Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Mersin
Parçalı Bulutlu
15°C
Mersin
15°C
Parçalı Bulutlu
Cumartesi Çok Bulutlu
14°C
Pazar Parçalı Bulutlu
13°C
Pazartesi Az Bulutlu
11°C
Salı Parçalı Bulutlu
11°C

ALİ ÖZ İLE SÖYLEŞİ

ALİ ÖZ İLE SÖYLEŞİ

40 YIL ÜLKESİNİN GÖRSEL KAYDINI TUTAN MÜCADELECİ BİR FOTOĞRAFÇI

ALİ ÖZ

Çocukluk yıllarından itibaren toplumsal adalet için mücadele eden, hayata karşı hep itirazı olan bir gazeteci ve fotoğrafçı Ali Öz. Mesleğe adım attığı günden itibaren, ülkemizin pek çok önemli olayını objektifine yansıttı. Döneminin zorlukları ve baskılarına rağmen, yılmadan sosyal değişim ve insan hakları adına yaptığı fotoğrafçılık onu sadece bir fotoğrafçı değil, aynı zamanda bir toplumsal belgeci yaptı. Ne olursa olsun gerçekleri yansıtmaktan asla taviz vermedi, insanlığın derdini anlatmak için her şart altında, dünyanın dört bir yanındaki haksızlıkları, acıları ve direnişleri fotoğrafladı.

 

Sizi tanımak istiyoruz. Dilerseniz biraz çocukluğunuzdan bahsedelim.

Benim hikâyem, babama karşı bir mücadeleyle başladı. Ona itiraz ettim, karşı durdum. Sonunda bir 1 Mayıs’ta babamı terk ederek annemin yanına kaçtım. Ortaokul son sınıftaydım. Şehirde büyümüş bir çocuk olarak kazma tutmayı bile bilmiyorken; tarlada, alışık olmadığım koşullarda, toprağın içinde çalışmayı öğrendim. Ablam, kız kardeşim ve ben Silifke Lisesi’ne gidiyorduk. Köyden kasabaya gidip gelirken bir yandan da çalışıyordum; hayatı devam ettirmek gerekiyordu. Domates ekmiştik. Domates tüccarı paramızı, emeğimizi çaldı. Ben tabi çok bozuldum. O çocuk aklımla dedim ki “Ben gazeteci olacağım ve toplumsal bir iş yapacağım.” O dönemin şartlarında gazetecilik, haksızlıklara karşı mücadele edebileceğim en iyi meslekti.

Ve Ankara Basın – Yayın’ı birinci tercihimle kazandım. O dönem beni en çok etkileyen şeylerden biri, bir Yunan şairinin şiiriydi. O şiir, paranın nasıl savaşların ve kötülüklerin sebebi olduğunu anlatıyordu ve adeta beynime kazınmıştı. Bir diğer önemli eser ise Orhan Asena’nın Şeyh Bedrettin Destanı’ydı. O kitapta geçen bir cümle benim hayat felsefemi şekillendirdi: “Bir düşünce eyleme dönüşmedikçe hiçbir anlam ifade etmez” diyordu kitapta. Dolayısıyla ben hayatı hep itiraz ve düzeltme üzerine düşündüm, öyle yaşamaya başladım. Çocukluğumdan itibaren bu anlayışla şekillendim.

Hangi yıllardan bahsediyorsunuz?

Lise yıllarım 1970-74 arasındaydı. Sonrasında Ankara’da üniversiteye başladım. O dönemin politik olayları da hayatımı şekillendirdi. Robert Capa’nın vurulan asker fotoğrafı, Vietnam’da öldürülen Vietkonglu’nun karesi, Vietnam’daki bombalamadan kaçan çıplak kız çocuğu… Bunlar dünyayı anlamamı sağladı. Fotoğrafın gücü beni derinden etkilemişti. Üniversite döneminde Siyasal Bilgiler Fakültesi neredeyse bir kurtarılmış bölgeydi. O dönemde 40, belki 80 farklı fraksiyon vardı. Ama ben hep sorgulayan biri oldum.

Mesleğe nasıl başladınız? 

Sinan Çetin’in yanında işe girmeyi düşünüyordum fakat Mahmut Tali Öngören’in referansına rağmen alınmadım. Ama yılmadım. Murat Karayalçın’ın desteğiyle Köy-Koop Sinema Fotoğraf Merkezi çalışmaya başladım. Çok değerli bir arkadaşımız Celal Ertem de oradaydı. Ne yazık ki sonradan vefat etti. Köy-Koop’ta işler zamanla bana kaldı. O dönemde çekilen birçok belgesel ve fotoğraf, polis tarafından arşivlerden alındı. 1978 1 Mayıs’ından elimde sadece özel olarak sakladığım birkaç fotoğraf kalabildi. 

Siz o dönem gazeteciliğe başladınız ve fotoğraf çekmeye yöneldiniz, doğru mu?

Kısmen… Aslında fotoğraf o dönemde benim için bir hobiydi. Foto muhabiri değildim, daha çok haber yazıyordum. Araştırmacı gazeteci olarak, sosyal politika alanında çalışıyordum.

Ankara Basın Yayın’da okurken ilk fotoğraf sergisini ben açtım. Daha sonra ikinci sergiyi de düzenledim. O dönemin olanaksızlıkları içinde okul duvarlarına fon kartonları yapıştırarak sergimizi oluşturduk. Fakat o zamanlar basın, kültür ve sanata çok ilgiliydi. O amatör sergimiz, dönemin büyük gazetelerinde haber olmuştu. Şimdi dünya çapında işler yapsanız bile haber yaptıramıyorsunuz.

1982’nin sonlarına doğru Nokta dergisi çıkmaya başladı. Hocamız Yazgülü Aldoğan ve Tuğrul Er Yılmaz, Noktanın yazı işleri müdürlüğünü üstlendiler. Okuldan iki arkadaşım ve beni davet ettiler. Ve İstanbul okyanusunda yüzmeye başladım. Mesleğe başlama hikâyem böyledir.

Peki çocukken karar verdiğiniz gazetecilik mesleğini yaparken en çok neye dikkat ettiniz? 

Basındaki çalışma biçimim her zaman ilginç oldu çünkü hiçbir zaman mevcut düzenin bir parçası olmadım. Bu da çok fazla iş değiştirmeme sebep oldu. Nokta Dergisi’nden sanat fotoğrafı çektiğim için haksız bir şekilde atıldım. Güneş Gazetesi’nde kapıdan kovuldum, bacadan girdim. Sonra Milliyet’e geçtim. Üç kez editörlük teklif edildi ama kabul etmedim. Yurtdışına gittim, döndüğümde Cumhuriyet’te çalıştım. Zonguldak grizu faciası sırasında haberi almak için sabahın erken saatlerinde üç otobüs değiştirerek olay yerine gittim. Fotoğraflarım günlerce yayımlandı.

Nevruz olaylarını takip ederken karanlık oda kurup film baskısı aldım. Dışarıda çatışma varken tüm işlemleri tek başıma gerçekleştirdim. Nahçıvan’daki savaşı takip ettim, geri dönüp istifa ettim. Daha sonra Tempo Dergisi’ne geçtim ve yedi yıl boyunca Tempo’yu Tempo yapan insan oldum. (Burada hiç mütevazı olamayacağım!) Haftanın ve ayın fotoğraflarıyla anıldım. Röportajlarım büyük yankı uyandırdı.

Tarlabaşı’nda eroin satıcılarıyla bir evin içinde yaptığım sekiz sayfalık röportajı yayımladım. Azerbaycan Savaşı’nı yazdım. Benim haberimden sonra savaşın gidişatı değişti. Sonra Star Gazetesi’ne geçtim. Ardından NTV’ye… Daha sonra Birgün’de editör olarak çalışmaya başladım. Orada da bazı eleştirilerim oldu. Dedim ki: “Gazetecinin sloganı doğru haberdir.”

Daha sonra Habertürk’ten Ufuk Güldemir beni çağırdı. Buradan kalkıp Sefaköy’e gittim. Bütün gün gazetede dolandım. Sonra kendi kendime dedim ki “Manyak mıyım ben? Benim ne işim var ‘Cefaköy’de?” (Gülüyoruz) Ve o günden sonra çalışmamayı tercih ettim. O günden bu yana hiçbir ticari faaliyetim olmadan yaşamaya çalışıyorum. Yaşayabiliyorum da. En önemlisi de tam 40 yıl boyunca kendi ülkemin hikâyesini fotoğrafladım! Bunun için gerçekten biraz “manyak” olmak lazım!

“Fotoğrafın Altına İmza Atma Mücadelesi Verdim Yıllarca”

Bir gün Güneş Gazetesi’nde benim olmayan bir fotoğrafın altına “Ali Öz” imzası atmışlar. Ortalığı yıktım! “Ne var Ali, senin adın sığıyordu, onu koyduk” dediler. 1987’de Kasımpaşa’yı sel götürdüğünde de Kasımpaşa Çocuk Yuvası’na zor bela ulaştım. Şortla, sıçanların yüzdüğü suyun içinde, iki makine elimde… Çocuklar bana bakıyor. O kadar emek verdim ama ertesi gün bilin bakalım sayfada ne yoktu! Bir tek benim imzam… Öyle bir fırça yediler ki Doğan Heper ertesi gün köşesinde benden söz etmek zorunda kaldı.

Çalışma motivasyonunu nasıl buldunuz? Yani hep bir mücadele var!

Sanırım çok inanarak… Benim genç kuşaklara hep söylediğim bir şey var: Sevdiğiniz için ne yapıyorsunuz?” Çaba, emek, mücadele? Benim annemden geçen bir özelliğim var, çalışkanlık ve işini sevmek. Çünkü işini doğru yaptığında zaten fark ediliyorsun. O sana maddi manevi geri dönüyor. Ayakta kalabiliyorsun.

Kırk yılımı bu ülkeye adadım ben. Bunun yirmi yılı profesyonel olarak, diğer yirmi yılı ise cebinden, üç kuruş emekli maaşıyla hâlâ devam ettirdiği bir tutku ile…

Daha dün hafif bir kar yağdı, hayal kurdum ve Küçükçekmece’ye gittim. Asla üşengeç olmadım hayatta. 2002’de Ankara, Tandoğan’daki kriz eylemlerini hatırlıyorum. Evdeydim, çalışmıyordum. Karımla konuştum. “Bu Ankara’daki olay büyük olacak. Gitmeliyim.” dedim ve atladım gittim. O gün, tarihe geçen fotoğraflar çektim.

Hendek olayları sırasında, Cizre ve Sur’daki olayları takip etmek istedim. Eşim bana, “Git, senin gözünle görmek istiyorum” dedi. Çünkü bana ve objektifliğime büyük saygısı var. Gerçekten de gittim ve gördüm. Orada Kürtler acı çekiyordu, çatışmalar vardı. Ama diğer Kürtler de bu durumu sömürmeye çalışıyordu. Göç edenler zor durumdayken, zengin mahallelerde yüzlerce kişinin katıldığı düğünler yapılıyordu. Halkın bir kısmı büyük acılar içindeyken, diğerleri bambaşka bir hayat sürüyordu.

“Ben ham gerçeğin aktarıcısıyım. O gerçeği bozmadan, değiştirmeden, olduğu gibi yansıtan birisiyim. Elbette bir bakış açım var; insancıl, hayata dair ve daha iyi bir dünya umuduyla…” 

Bu noktada Gabriel García Márquez’in şu sözünü çok önemsiyorum: “Doğanın ve insanlığın geleceğine inanmıyorum. Ama inanmak için yazıyorum.” Bugün ben de bir şeylerin değişmeyeceğini görüyorum. Ama çekmeye ve belgelemeye devam etmek istiyorum. Gücüm yettiği kadar…

Yapay zekânın fotoğrafı bu kadar gerçeklikten uzaklaştırdığı bir dünyada, gerçeği göstermeye olan inancınızı nasıl koruyorsunuz? 

Henry Cartier-Bresson gibi ben de fotoğrafı bırakacağım galiba. (Gülüyor.) Her sene bu lafı söylüyorum ama arkadaşlarım bana inanmıyor, dalga geçiyorlar. Gerçekten fotoğraf dünyasında birçok insana örnek oldum. Mesela Tarlabaşı Beyoğlu’nda binlerce fotoğrafçı dolaşıyor. Ama kim sabırla oraya 10 yılını harcar? Ben şov için değil, fotoğraf çekmekten zevk aldığım için yaptım bunu. Deklanşör sesi… İşte o ses insanı bambaşka bir dünyaya götürüyor.

Fotoğrafçılık bağlanma sebeplerimden biri de konuşmayı sevmeyen, az konuşan, çekingen bir insan olmamdı. Fotoğraf benim için adeta can simidi oldu.

Özellikle dijital çağdan önce Leica’lar kullanmış bir adamım. 14 mm, 18mm objektifler vs… Geçen gün eski bir arkadaşımla karşılaştım, “Sana hep kıskançlık duydum. Çünkü her zaman en öne girerdin.” dedi. İşte bu haber tutkusu! 

Haber tutkusu demişken, o dönem ‘haber atlatma’ diye bir âdet vardı gazeteciler arasında. Sizin var mı bizimle paylaşmak isteyeceğiniz böyle bir anı? 

Bir gün Cem Boyner ve Ümit Boyner ile aynı uçaktaydık. Ümit Boyner başını Cem Boyner’in omzuna koymuş uyuyordu. Güzel ve samimi bir andı. Ben de hemen Leica’mı çıkarıp çekmeye başladım. Tam o sırada arkadan Süleyman Sarılar’ın geldiğini fark ettim. Ben alacağımı almıştım ve flaşı bilinçli patlattım. Tabi Ümit Hanım uyandı ve o an bozuldu! Bu benim için masum bir haber atlatma anıydı.

O dönem bizim için habercilik kutsaldı. Küçük detaylar bile önemliydi. O zamanlar gerçekten haberin peşinde koşmak başka bir tutkuydu! Şimdi böyle bir şey yok ki! İnternetten her şeyi alıyor, kopyalıyorlar. X’ten (eski Twitter) her şey herkesin önüne düşüyor zaten- doğru, yanlış. Böyle bir habercilik (!) var artık.

Haber fotoğrafçılığı bir yana, fotoğraf genel olarak güçlü bir görsel iletişim aracı. İster sanatsal ister haber fotoğrafı olsun, hikâye, teknik ve ekipman arasındaki dengeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin için bu üç unsurun öncelik sıralaması nedir? 

Ben en çok hikâyeyi ve insana dair olanı önemsiyorum. Ama bugün artık teknoloji çok gelişti. Bizim kuşakta teknolojiyi en iyi kullananlardan biriydim. Nikon’un bütün serilerini kullandım. Ekipmanı tabii ki önemsiyorum ama estetiği de öyle… Hatta şunu söyleyebilirim: Haber fotoğrafçılarıyla sanat fotoğrafçılarının kesiştiği bir noktadayım. Önceliğim belgelemek ama bunu en iyi estetik duyguyla anlatabilmek. Çünkü o zaman derdini daha etkili anlatıyorsun.

Haber için her şeyi göze alır mısınız? 

Doğru haber kutsaldır ama her şeyden kutsal değildir. Eğer toplumsal yararı düşünüyorsam, ona hizmet edebilirim. İnsanlık için bir fayda olduğunu düşünürsem, taraf olabilirim. Fotoğrafımı insanlığa faydalı olmak için çekerim. Orada bir haksızlık varsa ona itiraz ederim. “Haksızlık karşısında susan şeytandır” derler ya, ben hiç susmadım.

Bize böyle bir anınızı anlatır mısınız? 

Tarlabaşı Bulvarı’nın açılışı sırasında üçüncü katta bir adam, gaz bidonunu başından aşağı döktü. Polisler “Yak ulan yak” diye bağırıyordu, amaçları fotoğraf çekmekti. Adamı ben ikna ettim, yakmadı kendini. Sonra ona Asmalı Mescit’te bir ev verdiler. Başka bir gazeteci olsa, sırf haber olsun diye adamın yanmasına bile göz yumabilirdi.

“Hayatım Boyunca Hep Tehlikenin İçindeydim” 

Onlarca ölüm tehlikesi atlattım. Otelin çatısında taradılar beni. Metin Göktepe yakın arkadaşımdı. Arabamız dört takla attı. Daha sayamayacağım kadar çok olay yaşadım. Bir seferinde nişan yüzüğüme asılı kaldım. Alibeyköy’de cem evi çöktü. Metin Göktepe de oradaydı. Yirmi gazeteciyle birlikte boşluğa düştük. Gezi’de gaz fişeği isabet etti ama kafama taktığım kasket ile yaralanmaktan kurtuldum. Hayatım boyunca hep tehlikenin içindeydim.

Apaçık Radyo’da yaptığım röportajda da söylediğim bir cümleyi tekrar etmek isterim: Ben yaptığım işin kutsal olduğuna inandım. Çok inandım. İnsanın en güzel yanı, kendini iyi tanımasıdır. Kendine yalan söyleyen, herkese yalan söylemeye başlar. Kendimi iyi tanıdığım için, geldiğim sınıf ve yaşadığım hayata bakacak olursak en iyi noktadayım. Hayatı bir düzlem olarak düşünürsek, ben hiç yukarı bakmadım. Hiç yukarıdaki gibi olmak istemedim. Hep aşağıya baktım. Aşağıdaki insanlar adına bir iş yapmaya çalıştım. Benim silahım da fotoğraf oldu.

 

Şu an devam eden projeleriniz ya da planlarınız var mı?

Yeni herhangi bir projem yok. Şu anda 1 milyon kare arşivimi düzenlemem ve oradan üretmem lazım. Basmane’yi bitirdim, tıpkı Tarlabaşı gibi. 30 yıldır Bodrum Cup’ı çekiyorum. 30 yıl Cumartesi Anneleri’ni çektim. 40 yıl 1 Mayıs’ı çektim. 30 yıl öğrenci eylemlerini çektim. Daha sayabilirim… Tüm arşivin tasnif edilip insanlığın malı olarak kalması çok faydalı olur. Bunun için çektim o fotoğrafları. 

Geçen gün Agos’a verdiğim röportajda da söylediğim gibi, bu arşivi teslim edip özgürleşmek istiyorum. Benim de bir hayatım olsun istiyorum. Artık sadece keyif için fotoğraf çekmek istiyorum. Ama 1 milyon kare arşivin içinde debeleniyorum. Hard diskler dolu. Korona döneminde 130 bin kare taradım! Burada kütüphane gibi gördüğünüz her şey tarandı. İki tane tarayıcı makineyle, iki bilgisayarla gece gündüz çalıştım. Ve insanlar buna bedava sahip olmak istiyor!

Arşivler akademinin elinde olmalı! 

Dünyada resim sanatı nasıl 500 yıl boyunca sıkıntı çektiyse, aynı sıkıntıyı fotoğrafçılıkta yaşamamalıyız. Fransa’da bile bu sorun vardı. Ta ki Fransız Güzel Sanatlar Akademisi (Académie des Beaux-Arts) kurulana kadar… Sanatı koruyup, belgeleyip akademik bir sistem içinde saklamak şart.

Salt Araştırma’yla arşivinizin bir bölümünü paylaştınız. Nasıl bir çalışma yapıldı?

Salt Araştırma’nın arşivimin bir kısmı üzerinde çalışma şekli aslında en ideali! Çünkü arşivleri hem düzenleyip hem de kamuyla paylaşıyorlar. Sadece 5 bin kare fotoğraf için 2 yıl çalıştılar! Benim unuttuğum sokak isimlerini Google Maps üzerinden buldular. Hatta fotoğraflardaki otomobillerin marka ve modellerinden yola çıkarak çekildiği yılı tahmin ettiler. Çünkü ben bazı şeyleri unutmuştum. O siyah-beyaz arşiv nasıl biliyor musunuz? Bir bohça gibi, bağlamışsın, içinde her şey var. 40 yıl sonra açılmış bir hazine gibi! 

Önemli olan, bu arşivin gelecek nesillere kalması!

Eğer gerçekten inandığım bir yapı olursa, elimdeki büyük arşivi onlara bırakmak isterim.

Tek bir fotoğraf bile koca bir dönemi özetleyebilir. Mesela CHP’yi anlatan bir kare ya da ortaokul öğrencilerinin üniversite işgali… Bir seçim sandığı fotoğrafı… O fotoğraflar, tarihin ruhunu yansıtan belgelerdir. Böylesine önemli arşivler, tarih içinde kaybolmamalı.

Sizin fotoğrafçılığınızı meslektaşlarınız nasıl tanımlıyor?

Ozan Sağdıç, iki büyük toplantıda bana şöyle dedi: “Meslektaşım olmandan dolayı seni kutluyorum. Kıskandım diyemeyeceğim ama gıpta ettim. Benim yapmak isteyip de yapamadığım bir işi yaptığın için seni tebrik ediyorum.” Ben, ondan farklı olarak politik belgesel fotoğraflar çektim çünkü.

Bir gün İbrahim Zaman ile siyah-beyaz fotoğrafları seçerken baktı ve şöyle dedi: “Ya biz niye böyle kareler çekmedik?” Bu tamamen hayata bakış açısıyla ilgili.

Gültekin Çizgen ise “70 yıllık hayatımda 70 tane kitap yaptım, hiç kimseyi kıskanmadım Ali Öz’den başka.” Yahu, daha ne yapayım ben bu toplum için?

Peki yurtdışında hangi ülkelerde fotoğraf çektiniz? 

70 ülke dolaştım. Tayland’daki çocuk fahişeleri yazan bendim. Çin’in gökkuşağı renklerini, o asık suratlı komünist dönemin ardından gelen cıvıl cıvıl atmosferi anlatan da bendim. Ercan Arslan’la Moğolistan’a gidiyorduk, Yasak Şehir’de dolaşıyorduk. Bir fırsat yakaladım, baktım Çin güzellik yarışması var, hemen girip çekim yaptım. Dönüşte Pekin’de iki gün daha kaldım ve oradan canlı, renkli bir röportaj çıkardım. Eşim “Hong Kong’a da gitsene” dedi, Thai Havayolları’ndan bilet ayarladım. O dönemde Tempo’da çalışıyordum, son anda da oradan bin dolarlık bir ödeme aldım.

Son sergilerim hep yurt dışındaydı. Viyana’nın en büyük gazetesi benimle tam sayfa röportaj yaptı. Selanik’teki sergim iki ay planlanmıştı, dört ay sürdü. Paris’te tarihi bir binanın giriş katında muazzam bir salonda sergim bir ay açık kaldı. Atina’da müzenin duvarına 10 metrelik pankart astılar, kendi suretimi görünce kendimi Michael Jackson gibi hissettim. En son, pandemi döneminde konsoloslukta bir sergi açtık, patrik bile geldi, içerisi tıklım tıklımdı. Geçen yıl Fransa’da iki festivale katıldım. Alman ARD televizyonu, Yunan televizyonları her yerde benimle ilgili haber yaptı.

Salgado da hep alt tabakanın peşindeydi ama sonra Genesis gibi doğaya yönelen projeler yaptı. Sizin toplumsal olaylar dışında hayata geçirmek istediğiniz bir fotoğraf projesi var mı? 

Selanik’te biri de Feyyaz Yaman da aynı tespiti yapmıştı. Salgado aslında “imaj maker”lık yapıyor ama ben saf gerçekliği çekiyorum.

Pişman mısınız hocam?

Değilim ya, asla. Fotoğraf sayesinde milyonlarca insana dokundum. Bütün sol kesimin Ali abisiyim ama hiçbirinin adamı değilim.

 

Röportaj: Nihan ÖZGEN MELEKE

Fotoğraflar: Ali ÖZ

Röportaj Fotoğrafı: Adem MELEKE

 

ALİ ÖZ – Kimdir?