duyumsanmazı duyumsanır, algılanmazı algılanabilir yapmaktadır.”

    ESERLERİ:
    ŞİİR: Kavel (1963), Temmuz Bildirisi (1965), Kızılırmak (1966), Kızılkuğu (1971), Ağlasun Ayşafağı (1972), Oğlak (1972), Acıyı Bal Eyledik (1973), Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin (1974), Koçero Vatan Şiiri (1976), Haziran’da Ölmek Zor (1977), Filizkıran Fırtınası (1981), Acılara Tutunmak (1981), Işıklarla Oynamayın (1982), Kandan Kına Yakılmaz (1985), Tohumlar Tuz İçinde (1988).
    MİZÂHİ HİKÂYE: Öhhöö (1964), Made in Turkey (1970), Bıyıklar Konuşuyor (1971), Gülelim de Bilelim (1973).
    GEZİ: Bağdat Basra Yollarında (1974).
    ÇOCUK KİTABI: Aşıcı Baba (1081), Eşeğin Gözyaşları (1981), Ormanın Öcü (1981).

    KAYNAKÇA: Asım Bezirci (Dost, Mayıs 1970) – On Şair On Şiir (1971) – Temele Gül Dikenler (1977), Bedrettin Cömert / Hasan Hüseyin Şiirine Giriş (Yansıma, Nisan 1973), Atilla Özkırımlı / Türk Edebiyatı Ansiklopedisi III (s. 613, 1973), Zeki Büyüktanır / Dilimiz ve Hasan Hüseyin (1983), Hasan Hüseyin Yalvaç / Bu Bir Hasan Hüseyin Korkmazgil Kitabıdır (1995), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999), Azime Korkmazgil / Gök Mavisi Bir Türkü (2003), Mehmet Nuri Yardım / Yazar Olacak Çocuklar (2004), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, 2007).

  • ANFİ TİYATRO’DA FESTİVAL YAPMAK

    ANFİ TİYATRO’DA FESTİVAL YAPMAK

    Bir yer düşünün ki; tarihi binlerce yıl önceye dayanır. Helen, Roma, Selçuklu, Karamanlı ve Osmanlı kültürünü yaşamış. Tarihin derinliklerinden gelen izler var. Müzik ve Folkloru ile dünyaya ün salmış.  Corona izin verirse; bu yıl 48. Uluslararası Müzik ve Folklor Festivalini yapılacak. Çadır Oteli önünde başlayan festival, yaptığımız eleştiri sonunda Yörükoğlu Düğün Salonu olan yere taşındı. 1990 yılında kale sırtlarında yapacağımız bir anfi tiyatro için bankalar sponsor olmayı da kabul etmişlerdi. Her bölümü bir banka üstlenecekti. Ama anlatamadık.

    2014 yerel seçimleri öncesinde CHP’nin Belediye Başkan Aday Adayı Yaşar Kılınç ile birlikte yaptığımız çalışmada kent plancısı Eşref Arısoy Silifke’ye geldi. İki günlük bir çalışma yaptı. Silifke’ye Karaböcülü, AKYOKUŞ‘tan, Mukaddem Mahallesi Becili Geçidi’nden, kaleden baktı, Silifke’ye neler yapılabilir diye bize bir sunum, bir dosya hazırladı.

    Silifke Kale yamaçlarının sit durumunu da incelemiş, “Saffet Bekaroğlu çamlığı üstünde bir alanda anfi tiyatro yapılabilir. Ancak birkaç ev istimlak etmek lazım” demişti. Anfi Tiyatro, çamlık ile entegre bir plan ile festival alanı ortaya koymuştu. Planın bir uzantısı ile Tekir Ambarına ulaşıyordu. Kalıcı olmayan bir sosyal tesis planı, sit alanına uyum sağlayacaktı.

    Eğer istenirse, kent plancısı dostumuz davet edilir planlarını yapar, Silifke 4-5 bin kişilik bir Anfi tiyatroya kavuşur. Festivalde halk sanatçıyı etkinliği ayakta izlemek zorunda kalmaz.  Uzuncaburç’ta bulunan antik tiyatro orada duruyor. Bize ışık tutuyor. Bize adeta gülümsüyor. 2005 yıllarında Uzuncaburç’ta yarı yıkık, antik tiyatroda festival çok anlamlı olmuştu. Şimdilerde restore ediliyor. Sanırım sanat etkinlikleri yapılabilir. Örnek olur, Silifke’ye esin kaynağı olur. Bir anfi tiyatro da Silifke’ye yapılır.

    Restore edilen Silifke Kalesi, yenilenen çamlık ve orada yer alacak anfi tiyatro, ya da festival alanı. Çarşıdan biraz uzaklaşacak ama bir düşünmek lazım. Göksu’ya yandan bakmak yerine, biraz tepeden bakmak. Göksu vadisinden gelen serin havayı içine çekmek. Kaleye kadar uzanmak. Sit alanı olan kale sırtlarını cennete çevirmek.

    Kaleye çıkalım, seyir mekanlarından aşağılara bakalım. Göksu Deltası Akdeniz’e bakmak, hayal gücümüzü biraz artırır. İnanın o zaman Silifke’de çok daha güzel şeyler yapabiliriz. O zaman Göksu nehri üzerinde giden tekneleri  hayal edebiliriz. Manavgat’ta tekneler nasıl geziyorsa, Silifke’de gezebilir. Biraz hayal, biraz düş. Gelsin Kent Plancısı size yaşanılacak bir kentin anahtarını sunar.

    Ne dersiniz; dostumuz Eşref Arısoy’u davet edelim mi?

  • ALAMUTLU VELİ AĞA (*) BİR KANAAT ÖNDERİ

    ALAMUTLU VELİ AĞA (*) BİR KANAAT ÖNDERİ

    Dr. Hasan Kulakoğlu, dedesi Alamutlu Veli Ağa’nın bir birine ulalı öykülerini yazmış. Sanki bir roman gibi.

    Kurtuluş Savaşı’nda Madran dağında çadırlarda, çardaklarda yaşayan Tahtacı obası ile Yörük Ali buluşması. Yunan‘a karşı mücadelenin içinde bizzat obası ile birlikte yer alan Tahtacı Veli, Alamutlu Veli Ağa.

    Uçurulan köprüler, dağlara gelen Yunan birlikleri ve onların işbirlikçileri ile mücadele. Her bir öykü, dönemi anlatıyor. Dedik ya bir birine ulalı.

    Kılıç Artığı, Maryas’ın Ağıdı, Efendi Yaylası, Cumhuriyet Sana Çok Şey Borçlu, Ne Mutlu Gün, Cahil Değer Bilmez, Canından İki Can Düşer Toprağa, Sevim Sevmediğimi Zaman Gösteri, Kaç Efsane Göçtü Bu Dünya‘dan.

    Kurtuluş Savaşı’nın ortasında kalan bir Tahtacı Obası. Efendiler yurdunda çardaklarda, çadırlarda yaşam mücadelesi. Birkaç koyun keçi, ama elinde baltası, o ormandan o ormana kesime giden Tahtacıların yaşam öyküleri.

    Alamut’u Avukat Hüseyin Biçen‘den öğrendim. Üç defa ziyaret ettim. Orada dostlar edindim. Madran Dağında ziyarete gidemedim. Bir gün olur gider ziyaret ederiz. Niyaz ederiz. Bu kez rehberimiz Dr. Hasan Kulakoğlu olur.

    Alamutlu Veli Ağa, Kurtuluş Savaşı bitince, Nazilli, Bozdoğan arasında yer alan Alamut Çiftliğine yerleşmek onların en büyük hayali olur. Araya Vali, Jandarma komutanı, Demirci Efe girer, Müftüzade Hasan Fevzi Bey’den 30 bin altına satın alırlar. Obanın çıkıları bir araya getirilir. Alamut çiftliği veli Ağa adına alınır.

    Obayı toplar, nüfusuna göre, onlara pay eder. Sonra parası olmayanlara da arsa verirler. Onlar da yurt sahibi olurlar. Veli Ağa, Cumhuriyet döneminde alınan bir çiftlikte toprak reformu uygular. Bu o dönemde çok önemli olay olur. Üniversite öğrencilerine tez konusu olur.

    Rumlardan, Ermenilerden kalan arazilerin üzerine el koymak için hükümet konaklarını yakıp, tapu kayıtlarına el koyanların yanında, bu vatan için savaş vermiş tahtacı obası, kendi parası ile satın aldıkları çiftliği aralarında pay ederek cennete çeviriler. İnciri, pamuğu, küncüsü, buğdayı, arpası hele de bağları ekerler, dikerler.
    Ama bir şey daha yaparlar, çocuklarını okula gönderirler. Yurt dışına giderler. Her zaman gurur duyduğumuz Elit Tahtacı köyü olarak Alamut samahı ile bütün ülke, dünya tanır.

    Nazilli, Aydın, İzmir’de okumuş kültürlü veli Ağa torunları. Cumhuriyet dönemi aydınlanmasına devam ediyorlar. İşte yazarımız babası ikinci dünya savaşı içinde yakınlarını kaybeden, onların acıları içinde askerlik yapmak isterken şehit olan bir babanın çoçuğu Ünal‘ı Alamutlu Veli Ağa onu okutacak, Öğretmen olacak. Köyüne gelip evlenecek, köyüne hizmet edecek. Sonra onun oğlu Hasan da okuyup, askerde şehit olan dedesi Hasanlar ölmesin diye doktor olur. Gün olur bir yazar olur.

    Ama torun Dr. Hasan KULAKOĞLU önemli bir hizmet edecek. Köyünün, Dedesi Alamutlu Veli Ağa’nın öykülerini yazacak. Geçmiş kültürüne hizmet buna denir.

    Kitabın önsözünü yazan Prof. Dr. Şadan Gökovalı önsözde şöyle diyor:
    “ … yarım yüz yıl sonra bir muştu geldi. Veli Ağa’nın torunu Hasan Kulakoğlu doktor olmuş; asıl mesleğine yazarlığı eklemiş. Bir kucak kır çiçeği gibi yazdığı öyküleri getirdi bana. Yazıların eleştirisine girmeyeceğim. Önemli olan, iyi tohumun iyi ürün verebileceğine tanık olmak. Kaldı ki görünen köy kılavuz istemez; dolayısıyla ben Veli Ağa’nın torunun yazdıklarıyla aranızdan çekiliyorum. Parmakların yorulmak bilmesin Alamut çocuğu Dr. Hasan Kulakoğlu …. “

    (*ALAMUTLU VELİ AĞA (*) BİR KANAT ÖNDERİ / Dr. Hasan Kulakoğlu
    Temren Yayınevi – Bayraklı- İzmir 
    temrendergisi@hotmail.com
    İletşim: 0530 016 27 94

  • AMA ÇOCUKÇA

    AMA ÇOCUKÇA

    ANILAR – DÜŞÜNCELER

    AMA ÇOCUKÇA

    Usumun yettiğince hep düşünürüm. Üç yaşlarında düşünürüm. Karlı bir kış gününde bir anı gözümde belirir. O gün uyandığımda dağlara kar yağmış. Orman yukarından aşağıya, beyazımsı, apak görünümünde. Bütün yaşanılan yerin yalnız köyümüz olduğunu düşünürüm.

    Karlar erir, dereler çağlar. Sümbüller, nergisler, mor menekşeler, ardından acı yavşan, kekikler, yarpuzlar, ağaç diplerinde ekşi kulak, otlar belirir. Güneş vurdukça boy boy olur. Badı badı tökezleyerek yürürken dolaşırım aralarında. Çalı dibinden kertenkele, yılan kaçar, su kenarından geçerken kurbağalar hoplar. Suya girerken “cuuup” diye bir ses duyunca irkilirim.

    Yaşlarım ilerler. Her gün yeni edintiler kazanırım. Dünyam biraz daha büyür. Çift sürenler, oraklar ile ekin derenler. Harmana sap çekenler, harmanda döven çeken atlar. Dövenci emminin beni dövene bindirişi. Döne döne başımın dönmesi ve sonra bu dönüşten dünyanın döndüğünü öğrenmek en güzeli.

    Karşıda keçi güderken bağıran Goca Eşe. Sabahın erken saatlerinde azığını beline saran tarlaya koşar, bir bakarsın imece ruhu ile bir tarlada yardımlaşan kadınlar, erkekler. Ekin dererken kavraşan / yarışan kadınlar, erkekler. Bir uzun hava, bir türkü tutturanlar. O koyaktan bu koyağa yankılanan sesler.

    Evin önünde ası tana’nın koşması, ara sıra beni süsmesi ile öküzlerden korkumu artırır. Ebeler, dedeler masal, meseller anlatırlar; onar ilgi ile dinlerim. Korkulu olanlar vardır, ürperir, heyecan duyarım. Bazen düş çelerime girer.

    Köyden çıkarım bir gün Komşu köye giderim. Bir bina önünden geçerken , eski sıra üstünde bir yaratık. Sim siyah, kap kara bir şey. İlk defa görünce korkarım. Bir çocuk elinde fırça ile boyar durur. Ağzı, yüzü vardır, ama kaşları gür ve berrak. Anlatılan Tepegöz masalını anımsarım. İçime bir korku sarar, bağırarak kaçmaya başlarım. Ardımdan bağırlar. “ korkma , o yabancı değil. “ Ama ben korkarım bir kere, kaçarım. Bir yıl onu düşünmekle geçer. Kimseye de soramam. Şeytan mı, cin mi, peri mi ? düşçeler imde görürüm o yapıtı.

    Köyümüzde okul yok. Okul yaşına gelince , diğer çocuklar ile beraber komşu köye Çatak koyağına okula giderim. Her gün gidiş, dönüş 3 saat yol yürürüz. Okulda beş sınıf aynı salonda okuruz. Sıramı bulmak için öğretmen Kestel bağlar. Öğretmen , taralı saçları vardır. Ellerinin üstünde tüyler. Alfabenin başında resimler dikkatimi çeker. Düşüncelerimi kabartır. Ama bir çağrışım yapar. Geçen yıl gördüğüm kara şeye benzer. Tıpkısının aynısı.

    Şeytanı bulmak , onun gizemine ulaşmanın sevinci vardır. Gerçeği bulmak. Derelerden, taşlı yollardan geçerken içimde sakladığım, ağabeylerimden gizli , gizli sakladığım şeyler vardı. Beynimde her geçen gün büyüdükçe, büyür.

    Bir kasım sabahında okulun boş odasında , o benim günlerce beynimin içinde dolanıp, duran görüntü. İşte bir masanın üstünde. Öğretmenim Kadir Uçan elinde fırça boyuna sürüyor adamın suratına, suratına. Beynim büyüdü, kafamın içinde zonklamaya başladı. Kaçıyorum oradan . ama içimde merak salıyor. Eve gidiyorum , içim, içimi yiyor. Kimseye bir şey diyemiyorum. Gizlice Tırnaklarımı yiyorum.

    O zaman benim usumda biri ortaya çıktı. Bu olsa, olsa ejderha gibi bir şey miydi acaba ? bir daha baktım masanın üstünde duran büste. Sonra hayal etmeye başladım. Bir elinde çam kütüğü yarma, diğer elinde koca bir balyoz… omzunda bir koca tüfek.. önünde kaçan düşmanlar. Sahi düşman da kim ? acaba yaylada bizim bağın barılarını söken cin ali mi ? düşman ise onu öldürmek mi lazım. Köşkte günlerce bekliyorum. Cin ali evin önünden geçse de öldürsem diye. Günlerim geçiyor. Anam, babam bana bakıp , bakıp :
    “ bu çocuğa ne oluyor “ diyorlar. Onlara bir şey diyemiyorum. Saklıyorum onlardan .

    Sormam ile düşünmem, düşünmem ile buluşlar edinmem zevklidir. Öğretmen bir şey anlatır. Yıllardır kafamda yer alan şeytan yerini bir kahramana bırakır. Atatürk derler buna. Ulus ustası Mustafa Kemal olur. Yurdumuzu düşmandan kovar. Yeni düşlemeler başlar. Bu olsa , olsa ejderhadır. Gözleri büyük, büyük olur bakışlarımda. Kolları, ayakları kocaman. Eline bir mavzer veririm. Küçük gelir, koca bir çam kütüğünü tutuşturup veririm o dev evlerine. Ateş saçarak yürür düşman üstüne. Düşmanı kova, kova denize döker. Düşman da kim sahi ? nereden çıktı bu düşman? Dalıyorum, dalgınlığımdan sınıfa girince sıramı şaşırıyorum. Öğretmen Kestel bağlıyor sırama . yoksa sıramı bulamıyorum. Gün oluyor ağabeylerim benim ketseli beşinci sınıfların arasına takıyorlar. Kendimi orada buluyorum. Ah çok gülüyorlar bana..

    Öğretmen anlatıyor. “ düşman toprağımıza göz diken, vatanımıza göz diken yabancılar “ diyor. Ona dalgın, dalgın bakıyorum. Sonra düşünüyorum. Bizim yaylada bağı söken, kenarında barıları söken Cin Ali düşman demek. Onu öldürmek geliyor içimden. Gözlüyorum onu evin , önünden geçerken. Bir kenara taşlar koyuyorum. Annem, babam bana dikkatle bakıyorlar. “ bu çocuğa bir haller oluyor.? “

    10 kasım geliyor. O da neymiş? Yine o kara adamı bayrağın üstüne koymuşlar. Şiirler okuyorlar. Ona saygı duruşu yapıyorlar. Sonra yanlarına iki de meşale koymuşlar. İki arkadaş bekliyor. Ha unutuyordum. Beyaz yakalıkları çıkartıyorlar. Bu gün önlüklerimizde yakalık yok. Ne oldu derken merakımız gidiyor. “ ATAMIZ ölmüş, yas tutuyoruz. Kim öldür dü ki? Hem neden kara ile boyamışlar yüzünü. O da düşmanlık mı etti birine acaba ? gözlerimi kapıyorum, yeni düş çelere dalıyorum. Denize dökülenler hortlamasınlar sonra.
    “ çok çalıştı. Çok uğraş verdi. Yoruldu kalbi . bir daha çalışmadı. Dolma Bahçe sarayında hastalandı öldü Milletin atası. “

    Bak başkası öldürmemiş, demek vadesi gelmiş. İyi, iyi düşman öldürmesin de.

    Aylar ilerliyor. Harfleri öğreniyorum. Samanlı deftere adımı yazıyorum. Alt, alta yaz babam, yaz. Sonunda ezberliyorum. Sonra Felteş Dedem e soruyorum. O anlatıyor, ben dinliyorum. Keşke önce anlatsalardı da, okulda günlerce korku içinde kalmasaydım.
    “ çok akıllıymış, iyi yönetirmiş askeri. Günlerce , aylarca plan yapmış Yemen de, Çanakkale de hep düşünmüş memleketi. Durur, düşünür öyle karar verirmiş. Zorlukları birer, birer yenmiş. Ulusla birlikte yenmesini bilmiş.”

    Gün olmuş “ yurtta barış, dünya da barış “ demiş. Demek ki zamanı gelince barış da gerekiyormuş.

    Atalarımız, düşmanla anlaşmışlar, dost olmuşlar. Barış içinde yaşıyorlar. Biz de anlaşsak diyorum. Neden olmasın? Atalarımız anlaşmış ya …

    Babam cin Ali’yi şikayet ediyor. Köye gelip bizde misafir kalan iki jandarma onu alıp götürüyorlar. Omuzlarında iki mavzer var. Ha unutuyordum. Gece ayaklarım yarılmış, sızlıyor, jandarmanın bir kutuda mavzer yağı çıkardı ayağıma sürdüler. “ oh be dünya varmış. Ağrı kesildi. “ sabah kalkınca Cin Ali ‘yi götürdüler.

    Okulda bahçede iğde ağacına sırtımı dayayınca düşünüyorum : jandarma babamı dövebilir mi ? ona gücü yeter mi ? cılız mı cılız Cin Ali ‘yi jandarmanın elinde kıvranırken görür gibi oluyorum.

    Aylar geçiyor aradan. Yazıyorum, okuyorum. Okudukça ; ATAMIZI daha iyi tanıyorum. Artık düşçeler imde görülen şeytanımsı şeyler, bir insana dönüşüyor. Hem de yüce insan oluyor. Onun gibi olmak istiyorum. Nasıl olunacak ki ? onu dayısının çiftliğinde kargaları kovalarken düşünüyorum.

    Onun ile ilgili şiirleri okuyup, belleğimde yoğurup, işliyorum. Şiirler bütünleşiyor. Yıllar geçtikçe onu daha iyi anlıyorum. Her adımı birer devrimi getiriyor. Her adımda iyiye, güzele , insanlığa yönelen davranış biçimlerini görüyorum. O zaman diyoruz ki :
    “ onun gibi çok çalışarak, devrimler yaparak yapıtlarının üstüne biz de bir taş koyalım.”

    Kırsal kesimden, kentlere göç devam ediyor. Biz de o kervana katılıyoruz. 24 haneli toprak damlı evden göçüp, kırımızı kiremitli, yada toprak damlı evlerin olduğu kente taşınıyoruz.

    Artık dağları , belleri aşmadan okula ulaşıyoruz. İki katlı merdivenlerden çıktığımız okul. Sıra olup, tek , tek yürüdüğümüz sınıfımız. Her sınıfta ayrı öğretmen. Kent gözümde büyüyor. Makineler, dükkanlar. Oysa köy de bir Kemeneci Memet Emminin dükkanı vardı. Şeker, tuz, sigara, bandırma, lokum. Biskevit, kiprit…. Oysa burada dünyam büyüyor. At arabaları, paytonlar, taksiler, otobüs, kamyonlar.
    “ nereye gider bunlar ? “
    Hep gidiyorlar , geliyorlar. Bunların dünyanı öte başına gidip, geldiğini düşünüyorum.
    “ orada kim var ? “
    Kim olacak? Belki düşmanlar vardır. Acaba dost olanlarda var mı ? ATA mız nerelere gitmiştir? Mezarı nerede? Hürü kızlarının eteğinde mi ? yoksa Kırtıl’ın tepesinde mi ? düşünüyorum , düşünüyorum. Ama içinden çıkamıyorum.

    Bir sabah, boru, trampetler çalmaya başlıyor. Sonra davullar, gırnata. Büyük kızlar erkekler yürüyor. Dediler ki :
    “ bayram var. “
    “ bunlar kocaman, kocaman olmuşlar. Neden evlenmezler acaba ?” Belki de evlenmişlerdir. Çor çocukları bile vardır. Dediler ki bu bayram çocukların bayramı. 23 Nisan çocuk bayramı. Aha bize de bayram mı vermişler? Yeşillim, yeşillim de morlum. Mora çalan ala beneklim. Kara önlük, beyaz , apak yakalı öğrenciler. Biraz daha yaklaşıyorum. Yeni arkadaşlara bakıyorum. Başka, başka okullar bir araya gelmişler. Kimi benim gibi köyden gelmişler, kimi kentin yerlisi çocuklar. Kimi besili, kimi zayıf, cılız.
    “ sen konuşmaya geç başlamışsın “ diyor öğretmenim, eve geldiğimde anneme, babama soruyorum. Onlar da doğruluyorlar. Sahi öğretmenim falcı mı acaba ?

    Kağıt üstünde yurdumu görüyorum. Dağlar, taşlar, ırmaklar. Ama ortasında Ankara var.
    “ Orada Mustafa Kemal “ var diyorlar. Kalbim heyecanla atmaya başlıyor. Oraya gitsem, Atamı görsem. Onun kabri de orada imiş, gidip üç kere niyaz etsem.

    Evimiz yüksekçe yerde , kent aşağıda ova ve ırmak akıp gidiyor denize doğru. Damın üstüne çıkıyorum. Düş çelere dalıyorum. Bir de bakmışım Ankara ‘dayım. Kocaman bir yer, çok kocaman… yürüyorum , yürüyorum bir tepenin başına çıkıyorum. Anıttepe ,Anıtkabir ‘e varıyorum. Mezar önünde üç kere niyaz ediyorum. “ ya Allah, ya Muhammet, ya ali.” Birden bire ATAM canlanıyor. Karşıma dikiliyor.
    “ Oku, oku, beni ve bilimi orada göreceksin. “ diyor , kayboluyor.

    Yanmış, yıkılmış ülkede saltanatı yıkmış, yerine Cumhuriyet’i kurmuş. Halk ile beraber devrimler yapmış. Her biri dünya da yankılar uyandırmış. Okuduğumuz harfleri o getirmiş. Yoksa dedemin muska yazdığı karga, burga yazıları sökmeye çalışacaktık.

    Felteş dede nin muska kitabına bakarım. Elif be… mertek… anlatır, anlatır anlamam. İyi ki yeni alfabeye geçmişiz. Yeni alfabe ile yazılmış kitapları okumaya başlıyorum.

    “ 1919 samsun a ayak basma, 1920 de Anadolu da adım, adım halkı arasında çözüm bulma.. “ manda ve himaye kabul edilemez. “
    Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Sonra devrim, devrim… 1938 yılına kadar aralıksız devrimler. Bütün ezilen, sömürülen uluslara örnek olmak. Ama her şeyden öteye bağımsızlık ruhunun yaşatılması. İyi ki alfabeyi bize getirip , hediye etmiş.

    Atamız bunları yaparken, boş durmamışlar. Egemen güçler , içlerinde kara, yobaz düşünceleri olanların arkalarını sıvazlayıp, devrimlere karşı çıkmışlar. Ama Atamız ulusu , halkı ile onları hep yenmeyi başarmış.

    Ama en hoşuma giden de : ULUSUN ÇOCUKLARINA ilk kez bayram hediye etmiş. 23 nisan egemenlik ve çocuk Bayramı.

    23 nisan 1920 den tam 59. Yıl sonra Türkiye Çocuk Bayramını , bütün dünyanın çocukları ile birlikte kutladı. 1979 yılı Dünya Çocuk yılı olarak kutlanıyor

    Kutlanan Dünya Çocuk Yılı bana karanlıkta kalan günlerimi anımsatan bir olay oluverdi. Yıllar sonra ilk çocukluk yılımı anımsadım. Karanlıkta kalan çocukların Köy enstitüsü ruhu ile aydınlanması. İşte Cumhuriyetin en büyük hediyesi idi. Bizler köyden kentte geldik ya.. bize ışık saçan öğretmenler işte o okullardan gelmişlerdi. Bizim en büyük şansımız bu idi.

    Öğretmenlerimizin bize anlattığı ; gerçek eğitimcilerin kırsal kesimin , aydınlanması için erken kapatılan Köy Enstitüleri ruhu ile çağın gereklerine uygun yeniden açılması dileğimizi haykırmak isterim.

    Bu köy enstitüleri yeniden açılmalı ki ; üretime katkıda bulunacak kırsal kesime eğitim hizmeti götürülsün. Yeni köy çocukları da okusun, çağdaş bilimden yararlansın. Dünya Çocuklarının yaşam biçimine ulaşsınlar.

    Celal Necati ÜÇYILDIZ

    23 Nisan 1979
    KİRMEN/ AKYOL GAZETESİ

  • AZİZ GÜMÜŞ VE PEHLİVAN AĞA

    Yetmişli yıllarda Fethiye’ye bir firma gelir. Yollara sokaklara elektrik direkleri dikecek, hatlar çekecek. Yörede çalıştıracak işçi bulmaz. Yolu Günlükbaşı’na düşer. Orada Pehlivan Amca ile kahvede sohbet ederken, sorunlarını aktarır. Pehlivan Amca orada bulunan Tahtacıların önderidir. Günlükbaşı, Çalış denilen bataklık satılmaktadır. Önderi olduğu hısımlarını bir araya getirir,  buraları satın alırlar. Onları yerleştirir. Paralarına göre  dağdan, deniz kenarına kadar paylaştırır.

    Pehlivan Amca, hısımlarını toplar. “Çocuklar burada bir mühendis var. İyi çocuğa benziyor. Çalıştıracak işçi bulamamış. Ona yardım edelim.“ der. Aziz Gümüş Fethiye’de yükümlülüğünü yerine getirir. Ondan sonra bir dost edinmiştir. Her Fethiye’ye uğradığında ona uğrar, kahvesini içer, hoş sohbet eder.

    Gün olur Dalaman‘a kağıt fabrikası yapılır. Çiftliğin hemen yanına bataklık kurutulur, fabrika kurulur, yanına orman dikilir. Aziz Gümüş Seka‘lı olmuştur. Onu Seka’ya davet eder.

    “Pehlivan Amca seni yanımda görmek istiyorum. Onu işe alır. ”Ama ben lojmanlarda oturamam“ der.  Saha içinde kendine bir ev yapar. Yıllarca orada oturur. Aziz Gümüş hep onun yanındadır. Fabrikaya personel alınacaktır.

    “Pehlivan Amca, çocuklar gelsin çalışsın.“

    Ali Talaş, Marangoz Şükrü, Niyazi Elbir, Oktay Tunç, Necla Günday ve  Ortaca, Köyceğiz’den Tahtacı obalılar işe alınır.

    1995 yılında Fethiye’ye Oktay Tunç‘un davetlisi olarak gittiğimde Pehlivan Amca ile tanıştım. Hoş sohbetlerimiz oldu. Muğla, Aydın dağlarından buraya gelişlerini anlattı . Ali Talaş ile o zaman tanış oldum. O yıllarda ölü denizi, saklı kenti gördüm. Oradan Aydın‘a geçtik. Ortaklar’da Fatma Teyzeyi tanıdım. Ortaklar’da Şeyh Bedrettin’in imece ruhunu gördüm.

    1997 yılında Seka Dalaman’a tayin edildim. Personel Şefliğinden, Personel Tahakkuk Şefliği uzman kadrosunda göreve başladım.  Göreve geldiğim gün beni Genel Müdür Aziz Gümüş aradı.

    “Silifkeli hoş geldin. Bir sorun olursa beni lütfen ara.“

    O günlerde tayin olanlar, Aziz Gümüş’e kızıyor, küfrediyordu. Konuştuğum Ali Talaş, Müdür Memet ( Mehmet Uslu )  onun en iyi dostları idi. Benim de dostlarım oldular. Bana sorduklarında “Aziz Gümüş beni tanımaz, Genel Müdürlükte bir daire başkanı  İlhan Özsoy gibi kindarlar var. Sanırım onlar tayin edilmeme etken olmuştur. O genel müdürlükte arkadaşlara söylüyormuş Celal Üçyıldız çok iyi, başarılı bir arkadaş ama çok siyasi, onun için tayin ettik. “

    Oysa Ankara’da kardeşim Nevzat Üçyıldız’ın evimde iken beni telefona aradı,

    ”Yeğenim Turizm Bakanlığı sınavına girecek ama iyi bir solcu, ona yardımcı olur musunuz?“

    Kardeşim Nevzat Üçyıldız ona referans oldu, sınavı kazandı. Sonrada beni arayarak teşekkür etti. Eğer dediği gibi siyasi düşümsem bunu yapmazdım.

    Adana İdari Mahkemesine açtığım yürütmeyi durdurma davasından 8 ay sonra karar çıktı. O gün Müdür Memet’in evinde akşam konuğu idim. Kızı Nuray Uslu: “Baba seni Aziz Amca arıyor“ dedi.  Konuşurken Silifkeli konuğum var deyince beni istedi.  Hal hatır sordu. Ben de “Sayın Genel Müdürüm, bugün davayı kazanmışım, haber geldi, artık yetki siz de“ dedim.

    On gün içinde tayinim çıktı. Eşimde emekli olmuş, Dalaman’a gelmişti. Onu Ali Talaş’larda bırakıp, Taşucu’na gelip göreve başladım.

    Ama kinleri nefretleri yetmedi. 1999 yılında özelleştirme bahane edildi. Emekliliğime 6 ay kala Mersin Tapu Müdürlüğüne 1/2 si göstergede çalışırken, 2/5  gösterge ile tayin edildim. Ağustos 2000 yılında da emekliliğim dolunca oradan emekli oldum.

    Aradan 20 yıl geçmiş. Artık Seka kalmadı. Ama SEKA’lı  dostlarla ile görüşüyoruz. Bir araya geliyoruz. 1977 yılında işe başladığımda maaşımız asgari ücretin altında idi. Bize ek tazminat olarak ödeme yapılırdı. Demek ki o dönem de asgari ücret tespit komisyonu daha vicdanlı imiş.

    Anılar içinde yer alan eski Seka Genel Müdürü Aziz Gümüş hakka yürüdü. Pehlivan Amca, Mehmet Uslu artık aramızda yoklar. Onları Güzel anılar içinde anıyoruz. Devirleri daim olsun Tüm Seka‘lı dostların acıları bizim de acımızdır, paylaşıyoruz.

  • TAHTACILAR TRT TÜRKÜ’DE DİLLENİYOR

    Geçen yıllarda başladığımız TRT Çukurova Radyosu yapımı Çukurova’dan Sesler programına konuk olmaya devam ediyoruz.  Önceki yıllar Taşeli yöresi kültürüne emek veren halk sanatçılarını tanıttık. Hüseyin Say, Felteş Dede, Abidin Cılız, Bedri Koçak, Kemancı Zeynel Yeşbek, Mutlu Kul Mutlu, Hasan Şahin, Sade Demir, Hüseyin Cılız, Mehmet Uşan, zaman oldu Çağımızın Karacaoğlanı Musa Eroğlu’ya konuk olduk.

    Korona döneminde programlara ara verdik. Şimdilerde evimizden radyoya bir hat açtık. Telefonlarımız ile bir araya gelmeye başladık.

    Yapımcı Mert Şahin ile geçen Perşembe günü saat 10.05’te Çukurova’da Tahtacılar konulu bir söyleşi yaptık. yayınlandı, bir çoğunuz dinledi, bir çoğunuz dinleyemedi. Biz o çalışmların metin kısmını sizlerle paylaşmak istedik.

    24 aralık 2020 Perşembe günü saat 10.05’te TRT Türkü’de; Çukurova’da Tahtacılar programında söyleşimizin 2’ci bölümü yayınlanacak.  Vakti olanlar radyo başında hem söyleşimizi hem de yöre Tahtacı sanatçılardan, mengi ve samahlarını dinleyebilirsiniz.

    1. Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

    • 1950 Silifke doğumluyum. Anadolu Üniversitesi Sosyal bilimler Yüksek Okulu mezunuyum. Seka‘da personel şefi iken 2000 yılında emekli oldum. Halk bilimi araştırmacısı, gazeteci, yazar olarak yaşamıma devam ediyorum.
    • Evli iki çocuk babasıyım.
    • TOROSLARDA TAHTACI YAŞAMINDAN kesitleri içeren “Ay Işığında Gidenler” adlı öykü kitabım yayınlandı.
    • Tahtacılarda doğumdan ölüme inançlar adlı bir kitap çalışmam,
    • Tahtacı cemlerinde yer alan Şahatay, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet ve 18 ozanın nefeslerini kapsayan Cönk çalışmamız,
    • Silifke Köylerimiz  adlı bir çalışma yayın aşamasında.
    • Taşeli Kültürü adlı makalelerden oluşan bir kitap çalışmam devam ediyor.
    • Haftalık yazılarım: Mutilcemiz net, ufukturu net, Mut’un Sesi, Silifke Yaşam Dergisi, Yeni Haber (Belçika), Kukun Dergisi, Kanal Kültür gibi dergilerde devam ediyor.

    2.     Tahtacılar kimdir, Türkiye’de ve Çukurova da nerede yaşarlar?

    • Toroslarda son üç asırda belirgin olarak gördüğümüz tahtacılar,  Gaziantep Islahiye Kabaklar ve Adana Ceyhan Durhasan Dede‘nin önderliğinde yol, erkan yürüten , ortak inançları ve orman işçiliği /tahtacılık gibi bir mesleği ile kentlerden uzakta, dağlarda orman içlerinde yaşam bulan bir topluluk.
    • Nerede orman kesimi varsa, oraya gitmişler, Gazi Antep ‘ten Çanakkaleye kadar, gür ormanların içinde çalışmışlar. Özellikle Silifke Bölgesinde Bolacalı , Adana bölgesin de Pozantı, Karaisalı, Kozan  ,Aladağ ,  Mersin üzerinde Kızılkaya  da topluca yaşamışlar
    • Osmanlı döneminde Şüveyş kanalının devreye girmesi ve demir yolu yapımın başlaması ile Adana, Silifke de bulunan orman tüccarları onları bir araya toplayıp çalıştırmışlar.  Son olarak İş Bankası / Azaklar  Mersin Üstünde yaklaşık 350 hane 1950 yıllara kadar Cocak Deresinde kesim yapmışlar. kesim işi bittikçe, satın aldıkları yerlere iskan olmuşlardır. (1900- 1950 yılları arasında iskanları devam etmiştir.
    • Ederemit Kaz dağları eteklerinde yaşayan Tahtacılara sorduğumuzda :
    • “Adanalıyık, tünelin ucundan gelmişik, diyorlar. Tünelin bir ucu belemedik, diğer ucu Karaisalı… 19.y.y. Pozantı bölgesinde binlerce Tahtacı bu bölgede kesim yapmıştır. İşte Pozantı’da Fransız  trenlerini Çakıt Irmağı’na bunlar dökmüştür.
    • Şu anda Adana Kozan (Uluçınar), Nergizlik (Karaisalı ) Pozantı-Belemedik ,
    • Tarsus ( Çamalanı, Kaburgediği ve Tarsus  merkez de )
    • Mersin ( Dalakderesi, Düğdören, Kızılkaya,
    • Silifke ( Say Ağzı , Kırtıl , Say ve Mukaddem  mahallesi )
    • Mut ( Köprübaşı, Yeşilyurt, Kumaçukuru, Kayabaşı, Yaz Alanı, Meydan mahallesi )
    • Erdemli ( Tömük, Akdeniz Mahallesi )
    • Anamur ( Kaş dişlen )
    • Bozyazı ( Mayasan , Gözce, Çubukkoyağı, Sıcakyurt , Tekedüzü mahal. )gibi yerleşim yerlerinde yaşamaya devam ediyorlar. Bunların dışında Antalya, Isparta, Aydın, İzmir, Denizli, Balıkesir, Çanakkale ,Muğla illerinde tahtacı yaşam yerleri bulunmaktadır.

    3.     Tahtacıların müzik kültürü ve çalgılarından bahseder misiniz ?

    -4000 yıl önce Hitit kültüründe yer alan halen Anadolu medeniyetler müzesinde bulunan bir kabartma da saz çalan bir ozan, bir kadın, erkek karşılıklı oyun oynuyorlar. İşte müzikolglar tahtacılardaki kültürü oralara götürüyorlar. Bağlama, saz, keman ve köşeli kırtıl davulu ( biz onun benzerini Uygur Türklerinde görüyoruz. Antalya , burdur, Muğla da  Cümbüş, kabak kemane, kaval ı, ege de cümbüşü görüyoruz. 

    4.     Halk oyunlarından bahseder misiniz ?

    • Tahtacı orman da çalışır, yorulunca oturur ağıt söyler, nefes söyler, bir ıslık la oyun oynar, işte mengi burada başlar. Hemen düz bir yer bulunca iki kişi bir araya gelince mengi oynar. Mengi , dönülerek , karşılıklı oynanır. Anadolu da Hitit uygarlığında görülen karşılıklı mengi oynayan iki çifti görürüz.  Bir şenlikte, bir düğünde geniş bir alan bulunca da herkes oyuna kalkar. Daire şeklinde oynanır. İzleme yerine , oynamak. Önce bir ağıt dillenir, sonra 9/ 8 lik ölçü de mengi çalmaya başlar, el çırparak oyuna kalkarlar.
    • Oyun durur, birini havaya kaldırıp severler.
    • Adana yöresinde saz, davul un yerini, zurna , davul alır. Onlar Avşar Mengisi derler. Mengi içinde seyirlik orta oyunu bile yaparlar. Maniler söylerler.  Mut yöresinde mengi içinde ağıtlar söylenir. ( hem ağlarlar, hem oynarlar )
    • Mengiye ayn zamanda tarikat samahı da denir. Samahın öğrenbeçliğidir. Önce mengi öğrenilir.
    • Ege yöresinde mengi yerine yoz samah denilen sözleri lirik yine 8/8 vuruşlu ezgiler , düğün ve şenliklerinde oynanır.
    • Samah : sözleri ve müzik nefeslerden oluşur . 2/4 , 4/4 ve 9/8 lik vuruşlu ölçüler görürüz. Samahlar, dar, yürütme ve yeldirme gibi üç bölümden oluşur. Sonunda dede samah dönenlere ve saz çalanlara hayırlı duası verir. Samahlar genellikle cem törenlerinde dönülür.
    • Samahlar  mengi de olduğu gibi karşılıklı ve daire şeklinde dönülür.
    • Samahlar tüm yerleşim yerlerinde aynı şekilde olup;   Şahatay, Kul Himmet, Pir Sultan Abdal ve yöre ozanlarının nefesleri ile samahlar dönülür.

    Söyleşi 2. Bölüm (Yayınlanacak Bölüm)

    1.     Tahtacıların günlük hayatında ve önemli günlerinde müzik çok önemli bir yere sahip, bu konu ile ilgili açıklama yapar mısınız?

    • Tahtacı sabah kalkınca ıslık çalarak güne başlar. Islık zaman gelir Türkiye döner, bir uzun hava olur, bir ağıt olur. Eşi , katırı onun bu ezgileri ile onun duygularını anlar. Akşama değin çalışırken, dinlenirken ona yoldaş olur.
    • Zaman , zaman aşık olur. Doğa içinde güzelliği paylaşır. Bir karaca oğlan dizesi, köprübaşılı Hüseyin in ezgileri ona duygu verir. İlham verir.. ağzından ağıtlar, uzun havalar, Türkler çıkar. Mısralar mengi olur, koyaklarda yankılanır. Birkaç kişi bir araya gelir, bir düzlükte ıslıkla, ya da sözlü türkülerle mengi oynamaya başlar.
    • Düğünlerde, ziyaret yerlerine gidildiğinde, Sultan Nevruz ve Hıdır Ellez Şenliklerinde  toplum bir araya gelince, sazlar önce ağıt çalar, sonra mengi çalınır, el çırparak oyuna çıkılır.  Daha sonra halaya durulur. Mengi oynarken , ağıt araya girer, hem ağlarlar, hem oynarlar. Özellikle Adana yöresinde halay içinde seyirlik oyunlar , maniler, türkü söyleyenler araya girer.
    • Tahtacılar da düğünlerde, akşamları seyirlik arap oyunları sergilenir. Bişşek gelin, Tomas gibi oyunlar izleyenleri eğlendirir.
    • Türkülerde ; başta Karacaoğlan , Dadaloğlu gibi ozanların türküleri dile gelir.

    2.     Cem evlerinde düzenlenen dini törenlerde icra edilen samah kavramından bahseder misiniz?

    Tahtacılar; Alevi ve Bektaşi inanç geleneğinde; Şeyh Safi Ocağına bağlı olan;  Gaziantep (İslahiye – Kabaklar köyünde İbrahim Sani Dede ve Adana Ceyhan’da Durhasan Dede’nin önderliğinde iki ocağa bağlı dedeler cem evine gelir, orada talipleri ile bir araya gelirler. Yani meydanda cem olurlar.

    Alevilik cem evinde dede huzurunda ikrar verme ile başlar, daha sonra evli çiftler musahip olurlar. Her yıl cem evlerinde meydandan geçerek inançlarını yerine getirirler.

    Hak Muhammet Ali, Ehlibeyt, Şah İmam Hüseyin Kerbela ortak paydasında buluşurlar.  İşte cemlerde yürütülen 12 erkanın önemli bölümü Samah dönmedir.

    Samah sözcük anlamında da dönmeyi kapsar. Kadın, erkeğe niyaz ederek samaha davet eder, ikisi birlikte Dede’ye niyaz ederler, saz çalmaya başlayınca niyazlaşırlar. Önce karşılıklı olarak samahın darı, daha sonra yürütmesi ve em son olarakta yeldirmesi ile son bulur. Samah bitince Dede samah dönenlere ve sazandara hayırlı verir.

    Son olarak da cemlerde kırklar samahı adında birlikte samah dönülür.

    Samahların müzikleri 2/4, 4/4 ve 9/8 ölçüde olur. Şahatay, Kul Himmet, Pir Sultan Abdal’ın nefeslerini sazandarlar çalıp söylerler. Divan Sazı, Bağlama, Üç telli saz (Cura), keman, ege ve Antalya yöresinde cümbüş, kabak kemane, kaval da görmek mümkündür.

    3.     Tahtacı müzik kültürüne katkıda bulunan isimlerden bahsedebilir misiniz?

    Mut Köprübaşı köyünde: Abidin Cılız, Efe Halit, Zırtaboz Veli, Hüseyin Cılız, Abdi Veli Uşan, Kumaçukuru’nda Kanimini Musa Eroğlu, Abidin Özay,  Musa Eroğlu, Hasan Şahin, Kul Mutlu, Sade Demir, Yeşilyurt Köyünde Musa Bıçkı, Kırtıl Köyünden Felteş Ahmet Duman (1975 yılında TRT Çukurova radyonda bant kayıtları Kemal Öğretmen tarafından kayda alındı), Ali Rıza Çavuş, Kemeneci Mehmat Akdemir, Cihangir Akdemir, Hasan Gündoğdu, İsmet bulut. Tarsus Çamalanı’nda Ahmet Talipoğlu, Mustafa Talipoğlu.

  • KENTLERİ SÜSLEYEN ANITLAR

    Paris deyince Eyfel Kulesi, Washinton deyince Özgürlük Anıtı, Ankara deyince  Anıtkabir, İstanbul deyince Galata Kulesi, Roma deyince aklımıza Pisa Kulesi gelir. 

    Anıtlar vardır, yüzyıllar boyunca ayakta kalır. Uslarda iz bırakır. Tarihlerde onu parmakla gösterirler.

    Silifke’de binlerce yıl önce yapılmış Zeuss Tapınağı kalıntıları, Kale, Tarihi Taş Köprü. Uzuncaburç’ta tapınaklar, Antik Tiyatro, Kız Kalesi. Hepsi bize miras kalmış. Onları korumak, dünyanın olduğu kadar bizim de namusumuz. 

    Taş Köprü önündeki su değirmeni belirli bir yaş grubu Silifkelilerin içinde bir yara gibi durur. Birileri yıktırdı. Hala içimizde bir yerde görüntüsü duruyor, geri istiyoruz. 2 bin yılın içinde 3 asırlı bir dönemin anısı da olsa, o güzellik görgelerimizden gitmiyor.

    Yerel yönetimlerimiz, Silifke, Taşeli kültürünü simgeleyen bazı yapıtları bize kazandırmışlar. Mut girişinde Halk Oyuncularımız, Mersin girişinde Keklik, Taş Köprü yanında Çingilli kız, Çilekçi Arife Abla. Bir dönem yapılan kabartma heykeller. 

    Bu yapıtları bize bırakanların emeklerine sağlık. Yüreklerine sağlık. Zaman zaman yerel yönetimler bazı projeler ile yeni yapıtlar kazandırmak isterler. Bu ufuklarının açıklığına göre yeni projeler olur. Bu yapıtları alkışlarız.

    Geçen yıl  Taşucu‘nda eski belediye önünde Atatürk Anıtında düzenleme yapılmış, halkla ilişkiler anlamında eksiklik olacak ki; yörede yaşayan duyarlı insanlar ayağa kalktı. Sonradan anlaşıldı ki bakımı yapılmış. 

    Göksu ırmağının üstünde yayalar için bir asma köprü projesi günlerce önce paylaşıldı, inşaat başlayınca hazır olan toplum bunu alkışladı.

    Mersin girişinde yörede yaşayan insanların benimsediği Keklik Heykeli birden bire kaybolunca tepkiler birden bire çığ gibi büyüdü. Burada da bir halkla ilişkiler eksikliğini gördük. Yerel yönetim kendi içinde meclis üyeleri, kent konseyi, sivil toplum örgütleri ile paylaşmadan bu çalışmaya girince böyle bir tepki olağandı.

    Cılız bir ses ile Narlıkuyu’da bir yere taşınacağı belirtildi.

    Bazı park ve bahçelerde yer alan mermerden büyük emeklerle yapılan heykellerde kaldırılmış.

    Bunların hepsinde toplumsal mutabakat yapılmasında yarar var.  Projeler bir bütün olmalı. Özellikle yerel yönetimlerin bu tür projeleri kendi meclislerinde, kent konseyi gibi sivil toplum örgütlerinin bir araya geldiği  platformlarda bilgilendirme, projeye katkı alma gibi unsurlar yerine gelmiş olur. Diğer boyutu da birlikte yönetilen Büyükşehir ile de konunun paylaşılmasında yarar vardır.

    Biz bunu yörede yaşayan halkın rızalık vermesi, projelere katılması anlamında önemsiyoruz. 

    Bu anlamda kalıcı yapıtların yapılmasında, onların sökülmesinde biz olgusu ile projeler üretilmeli. O zaman içimizde, çevremizde bir sevgi yumağı oluşur. Buna büyük gereksinim var.

  • KARADENİZ’DEN AKDENİZ’E BİR KANAL İSTİYORUM

    Karadeniz‘i Marmara’ya bağlayan bir İstanbul Boğazı var. Hemen yanına ikinci bir  sahte boğazı simgeleyen bir kanal çok basit kalır. Bu gün uçaktan çekilmiş bir İstanbul fotoğrafı gördüm. Dostumuz, kardeşimiz Pilot Savaş Ekler çekmiş, paylaşmış.

    İstanbul çok güzel, kıskanacak kadar güzel… O güzelliği yalı köşkler ile paylaşmış olabilirler. Oralarda yaşamayı hayal edenler olabilir. Satın alırlar, kiralarlar. Her nasılsa oralarda yaşam bulurlar. Eline biraz doğal gaz parası bulan şımarık Katar emirleri buralarda yer bulamamış, ikinci boğaz istiyorlar. Adını da Kanal İstanbul dediler.

    Dertleri boğazda yalıda oturmak. Birilerinin hayalleri gerçekleşsin diye; bizim güzel memleketimiz parsel parsel satılmak zorunda mı? 

    Ama bir şey söylemek istiyorum.. Orası size yetmez. Gelin Karadeniz‘i Akdeniz‘e bağlayacak bir kanal yapalım. Adını Anadolu Kanalı koyalım. 1000 kilometre. kenarına ne kadar yalı istiyorsan yap. Şu Rusların Akdeniz’e inme hayali de kolay kılınır. Bir kenarına oto yol yaparsın, bir kenarına da demiryolu. Karadeniz‘in fındığı, çayı Mersin limanından bütün dünyaya Pazar bulur. Ya Çin’in malları Rusya’ya en kısa yoldan ulaşır.

    Anadolu’nun iklimi de değişir. Hayal kuracaksanız öyle kurun. Savaş Ekler’in sürdüğü uçağın ikinci pilot kabinine oturdum, şöyle Samsun’dan  Adana‘ya uçtum. O kadar güzellikler gördüm ki; delik deşik edilmiş dağları bir kenara koydum. Buna rağmen güzellikler çeç olmuş.

    Hayal bu ya yine de Depremci Ahmet Amca’ya, ya da Tolga Yarman Hoca‘ya bir sorar, kulak veririm. Bu kanal Anadolu fay hatlarına bir zarar verir mi diye? Yok derlerse proje çizmeye devam ederim…

    Bir okul şarkısı öğrenmiştik.

    “Deniz, deniz Akdeniz

    Suları berrak deniz,

    Karşıda yar ağlıyor,

    Gideyim bırak deniz…”

    Asırlardır Ruslar bu şarkıyı söylemiş olmalı. Onların hayalleri bu şarkı ile dinmiştir.

    Yıllar önce CHP nin benzer projesi vardı. Samsun’dan, Mersin‘e bir yol yapalım. Karadeniz, Akdeniz’e ulaşsın, o projeyi biraz büyük düşünürsen, neden olmasın.

    Bu bir hayaldi. Gerçekleşir mi bilmem… Ama bildiğim bir şey var. Şu Kanal İstanbul çok zor be kardeşim. 2,5 milyon Katar halkını tüm göçürüp gelmeyi mi düşünürler bilmem. Ama orada bulunan doğalgaz, ya da petrol ne olacak? En iyisi biz oraya göçelim, onlar bura gelsin…

    Sahi Amerika, İngiltere bize izin verir mi ?

  • GÖKBELEN‘DEN GAVLAK DAĞINA BİR YOL GİDER

    Gökbelen bağ arasına bir yürüyüş yapmıştık. Mazhar Tol Sekisi, derken Deve inine ulaşan patika yoldan yürürken aşağıda Gökbelen deresi ve karşıda Göksu vadisinin bitiminde karşımıza bir dağ çıktı. Yanlarında görünen Toroslar dağ silsilesi yanında ben varım diyordu. Tos toparlak şeklinde göğe doğru tırmanıyordu. Çektiğimiz fotoğraflarda hep ortaya çıktı.

    Google haritaya baktım, Gündüzler Köyü yakınlarında görünüyordu. Dostumuz Ali Sarıbaş‘ı aradım. O civarda yaylası olduğunu biliyordum.

    “Sizin yayla civarında bir dağ görüyorum, adını biliyor musunuz?“

    “GAVLAK DAĞI“ dedi.

    Göksu vadisine her baktığımda Gavlak Dağı, onun yanında Erenler (Karacaoğlan), Karakız Tepeleri görünüyordu. Ilgın ılgın Çömelek, Güme Dağları ve Sason Kanyonu.

    Mut Dere, Sarıkavak, Narlı, Karacaoğlan ve Silifke Çatak köyü; oraları adım adım gezmiştim. Köylerimiz Silifke kitap çalışması ile Silifke’nin 66 köyünü mezraları ile gezdim. Gündüzler köyünü gezerken, orada bulunan rehberler bize Gavlak Dağını ve yanında yer alan Haçka Yaylasını / Haçka Alanını söylemediler.

    Gökbelen‘de bahçe duvarımızı yapan Ahmet Ahrazoğlu Usta ile sohbet ederken, onun Karahacılı köyünden olduğunu, yazları Haçka Yaylasına gittiklerini, orada yurtları olduğunu söyledi. Bir gün dedi ki; “Kardeşim, Yaşar beni yardıma çağırıyor. Haçka‘ya birkaç günlüğüne gidip geleceğim, sizi de götürüyüm ama orada birkaç gün konuğum olacaksınız“ dedi.

    Biz de eşim ile gitmeye karar verdik. 12 Ekim 2020 Pazartesi günü akşam 17.00‘de Gökbelen‘den yola çıktık. Silifke – Mut yolu kapalı olunca, alternatif yol aradık. Gökbelen Deresinden, İmambekirli’ye gitmek üzere yola çıktık.

    Değirmenler, dere derken, yol ikiye ayrıldı. Senir yolu yukarda kalıyordu. Biz sağa saptık. Aşağı indikçe dere boyunca ağaçlar çoğaldı. Çınar, meşe ağaçları, şırıl şırıl akan sular… Aşağıda bir cennet yatıyordu. Biz aşağı indikçe yamaçlar büyüyordu. Yamaçların üstünde gökyüzü uzuyordu.

    İmambekirli yol sapağını göremeden yola devam ettik. Derenin solundan gitmemiz gerekirken, biz sağ taraftaki kısma geçtik. Dar yollar, orman işletmesi yollarının bakımını yapmış. Yollarda bir tek canlı yok.

    “Sanırım kaybolduk“ dedik. Telefon çekmiyordu. Yola devam ettik. Ama Cılbayır Tolas civarına gediğimizde; yolda bir kamyon vardı, paletli iş makinesi ile tomrukları yüklemeye çalışıyorlardı. Yolun altı üstü yeni kesilmiş, yontulmuş kereste ile kaplıydı. Orman işletmesinin neden yollara bakım yaptığını anladık. Araçlarımızdan indik.

    “Kolay gelsin. Siz Çakma Tahtacı mısınız?“ dedik, güldüler.

    “Evet biz Çakma Tahtacıyız, Mut’tan geldik, kesim yapıyoruz.”

    “ İmambekirli’ye gidiyorduk.”

    “Yanlış yoldasınız, geri dönüp, plastik boruları görünce sağa sapın, o yol sizi İmambekirli’ye götürür” dediler.

    “Kolay gelsin“ deyip oradan döndük. Geçerken göremediğimiz yol sapağını görünce bayağı sevindik. Yolda daha az bakım yapılmıştı. Ama yine de Reno araç hoplaya zıplaya gidebiliyordu. Yol boyu Gökbelen deresinden giden su borusu bize yol gösterdi.

    Dik yamaçlar gittikçe büyüyordu. Yer yer yukarından aşağı doğru karışan suların aktığını gördük. Birden karşımıza 5 geyik çıktı. Dereden sularını içmişler, dağlara doğru tırmanıyorlardı. Fotoğraflarını çekemedik.

    Artık yokuş çıkmaya başladık. Yukarı çıktıkça Tolas dağları bize eşlik ediyordu. Derenin kenarında yukarılara, göklere doğru yalçın kayalarla bezeli dağ bizi ürkütüyordu. Bir de baktık bir yarın başında dağ yarılmış, arasından geçtik. Zirve derken, Göksu vadisi karşımıza çıkıverdi. Zeytin, Antep fıstığı, erik bahçeleri bizi karşıladı. Evleri görünce sevindik, artık kaybolmaktan kurtulmuştuk.

    İmambekirli Köy meydanında zeytin pazarı kurulmuştu. Pat pat motorlar ile zeytinleri getiriyorlardı. Gelen eleğin yanında sıra ile yerini alıyordu. Plastik sandıklar yerden uzatılıyor, eleğe dökülüyordu. Elek çalışınca boy boy ayrılıyor, tüccar ona göre fiyat veriyordu. 3,4,6, 7 lira…. Aynı bahçeden toplanmış, ama boylarına göre fiyatlandırma yapılıyor. Sofralık zeytinler. Pazarda da boylarına göre müşteri bulacak.

    İmambekirli, tarihi asma köprü, Kargıcak derken Nasrullah levhasını görünce sağa sapıyoruz. Kargıcak Pamukçu Yaylasından sonra Nasrullah köyüne giriyoruz. Köyün içinden hızla geçiyoruz. Ortalık kararmaya başladı. Hep yokuş gidiyoruz. Ama yollar asfalt olunca içimiz daha rahat…

    Gündüzler köyünde sokak lambaları yanmış. Köse Bakkaldan alış veriş, sonra Haçka Yaylasına doğru yola koyuluyoruz. Kepez yolunu sağımızda bırakarak doğruca, toprak yola sapıyoruz… Bahçe evleri, tek tük yanan ışıklar. Bizi yolda karşılayan köpek.. Haçka Yaylası girişinde Tahtacı Mahallesi, burada yeni bir mahalle kuruluyor, kesim sırasında yer almışlar, şimdilik 5- 6 ev… İsmet Kırbaş çocukları, Yaşar, Murat Sert ve diğerleri.

    Yarı karanlık artık bir alanda aracımız yürüyor. Tek gördüğümüz ardıç ağaçları, katran ağaçları… Sonra aracımız duruyor. Karahacılı yurdunda iniyoruz. Bizi Yaşar Ahrazoğlu ailesi karşılıyor… Artık Haçka Yaylasında kendimizi üşümeye bırakıyoruz.