Mut İlçemiz

SİYAH BEYAZ MUT’LU / 7

SİYAH BEYAZ MUT’LU / 7
Serkan YALÇIN
Serkan YALÇIN( smmmser@hotmail.com )
19 Ağustos 2020 - 21:15

ÇIKRIKÇILAR

2001 yılı Ankara’ya alışmaya başlayıp memleketimden uzaklaşmaya başladığım yıllardı.  Kupkuru ekmeğinin arasına bir parça marul ve bir tane özensizce kesilmiş soğanın olduğu döner kebaba  bile alışmaya başlamıştım.

Mut’un kavurucu sıcakları ile karşılaştırınca ne rahat uyuyorum bilseniz! Yaz günü yorganla yatıyorum düşünsenize. Son zamanlarda aramız o kadar iyi ki; Ankara sokaklarındaki resmiyet ve ciddi duruşlara bile aldırış etmiyorum artık.

Yaşamaya başladığım muhitin eski tarihi Ankara semti olmasından dolayı keşif yapılacak çok yer var. Dersten kalan boş vakitlerimde keşif amaçlı gezmeye başladım.

Binaların arasından Ankara Kalesine çıkarken Çıkrıkçılar Yokuşu ile karşılaşmam ve o an yaşadığım hisleri size mutlaka anlatmalıyım. Ankara’ya gelirseniz Çıkrıkçılar Yokuşunu mutlaka gezmenizi tavsiye ederim. Arnavut kaldırımlı sokakların arasından Ankara Kalesine doğru çıkarken sanki Mut’un iç çarşısında gezdiğiniz hissine kapılıyorsunuz.

At Pazarı Meydanındayım. Gözlerimi kapattım: Laal Paşa Camisinin karşısından, belediyenin yanından Taş Hanın içine giriyorum. Biraz kireç, biraz demir, çocukluğumu hatırlatan bir koku var. Taş Hanın buz gibi koridorundan çıkış kapısına doğru giderken o küçük odalara bölünmüş dükkânlar dikkatimi çekiyor. Hep hayaller kuruyorum, acaba han faaliyet halinde iken nasıldı, buradaki yaşam nasıldı? Şu anda niçin kullanılmıyor? İçerisindeki dükkânlar güzel bir şekilde restore edilerek turistik bir çarşıya dönüştürülemez mi?..

 Yıllar sonra Yılmaz Güney’in Mut’ta çekilen “Kızılırmak Karakoyun” filminde Taş Hanın içindeki yaşamı gördüm. Videoyu geriye sarıp tekrar tekrar izledim. Bu benim hayallerim ile gerçek arasında bir köprü oldu.

Taş Hanın iç çarşıya olan çıkışından çıktım. Demir döğme sesleri ve çocukluğumda hissettiğim o koku var. Biraz daha gittiğimde kelle paça ütmesinin tüm çarşıya yayılan kokusu… Cumhuriyet İlköğretim okuluna giden yolda esnafların sergilerine tek tek bakıyorum. Askerlik şubesine yaklaştıkça artan trafik ve insanların Pazar yerindeki telaşları…

Ankara Çıkrıkçılar Meydanındayım. Aynı hisleri yaşıyorum. Arnavut kaldırımlardan kale girişine doğru gelince duruyorum.  Erzurumlu yaşlı amcanın bir çay ocağı var.  O kadar garip bir şekilde bakıyorum ki etrafa yaşlı adam beni içeriye davet ediyor. Bir keçeli sedir, hasırla doldurulmuş bir yastık. Tavana doğru bir radyo asılı ve radyoda Abdullah Yüce. “Bu ne sevgi aaahh, bu ne ıstıraaap…” Yaşlı adam bana bir çay yapıyor. Ankara’ya geldiğim günden bu yana hiç bu kadar güzel çay içmemiştim. Küçük bardakta, demini almamış, özensizce yapılmış çayları içmekten çok gına gelmişti.

Erzurumlu ustanın çayından bir yudum aldım çay çok güzel. Gözlerimi kapatıyorum; şimdi Kozlar’dayım… Nasıl rüzgar var nasıl. Sabah erkenden fırında pide sırası var. Emin amcanın odun ateşinde pişirdiği çay ile börek yiyorum. Böreği yerken bir şey dikkatimi çekiyor, herkes Mut’tan gönderilecek gazeteleri bekliyor. Bütün yayla aynı gazeteleri belki iki gün okuyacağız. Yaylanın demirbaşları var; Mehmet Amca, Şeref Hoca gibi… Hepsi gözümde birbir canlanıyor.

Gözlerimi açıyorum artık Abdullah Yüce çalmıyor, Aşık Mahzuni Şerif çalıyor; “İşte gidiyorum çeşmi siyahım…” Erzurumlu yaşlı amcaya  “Burada semerci var mı, demirci var mı?” diye soruyorum. Sokağın sağ tarafından aşağı doğru inince semercilerin, demircilerin hatta dericilerin olduğunu söylüyor. Yürüyorum, tüm gün At Pazarı Meydanında yürüyorum. Bu yürüyüş Mut’ta yedi sekiz yaşlarımda ilçemizi keşfetmek için yapmış olduğum yürüyüşlerime çok benziyor.

At Pazarı Meydanında yapmış olduğum bu kısa keşif bana çok iyi geliyor. Memlekete olan özlemimi biraz olsun dindirebiliyorum. Yeni heyecanlar yaşamaya başladığım Ankara ile  birbirimize alışmaya başlıyoruz.

Akşam arkadaşlarımla sinemaya gideceğimizden yurda erken gitmek zorundayım. Yurtta kaldığım arkadaşların hiç birine At Pazarı Meydanından bahsetmiyorum. Önce benim her yerini keşfetmem gerekiyor.

 Yeni bir film vizyona girmiş adı da “Vizontele”. Arkadaşlarla onu izleyeceğiz. Çok heyecanlıyım çünkü yıllar sonra ilk defa sinemaya gideceğim.

Hamamönü’nde yeni bir sinema açıldı, Cebeci Stadına çıkan yolun başında. Yurtta kalan arkadaşlarımdan bir tanesi boş zamanlarında yarı zamanlı olarak sinemada çalışmakta. Filmi çok övdü. Bizler de çok merak ediyoruz tabi. Bir önceki seanstan çıkan insanların yüzündeki mutluluğu görünce yanılmadığımızı anlıyoruz.

 Yıllar sonra ilk defa bir Türk filmi için sinemadayım. Türk sinema tarihinin belki en güzel filmi bu olabilir. Birçok sahnesinde ortak yaşadıklarımızın olduğunu görüyorum. Hatta bir sahne var; adam karlı pekmez satıyor. Sinemada benden başka hiç kimse ne satıldığını anlamıyor. Ben ise içten içe gülüyorum. Yanımdaki arkadaşım “ne satıyor o adam?” diye bana soruyor. Şimdi nasıl anlatayım karlı pekmezi arkadaşım. Her dakikasını özenle izlediğim bu filmdeki hiçbir şey bana yabancı gelmedi. Ne köy postasına vermiş olduğumuz siparişlerin gelmesini otogarda beklemek, ne itfaiye aracı ile sulanan yollar, ne de haftanın filminin tellal edildiği Anadol aracının arkasına takılan çocuklar. Bu arada filmin o en meşhur sahnesindeki “şerefsizim benim aklıma gelmişti” cümlesi yıllar geçmesine rağmen aklımdan hiç çıkmadı…

Aslında filmdeki tüm olan biten benim de aklımaydı ama farkettim ki Yılmaz Erdoğan benden çok daha önce Siyah Beyaz Çocuk olmuş..

Devam edecek…

© Mutilcemiz.Net 2020 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com