
TOPOĞLU SÜLEYMAN DESTANI
Yirmi yıl kadar önce yaptığımız derleme çalışmaları sırasında Gezendeli Topoğlu Süleyman destanından birkaç dörtlük elimize geçmişti. Kaynak kişi, olayın 70 yıl kadar öncesinde meydana geldiğini nakletmişti. Demek ki olay yüzyılımızın başlarında geçmiş.
Birkaç ay önce yaptığımız bir derlemede ise destanın kalan dörtlüklerini ve ayrıca değişik bir ikinci destanı bulduk. Mut’un İlice köyünden Abdurrahman Aran’dan (70 yaşlarında) destanı yazan şairin kimliği ile olayın öyküsünü de öğrendik.
Abdurrahman Aran, bu yaşına rağmen hafızası gayet sağlam, ifade gücü kuvvetli, sesi mükemmel ve bölge türkülerinin hemen tümünü söyleyebilen bir kişi.
Destan, Gezende köyünde başlayan ve tükenmeyen bir çocuk aşkının, Adras dağının Doluncak yaylasındaki acı sonla noktalanışını anlatıyor. Meryem kıza tutkun Topoğlu Süleyman, aslan gibi bir yiğit. Yakışıklı, çevresinde sevilen, çalışkan, kazanmasını da yamesini de bilen bir kişi. Çocuk yaşta komşu kızı Meryem’le başlayan aşk gelişip serpilen Meryem’in istemediği birisiyle evlendirilmesiyle buruklansın Meryem’in bu isteksiz evliliği, Süleyman’la olan ilişkisinin sürmesi üzerine tatsız bir noktaya ulaşır.
İlişkiden sadece kocası değil, Meryem’in kardeşi de huzursuzdur. Köyde dedikodular yaygınlaşır ve nihayet Meryem’in kardeşleri, Süleyman’ı ortadan kaldırıp bu namus meselesini böylece temizlemeye karar verirler.
Topoğlu Süleyman’ın yayla zamanı Dolucak yaylasına gideceğini öğrenirler ve yolun sarp bir yerinde kayalıkların dibinde pusu kurarlar. Pusudan habersiz kayalığın dibinden geçerken Topoğlu Süleyman kurşun yağmuruna tutulur ve atının üstünden ine yuvarlanır. Süleyman’ın kendisi kadar tanınmış olan atı, ertesi gün köyün üstünde heğbesiyle döner. Aile efradı ile komşuları Süleyman’ı aramaya çıkarlar ama bulamazlar. 6 ay kadar sonra bir çoban tesadüfen Süleyman’ın cesedini bulur.
O kadar zaman geçmiş olmasına rağmen ölüsüne kurtlar kuşlar dokunmamış, elbisesinin içinde küçülmüş ve adeta mumyalanmış gibi duran cesedi karakola getirir.
Çevre halkı olaydan çok büyük üzüntü duyar ve Çangurlu köyünden Molla Mehmet isimli bir halk şairi, hayli düzgün tekniği olan şu desatnı söyler. Destan iki bölümden oluşur ve Topoğlu Süleyman’ın ağzından söylenir:
Birinci Destan
Gezende’den gelir dost benim yolum
Dırak darak fişek dolu sağ solum
Bana layık mıydı bu gafil ölüm
Bu ahdim kalır mı a Meryem gelin
Kayalığa ekmişler bir dönüm arpa
Gafilin çektiler ah beni sarpa
Yıktılar toprağa bak sele serpe
Bu ahdim kalır’mı a Meryem gelin
Yağmurlar yağar da dolar denize
Kaderin sureti vurdu benize
Atım silahımı al da dön evimize
Bu ahdim kalır mı a Meryem gelin
Yücedağ üstünde bir ulu mezar
Mezarın üstünde avcılar gezer
Matilin bahtında acep ne yazar
Bu ahdim kalır mı a Meryem gelin
Kovup indirdiler olucak taşa
Birisi kaymakam birisi paşa
Soru soruyorlar bak yaştan ileşe
Bu ahdim kalır mı a Meryem gelin
İkinci Destan
Gezende’den gelirken yolum uğradı
Bir kurşun değdi de ciğer dağladı
Kalmasın sana da elin avradı
Ah ider ağlarım kaldım kayada
Gezende’den çıktım başım selâmet
Dolucağa geldim de koptu kıyamet
Kalır mı yanına a zalim Ahmet
Ah ider ağlarım kaldım kayada
Adıras dedikleri bir ulu tepe
Gezmedim yar ile ben sele serpe
Yadigâr olsun Meryem şu altın küpe
Ah ider ağlarım kaldım kayada
Yörüye yörüye dizlerim durdu
Bir kurşun geldi de ciğerden vurdu
Yemez imiş dağların kuşuyla kurdu
Ah ider ağlarım kaldım kayada
Sıtkı SOYLU
KEKLİK AVCILIĞI DESTANI
Eskiden (çok değil 1970’li yıllara kadar) dağlarımızda keklik bol mikdarda bulunurdu. Taban gübresi adıyla tarlalara atılan süper fosfat; kekliğin, yabani güvercinin, culanın ve daha birçok dağ kuşlarının neslini kesti, tarihe karıştırdı. Şimdi bize tatlı anıları ile lafı kaldı.
İşte o kekliğin bol olduğu zamanlarda Mut’ta sayılır avcılar vardı. Onlar yörenin en iyi kekliğini alır, en iyi şekilde bakıp en iyi avı yapmaya özenirlerdi. O zamanın meşhur avcılarından şimdi hayatta kimse kalmadı, hepsini rahmetle anıyoruz. Bazılarının isimlerini herhangi bir sıralamaya koymadan rast gele yazıyorum: Niyazi Özbek, Sadık Keskin, Gardiyan Süleyman, Muhammet Ağa, Tahsildar Nuri Efendi, Neşri Atlay, sağlık memuru Azmi Atlay, Ahmet Toplu, Gencelili Abide Mehmet, Becili Mustafa Atalay, Gıravgalı Mehmet Yıldız, daha çokları sayılabilirse de bilgi vermek için bu kadarı yeter diyorum.
Keklik avı mensimi geldiğinde bunlar gruplar halinde beş, sekiz günlüğüne Göğden, Kızılova, Söğütözü, Saypınar gibi avlıklara giderler hem avlanırlar, hem de en tatlı tarafından sohbet edip hoşça vakit geçirirlerdi.
1970 yılı av mevsiminde tertip edilen Kozlar avcılığı sırasında avcı Mehmet Yıldız kümede beklerken hemen yakınında şaşkın şaşkın gezen bir keklik görür ve tetiğe basar. Ne var ki vurduğu keklik, her nasılsa kafesinden kaçan kendi kekliğidir.
Mehmet Yıldız vurduğu kekliğin kendi kekliği olduğunu anlayınca çok üzülür, olayı bir müddet saklamak ister ama arkadaşları şüphelenirler sıkıştırınca da itiraf eder.
Ben de olayı duyunca Şu şekilde dillendirmişim:
I
Sabahleyin Mut’tan kalktın yürüdün
Karin boğazını usul geç Yıldız
Kelceköy, Gedikköy hayli yoruldun
Çınarın dibinden bir su iç Yıldız
Eşekler meydanı Ardıçlı tapır
Oranın kekliği ormanda yatır
Eşeğin çiğnine embeli batır
Kuruca köprüden çabuk geç Yıldız
Bundan sonra yolun yokuşa sardı
Yalnız mezar derler bir makam vardı
Köşk’ün yokuşu da epeyce yordu
Soğuktur Köşk’te de bir su iç Yıldız
Yolun çatallaştı hiç fala bakma
Darısekisi’ne gidip yolu uzatma
Usul çık Mavga’yı gök tere batma
Yıkılgan’a vardın bir yol seç Yıldız
Eski yola sap da git yavaş yavaş
Menzil sona erdi Kozlar’a ulaş
Avcılar bekliyor onlara yanaş
Onlarla anlaşmak biraz güç Yıldız
Kozlar’da bu gece misafirlik var
Akşam mezesine tavşan keklik var
Bu meze rakıya pek güzel uyar
Sulandır rakıyı öyle iç Yıldız
Gece oldu yalan faslı başladı
Arkadaşlar birbirini taşladı
Sıra sana geldi laf yavaşladı
Çok yalan söyleme biraz uç Yıldız
II
İptida Barçın’dan duyuldu sesi
Sesini duyanın coşar hevesi
Her kuranda öter artar nefesi
Koca kekliğin de namı var olsun
Arayı arayı zor bulmuş idin
Kekliğin kıymetin sen bilmiş idin
İki bin liraya vermemiş idin
Sebep olanlara dünya dar olsun
Koca keklik bu dağların şahıydı
Cümle kuşların da padişahıydı
Ne oldu demeden ayağı kaydı
Cennette melekler ona yar olsun
Kanimi [1] geldi kalkıp bakmadın
Kekliği istedi duyup takmadın
İki bini saydı dönüp bakmadın
Göz etti Kanimi gözü kör olsun
Büyük bir hevesle çıktın Kozlar’a
Kozların kekliği benzer kazlara
Kısmet olup erişirsen yazlara
Keklik avlar iken şansın gür olsun
Erte kuranında kalktın yürüdün
Bulut gibi Daz tepeyi bürüdün
Keklik elde hayli çarık sürüdün
Keklik avladığın yer havadar olsun
Koca keklik ilk kuranda son öttü
Vadesi yetmiş ki kafesten attı
Hasiret taşına acele çıktı
Rabus [2] çifte gayri sayedar olsun
Yıldız kurduğun küme dar mıydı
Etticeğin daim ah-ü zar mıydı
Koca keklik bu cihanda var mıydı
Lafta kaldı gayri namı var olsun
Ettin bir yanlışlık söyleme sakın
Kekliği keserken etrafa bakın
Seyyari dilinden kendini sakın
Öteki keklikler bir ayar olsun
[1] Kanimi, değerli halk türküleri sanatçımız Musa Eroğlu’nun babasıdır, o da keklik avcısı idi
[2] Av tüfeği markası
Doğan ATLAY