“Geçenlerde bir orman gördüm, bir ağaç kalmış kalmamış!..
Yağmurlar küsmüş, tilkisi tavşanı yok, börtü böcek çığlık çığlığa, yılanlar kaplumbağalar anayurtsuz, kuşlar sürgün, sincaplar taa dağların arkasında, kertenkeleler cenazelerini kaldırır…
+++
“Dutlu Kahve vardı eskiden, yerini tam çıkartamasam da şimdiki Halkbank’ın olduğu yerlerdeydi. Sabahları erkenden beş on amele toplanırdık orada, bizleri çalışmaya götürecek olanları bekleşir dururduk. Kimi zaman tümümüz iş bulur, kimi zamansa bir ikimiz açıkta kalır, aç susuz akşamı ederdik. Ne zor günlerdi o günler bee!..”
+++
“Babam, ben, bir de Topal Hasan diye biriyle bir gün oduna gittik. Göksu’nun kâhından odun ediyoruz. Tam orada da kurumuş bir çam var; dallarını kesmişler, gövdesi duruyor. Kolastarımız var, babamla başladık kütüğü kesmeye. Bir anda aşağıdan bir şapka şafkardı. Golastarı, baltayı alıp kaçtık. “Ormancı bu” diyerek piynarların arasına saklandık. Topal Hasan topal olunca kaçamadı. Adam geldi geldi, Topal Hasan’a selam verdi. Biraz konuştular. İyice baktıydık emmimmiş gelen, Göbek Hasan! Alahan’da ormanda çalışırdı, yayan yapıldak geri beri Mut’a geliyormuş. Rahatlaya kaldık yahu…”
+++
Yıllar öncesinin lisesinde iyi bir öğretmen. Ama köyden gelen bir öğrencisinin dersleri pek iyi değil, sınıfta kalması gerekir. Bir gün öğrencinin babası köyden bir sepet kara üzümle çıkagelir öğretmenin evine. Üzümler de parmak gibi parmak gibi arkadaş, pırıl pırıl. Taa köyden getirmiş adam, içinden gelerek. Kabul etse bir türlü, kabul etmese bir türlü. Üzümlü sepeti geri göndermek daha zor sanki, adamın onurunu kırıcı. Ses çıkaramaz, teşekkür eder.
Böyle bir zor kararı bir de yıl sonunda yaşar bu öğretmen. Çocuk sınıfı geçer!
+++
“İlkokul 4. sınıftayım. Kız kardeşim de aynı sınıfta. Yıl sonunda o sınıfı geçti, ben geçemedim. Üstelik bana da gıcık gıcık güldü. Zoruma gitti bu. İki tokat yapıştırdım suratına, Ağlaya ağlaya gitti eve. Hem sınıfta kalmam, hem kardeşimi dövmen, babamın dayağı beni bekliyor. Babam da vurdu mu tokadı, yere ağaç gibi yıkar adamı. Ne yapayım, dayak korkusuyla kaçtım evden. Kaçtığım yer de 200 metre uzaklıktaki kahvehane. Kahveci Hüseyin amcanın yumuşlarını tutmaya başladım; “şuraya git buraya git, şunu yap bunu yap.” Akşam oldu, annem çıkageldi, götürdü gitti beni.”
+++
“Babam öleli yıllar oldu. Güzel bir kaputu vardı, bizde kalmış. Bir süre sonra en büyüğümüz olan abim tutturdu durdu, “Babamın kaputu nerde?” diye. Başımızın etini yedi yahu. Benim de vardı bir kaputum. Bir gün sardım sarmaladım bunu, “İşte kaput” diyerek abime verdim. Bilemedi mi neyse, bir süre sesi kesile kaldı. Ama birkaç ay sonra yine başladı, “Bu kaput babamın kaputu değil, babamın kaputu nerde?..”
Şimdi ne abim var ne de babamın kaputu!..”
Sevgiyle, sağlıkla, saybanla…



