MUT’TAN FIKRALAR

ORMANIN SAHİBİ KİM?
Orman yangınlarında civardaki halkın yangın söndürme çalışmalarına katılması, yasa gereğidir. Onun için yangın ihbarı alınır alınmaz, Orman İşletmesine ait müdahale ekibi yangın bölgesine hareket ederken, muhafaza memurlarının bir kısmı ile jandarma da halkı toplayıp yangın mahalline götürür.
Halkın üstlendiği veya zorlandığı bu angaryaya mukabil köylüler, Orman İdaresinden çoğu zaman umdukları anlayışı göremezler.
Bir kucak çalı için veya bir çuval kozalak için mahkemelerde sürünürler. Halk bu çifte standarttan şikayetçidir. Ama devlete saygısından veya bir ormancı husumetine muhatap olmamak için, bunu yüksek sesle dile getiremezler.
Gene bu yangınlardan birisinde, gençler gönüllü olarak yangın yerine gider.
Mut’un Bozdoğan köyünden, Yantiri Osman da evinin duvarının dibine çömelmiş güneşlenmektedir.
Yangın bölgesine giden Orman Bölge Şefi, Yantiri Osman’ı görür;
– Baba ne oturuyorsun?
Yantiri sakin sakin sorar:
– Ne var oğlum?
– Baba duymadın mı? orman yanıyor!
– Peki bundan Bana ne? Oğlum.
– Baba orman senin, bana ne olur mu?
İşte o zaman Yantiri taşı gediğine kor:
– Oğlum, orman benimse sana ne?
DERİN HOCA
Göksu Beldesine bağlı Köprübaşı mahallesinden “Şıh Ali” ile “Remzi KIRMIZI” (Göksu Beldesi’nin ilk Belediye Başkanı) tarihin birinde, bir kamyon salçalık domates hazırlarlar.
Karaman’ın köylerinde; yüne, buğdaya, nohuta değişiriz, diyerek yola çıkarlar. Habiller tarafında ki köyleri dolaşırlar. Bir kasa bile domates satamazlar.
Kara kara düşünürlerken, Remzi Kırmızı’nın aklına bir yarenlik gelir. Cuma günü olduğu için, köylüler Cuma namazı kılmak üzere, yavaş yavaş toplanmaya başlamışlar. Hemen ihtiyarların yanına yaklaşarak:
– Selamün aleyküm ağalar.
– Aleykümselam.
– Ağalar şu adamı görüyor musunuz? (Şıh Ali’yi göstererek) Buna Şıh Ali derler. Çok derin hocadır. Bir vaaz etse, göz yaşlarınızı tutamazsınız, hüngür hüngür ağlarsınız.
Köylüler de ufaktan bir kıpırtı başlar. Salçalık domatesler, kasa kasa satılmaya başlar. Arabadaki malın yarıdan fazlası satılmıştır.
İhtiyarın biri Şıh Ali’ye:
– Hocam, bugün bize bir Cuma vaazı ediver.
Şıh Ali ne diyeceğini şaşırır, zaten esmer yapılı, kapkara kesilir. Hemen toparlar malları:
– Ağalar, öbür köye söz verdim. inşallah bir dahaki sefere sizede uğrarım diyerek, Remzi beye, Fısıltı ile:
– Remzi çabuk kaçalım buradan! Cuma vakti yaklaşıyor.
Köylülerle vedalaşmışlar, bir dahaki sefere vaazda buluşmak üzere helallaşıp ayrılmışlar.
Tabi arabadaki domatesin yarıdan fazlasını satarak…….
NERDE ÖYLE EVLAT
Kravga Köyünden Rahmetli “Topal Yahya” herhangi bir sebepten Şıh Aliye kızmış.
– Ülen Şıh Ali, ben de seni bu Gravgaya çıkartmaz etmez miyim der.
Birkaç gün sonra kahveye iner. Kalabalığın yanına yaklaşır, selamdan sonra oturup dinlemeye başlar. Bu arada düşünürmüş kıs kıs gülerek, laf bitince:
– Uşaklar size bi şey deyvereceğim, geçen gün Gamış Hasan’la, Şıh Ali anasını Gonya’ya dokdura götürmüşler. Dokdur garıya sormuş,
– Ebe neyin var?
Garı bi saymaya başlamış, şuram ağrır, buram ağrır, şöyleyim de,böyleyim de…!
Doktor muayene etmiş ve demişki,
– Ebe senin hiçbir şeyin yok. Çocuklarına söyle, seni eversinler. Hiçbir şeyin kalmaz.
Gamış garı derin bir ah çekmiş,
– Ahhhh dokdur beğ ahhh, nerde öyle evlet..!
YÖRÜK AĞASI
Cumhuriyetin ilk yıllarında yörük ağasının biri hükümet erkanını yaylaya davet eder. Dillere destan mükemmel bir yemek verir.
Misafirlerden biri ağaya kaç yaşında olduğunu sorar. Ağa, 80’imi biraz geçiğim der.
Başka biri dişlerinin ana dişi olup olmadığını sorar. Ağa dişlerinin tamamının ana dişleri olduğunu söyler. Diş lafı devam ederken Tapucu sorar:
– Ağam maşallah dişlerin pek sağlam, kendin de sağlıklısın ama sadece ön dişlerin yok bir kaza falan mı geçirdin?
Ağa, biraz mahçuplanarak biraz da sitemkar der ki;
– Beyim, söylemesi ayıp ben üç evliyim ön dişlerim bunun için ekenden dökülüverdi.
Ağayı iyice köşeye sıkıştırdığını düşünen tapucu, hemen atılır:
– Yahu ağam! üç kadınla evli olmayla dişlerin dökülmesinin ne alakası var?
Ağa başını sallayarak,
– Olmaz olur mu beğim, bizim garıların tuman uçkurları kestelden olur, o da bazan kördüğüm olur, gecenin altında dişimlen düğüm çözeceğim diye imanım gevrer. Şehirlilerinki gibi “goleylik” değil ki dokunmadan aşşağı eniversin.
FAREDEN KURTULAN İNSANLAR
Bir seçim öncesi iktidara mensup milletvekili, bütün esnafı ziyarete başlar. Sıra Berber Hüseyin’e gelir. Berber Hüseyin ile milletvekili aynı zamanda, eski bir mahalle komşusudur. Milletvekili selam verip oturduktan sonra sorar:
– Hemşerim nasılsın, hayatından memnun musun?
Berber Hüseyin:
– Nasıl memnun olmam hemşerim. Sayenizde sıçandan kurtulduk. Allah sizden razı olsun.
Milletvekili hayretle sorar:
– Yahu hemşerim, sıçanla bizim hizmetimizin ne ilgisi var?
Berber Hüseyin nişan almıştır, tetiğe basar:
– Çok alâkası var, hemşerim. Bak; biz eskiden kasaba gider, beğendiğimiz yerden eti kestirir, kedinin payını da alırdık. Kedi benim geleceğim saati iyi beller, kapının önünde beni karşılar, karnını bir güzel doyurduktan sonra, bir köşeye çekilip uyumaya dalardı. Burnunun dibinden geçen, hatta bıyıklarına asılan farelerin yüzüne bile bakmazdı. Sayenizde et de alamaz olduk, kediye pay da. Kediler aç kalınca köşe bucakta ne kadar fare varsa temizledi, kökünü kazıdı. Şimdi mahallede derde deva desen bir tek fare bulamazsın.
Milletvekili bu cevap üzerine vedalaşmadan dükkandan ayrılır.
(Sıtkı Soylu)
YOL PARASI
Gara Sait köyün birine kamyonla postacılık yapıyormuş. Aslen başka bir köylü, ama bu köyden evli bir de arkadaşı varmış. Arkadaşı bir gün buna:
– Çoluk çocuk hanımın köyüne gideceğiz, bizi bir götürüver, demiş.
– Götürürüm ama bir goşulla.
– Ne goşulu?
– Arabayı sen dutmuş olacaksın. Benim hanımda binecek arabaya. İlk parayı da ondan alacaksın.
– Yahu araba senin, hanım senin, ben nahıl para isteyeceğim?
– Goşulum bu. Gerisine garışma sen. Köye yarım saat gala parayı istersin.
On kadar da Mut’tan dönen köylü binmiş arabaya. Toz duman içinde köye yaklaşmışlar. Ne yapsın adam, konuştukları gibi parayı istemiş:
– Yenge yol parası?
Karısı şaşırmış:
– Ne parası? Şaaş!.. Gendi arabamıza da mı para vereceğiz?
– Vereceğiz yenge.
– Töbe töbe!.. Para mara yok.
– Para yoksa in yenge. Niye bindin öyleyse?
Soluk bile almadan bağırmış:
– Sait Ağa duuur!
Araba zıngadanak durmuş. Toz içinde kalmış herkes.
– İn yenge para verecek olan biner bu arabaya.
Kadını zorla indirmiş.
– Yürü Sait ağa!
Öbür yolcuların hepsi şaşırmışlar bu işe. Arkasından da yol paralarını tıkır tıkır ödemişler.
Bu ise köye yolcuları yıktığı gibi, soluk bile almadan geri dönmüş. Hanımı indiği yerde bekliyormuş. Onu da bindirip Mut’a doğru basmış gaza. Gelirken de hanımına bakarak gülmüş:
– Yaaa… Plan işe yaradı bak, daha önce hiç yol parası vermezdi deyyuslar!.
(Nihat Mustul’un yazdığı “Dokuz Mutlu” adlı kitaptan alınmıştır.)
ANASININ ADI
Gara Sait’in en iyi arkadaşı berber Gara Yusuf’tur. O da kendisi gibi hint kumaşı, antika bir adamdır. Birbirlerini görmeden duramazlar. Hele içki sohbetleri doyumsuzdur, keyiflerini zirvelere çıkartırlar. Birbirlerine de çok takılırlar. Bir kova rakı bizimkini usulcacık okşar, ama Gara Yusuf’u çarpar, dağıtır.
Gara Yusuf’a birgün sorar:
– Ortak bu Hz. Yusuf’un anlamı neci?
– Ben Hz. Yusuf’um. Padişah beni zindana attı, yedi yıl zindanda yaşadım, en sonunda padişahın gızı bana aşık oldu da zindandan öyle gurtuldum.
Gara Yusuf’a açıkbaş Dudu’nun oğlu derler. Bizimkinin hınzırlığı tutar. Diliyle kaşır arkadaşını.
– Ortak sana niye böyle derler bee, bubayın adıyla değil, anayın adıyla çağırırlar hoynu seni? Bubana kim derler, buban yok mu senin?
– Bubamı garıştırma yav!
– Niye ortak?
– Mezara girdiğin zaman bubayın adını sormuyorlar ki, anayın adını soruyorlar. “Kim dölledi?” demiyorlar. “Kim gunnadı?” diyorlar. Buban ha Ali olmuş ha Veli…
– Niye?
– Ben gırıkdölüyüm oğlum, var mı bi diyeceğin? Bi adamı anasının adıyla çağırırlarsa, bil ki o gırıkdölüdür.
SÜTÜ OLSA NEDEN SAĞMASIN?
Dedem Ali birgün ineğini satmak için köylere haber salmış, biri gelmiş sormuş,
– Ali emmi inek eyi mi?
– Eyi.
– Ayaklı mı? (yapısını soruyor iri yarı mı diye)
– Ayaklı, ayaklı.
– Bizim avrat ineği sağabilir mi? (Bazı inekler başkasına sağdırtmaz da)
– Südü olsa neden sağmasın…!
(Havva KIRMIZI – Göksu Beldesi İlk Belediye Başkanı Remzi Kırmızı’nın eşi)
ALİ BEY
Ali Bey (Dedem Ali) ilk karısı öldükten sonra çok evlenmiş.
Mizacına uygun bir kadın bulamadığı için birini boşar birini alırmış.
Böyle yeni evlendiği sıra bir yaz gecesi talvarda yatarlarken kadın başlamış “Rahmetli” diye eski kocasından bahsetmeye. Buna içerleyen Ali Bey gene bir rahmetli lafından sonra kadını tuttuğu gibi talvardan aşağı atmış.
Bir ses, bir gürültü. Kadının kolu kırılmış. Gürültüye toplanan komşular sormuşlar:
– Ne oldu Ali Bey?
– Yahu biz bilememişiz, talvarı iki kişilik yaptırmışız, bugün aramıza bir de rahmetli girince karı sığmadı düştü, demiş.
Doğan Atlay
HEDİYE
Ermeneklinin biri yazdan hazırladığı emtiasını kış gelmeden sarı katırına yükler Mut ve Gülnar köylerine satmaya gider. Kayalık bir vadiye geldiğinde akşam olur. Oradaki bir inde yatmak mecburiyetinde kalır. Ne var ki eşkıya Osman’ın o semtte gezdiği rivayetini duymuştur. İçinde bir korku, bir ürperti ile akşam yemeğini yeyip yatma hazırlığına başladığı sıra üğü kuşunun biri:
– Huuu!… diye öter. Ermenekli, eşkıya Osman geldi zannı ile:
– Hediyeni inin kapısına godum Osman Ağa der. Üğü gene kalın sesiyle:
– Huuu!… der.
– Bir geyim de gön godum.
– Huuu!…
– Halva tenikesini de godum.
– Huuu!…
– Sarıkatırı da godum
– Huuu!…
Ermenekli dayanamaz: – Canımı da mı alacaksın?… deyip kaçarak gecenin karanlığına karışır.
Doğan Atlay – 12 Eylül 1990
SIPA
Eskiden eşkıyaların dağlarda kol gezdiği sıralarda Ermenek’ten bir yolcu kafilesi Karaman’a giderken Bıçakçı köprüsü civarında konaklarlar. Gece olunca eşkıyalar kafileye baskın yaparlar. Yolcular hep kaçar, gencin biri kaçamaz. Bir eşeğin altına ayakları arasına gizlenir. Onu da eşkıyalardan birisi görür. Sorar:
– Ulan orada ne arıyorsun?
– Ben bu eşeğin sıpasıyım.
– Ulan eşek erkek.
– Anam öldü de babamla gezerim.
deyince eşkıya güler, genci bağışlar.
Doğan Atlay – 12 Eylül 1990
KAÇ KOCA ALDIN?
Oğlan anasına sormuş:
– Ana kaç koca aldın?
– Ali ile Veli, dört de ondan evveli, Ramazan, Şaban, rahmetli baban.
– Anan er yüzü mü gördü a.. yavrım…
İNTİHAR
Yayla köylerinden birinde gencin biri bir kıza aşık olur, evlenmek ister.
Ailesi olmaz da olmaz diye şiddetle karşı çıkar.
Delikanlı, kızı kaçırmak ister bu kez de kız razı olmaz.
– Düğün, dernek varken neye kaçayım, ailen beni istemezse ben de onları istemem.
Genç, bunalıma girer sonunda intihar etmeye karar verir.
Gece yarısı kalkar, urganın bir ucunu beline bağlar ve evin yanındaki ceviz ağacına tırmanır.
Urganın bir ucunu da ağacın yüksek bir dalına bağladıktan sonra kendisini boşluğa bırakır.
Sabah namazına kalkan yaşlı komşu helaya gidince ipte sallanan, debelenen genci görür ama kim olduğunu seçemez.
– Kimsin, necisin, ülen ne aran ağaçta? diye sorar.
Genç ağlamaklı bir sesle cevap verir.
– Benim Sülüman emmi, Rıza!…
– Nöörün 0ğlum ipin ucunda?
– İntihar ediyom görmüyon mu emmi?
– Ulen gahpe dölü, intihar edeceksen ipin ucunu boynuna taksan ya!
Genç bağırarak cevap verir:
– O zaman nefes alamıyom Sülüman emmi…!
Derleyen: Muzaffer Kılıç
ARI TÜRK
Rahmetli Neşri Hoca (Atlay) Kurtuluş Savaşı’na katılan İstiklal madalyalı gazilerimizdendir.
Yıllarca yetiştirdiği öğrencilerinden başka bize Mut tarihini kazandıran, değerli araştırmalar arşivi olan, saygıyla, rahmetle andığımız Mut’un yetiştirdiği değerlerimizden biridir.
Tahtacı hemşehrilerimizden biri birgün hacaya sorar:
– Hocam biz Türk müyük?
Neşri hoca şu cevabı verir:
– Siz içine su katılmamış rakı gibi arı duru hiç karışığı olmayan Türk oğlu Türksünüz.
Derleyen: Muzaffer Kılıç
PEYNİRİ DERİ AVRADI ERİ SAKLAR
1980’li yıllarda Almanya’da çalışan bir ailenin kızının düğününde sunuculuk yapıyordum.
Gelin hanıma; o kadar çok takı, mark, dolar, Türk lirası para takıldı ki kollarında, gelinliğinin önünde yer kalmadı.
Gelin hanım bunca takıdan gururlanıp iki de bir kollarını sallayarak takılan bilezikleri ve takıları davetlilere gösteremeye başladı.
Hacıahmetli köyünden yaşlı bir teyze (yanlış hatırlamıyorsam Ceketçi Karagöz’ün annesi olacak) takı takmak için sahneye çıktı, gelin kızın yakasından tutarak dedi ki:
“A gözel gızım, altınlara bakıp gubarlanma, peyniri deri avradı eri saklar, erin er olsun.”
Derleyen: Muzaffer Kılıç
İLK TRAKTÖR
Yöremize ilk traktör gelir. Köylünün birisinin tarlasında, harman sürmek üzere çalışmaya başlar.
Köylüler merakla onu seyrederlerken, sıcaklardan mıdır bilinmez motor su kaynatır.
Traktör sürücüsü, harman sahibi kadının elindeki su kabağını alır ve suyu radyatöre boşaltır.
Kadıncağız şaşkın bakışlarla traktör sürücüsüne bağırır:
– Çek hendeni be!.. suyu içtiğine göre, sapı mı da yeyiverir bu.
Mustafa Yalçıner
BULAMAÇ
Hemşehrimizin birinin karnı acıkır, ne yesem diye düşünürken, hele yemeklere bir sorayım der.
– Pirzola, seni yesem, beni Gülnar’a kadar götürüp getirir misin?
– Hem götürür, hem getiririm.
– Peki, kuru fasulye, seni yesem, beni Gülnar’a kadar götürüp getirir misin?
– Götürmesine götürürüm de, getirmesine bir şey diyemem.
– De bakalım, bulamaç, seni yesem, beni Gülnar’a kadar götürüp getirir misin?
– Bana güvenip de, yola çıkma hemşerim.
Mustafa Yalçıner
MUHTAR VE KAYMAKAM
Bir gün, Muhtar Molla Memet’in köyüne kaymakam gelir.
Köyün çocukları çevresinde toplanırlar.
Kaymakam, muzipçe, Molla Memet’e,
“Bunlar da nerden çıktı, bok böcüsü gibi” dediğinde,
Molla Memet altta kalır mı,
“Gokuyu alınca, toplanıverdi keratalar.” yanıtını verir.
UNUTKANLIĞIN BÖYLESİ
Molla Memet’in hanımı yaşlanınca unutkan olmuş. Komşudan gelen bir tabağı nereye koyduğunu unutmuş, habire onu arıyormuş. Molla Memet, hanımına,
“Garı gel hele hura, boş ver dabağı, eskilerden gonuşalım. Ben seni istetmeden evvel başkaları da istedi miydi? diye sormuş.
Hanımı bir solukta, isteyenleri saymaya başlamış ve on ikincisine geldiğinde Molla Memet,
“Be garı, onlar seni isteyeli elli sene oldu, hepsini hatırlarsın da; beş dakka evvel huraya goyduğun dabağın yerini neden unutursun? demiş.
TUZSUZ PELİZE
Kahvede kendisiyle laflarken, Hamdi Emmi’ye birisi şakanın dozunu kaçırarak takılmıştı da, o da adamın arkasından söylemişti bunu: Duzsuz Pelize…
O da ne demek, dercesine yüzüne bakınca:
– Duymadın mı hiç? Eskiden dutarsız, patavatsız adamlara derdik, dedi. Ve Anlattı:
– Biz deliğanlıykan aşamları olsun, yağmırlu havalarda olsun gayveye getmezdik. Gayvelere bubalarımız ve dedelerimiz gederdi. Gadın gısmı da yağ gandilli fenerlerini yakarlar, evlere birbirlerine misafirliğe gederlerdi.
Ee! Biz deliğanlılar da sokakta galacak değiliz ya. Biz de köy odasında toplanır, çokuturduk ocağı, otururduk başına, gızları gonuşurduk, sevdaları gonuşurduk, işleri gonuşurduk. Laf bitince de aklımıza yeyecek gelirdi. Hadi bağalım bi şeyler yeyelim derdik. Evlere geder gavrulacak veya bişirilecek bi şeyler getirir eğlenirdik. Bazı buğday, bazı nohut gavurur, bazı da guru üzüme talim ederdik. Gençlik işte…
Bi gış günüydü. Üç gündür durmadan yağıyordu yağmır. Kimse tarlaya, çifte çubuğa gedememişti. Gaç gündür odada otur otur canımız sıkıldı. Birinin aklına nereden geldiyse pelize gelmiş. Hadi pelize yapalımın, dedi.
– Allah Allah! Nereden çıktı ülen şindi pelize? İçinizde hiç pelize yapmayı bilen var mı? diye biri sorunca diğeri atıldı:
– Ben, anam yaparıkan gördüydüm. Siz nevaleyi getirin ben yapıvereyim, dedi.
İki gişi gittiler, pelize yapılacak malzemeleri evlerinden getirdiler. Bize pelize yapacak arkadaş sıvadı golları, goyuldu işe. İşinin ortasında hepimizin yüzüne aval aval bakışından anladık bi şeylerin yanlış gettiğini. Ne oldu Osman, neye öyle afalladın? diye sorunca:
– Yahu arkadaşlar, benim unuttuğum bi şey var, pelizeye duz atılır mıydı, atılmaz mıydı bilemedim, ne yapacağız şimdi? diye sızlandı. İçimizden en genç olanına:
– Hadi bağalım, deliğanlı! Eve gadar get, anandan öğren gel, pelizeye duz atılır mı atılmaz mı? dedik.
Deliğanlı yağmuru bahana ederek pek getmek istemedi ama, biz çıkışınca gönülsüz galktı getti. Fakat iki dakka geçti geçmedi, geri geldi ve daha gapıdan girerken bağırdı:
– Pelizeye duz atılmazmış…
Yerine oturmaya çalışırken sordu arkadaşlar:
– Ülen! sen beş dakkada nahıl gettin geldin eve, getmedin de kafadan mı atıyon dediklerin de:
– Valla ağalar, eve getmeye mahal galmadı. Hurdan tam sokağa çıkar çıkmaz bizim mahalleden döndüyü gördüm. Yağmurun altında kıvrakça yörüyordu. Islanmış entarisinin içinde yörüdükçe bıngıl bıngıl ediyordu bedeni. Dayanamadım laf attım. Aklımda hep pelize vardıya:
– Gız ne gözel bıngıldıyor öyle her tarafın, duzsuz pelize gibi, deyiverdim. Benim yüzüme bakmadan:
– Patavatsız! Pelizenin duzlusu da mı olur? diyerek yörüdü getti. İşte gız öyle deyince anladım pelizeye duz gonmayacağını. Anama getmeye hacat galmadı dedi delikanlı…”
Bunları anlattıktan sonra biraz duraklayan Hamdi Emmi, Ona takılan adamı göstererek:
– O günden beri bunun gibi patavatsızalara biz, “Duzsuz Pelize” deriz diyerek içini dökmüş oldu.
BALIK MI OLDUN BE?
İki sarıkeçili Yörüğü ayrı ayrı yerlerde kışı geçirmiş, Mut’ta buluşurlar.
Biri sorar,
– Kaç kere yıkandın?
Diğeri övünerek,
-Üç.
Birincisi gayet sakin,
– Ben, altı kere.
Diğeri,
-Balık mı oldun be!
ADRES MUT
Şeytan Ahmet, bir olay yüzünden İzmir’de mahkemeye düşmüş.
Yargıç adresini sormuş.
“Şeytan Ahmet / Mut” demiş o da.
“Böyle adres mi olur” diye kızmış yargıç. Arkasını şöyle tamamlamış bizimki:
“Yahu hâkimim, Mut’ta adımı soyadımı kimse bilmez benim. Ama Şeytan Ahmet denildi mi herkes bilir. Siz de öyle yazın.”
GARAMANI ALACAM
Karadöne tarafından omuzu kıl heybeli bir yörük Karaman’a varır. O dükkan senin bu dükkan benim gezinir. Bir şey alacak olur durmadan. Dükkanın birisinde pazarlığı iyice uzatır ki, dükkan sahibi kızar buna;
– Çık git ülen dükkanımdan! seninle mi uğraşacağım be?
Bizim yörük hiç istifini bozmaz:
– Mülküyle beraber içindeki mala ne istiyon bu dükkanın arkadaş?
Çekip gitsin diye bir rakam söyler dükkan sahibi. Bunun üzerine bizim yörük:
– Tamam al paranı.
Dükkan sahibi parayı alır. Bizim yörük kara kara düşünmeye başlar. O esnada dükkanda bulunan ve olanları izleyen bir Karamanlı buna bakar bakar:
– Yörük titredi, yörük titredi der
Birden doğrulur bizimki
– Ne titremesi be! Garamanın tümünü alacamda onu hesaplarım.
(Mut Çıtlık Kültür Sanat Dergisi’nden alınmıştır)
PEPE MAHMUT
Pepe Mahmut otobüsle Susanoğlu’na gidiyormuş.
Otobüs Susanoğlu’na yaklaşırken Pepe Mahmut muavine seslenmiş:
– Suuu…suu… su…
Muavin kaptığı gibi pet şişeyi Pepe Mahmut’a getirmiş.
Pepe Mahmut hala:
– Suuu…suu…su…diyormuş.
Muavin ikinci şişeyi getirmiş.
Bu arada otobüs Susanoğlu’nu geçmiş.
Pepe Mahmut kızarak bağırmış:
– Uuu.. Uulen, be be ben su Suusanoğlu’nda iiii iinecektim.
AVCININ ATMAYANI VAR MI?
Mut’un her köyünde bir güneşlik, gölgelik vardır. Kıravga’da da bu güneşliklerin devamlı müşterileri vardır.
İşte onlardan bir kaçı…
Rahmetli dedem Ahmet vardı, allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın, kendisi şen şakrak, hazır cevap, yakım yakan bi kişiydi.
Bir gün güneşlikte,
– Çocuklar burada bundan böyle herkes avcılık macerasından atacak, tamam mı… der.
– Tamam… derler.
O ara Köprübaşı köyünden Aşır denk gelir.
– Selamünaleyküm…
– Aleykümselam…
– Nöğürürsünüz be…
Dedem Ahmet atılır,
– Atarız Aşır… der.
– Ne atarsınız…
– Avcılık macerasından atarız…
Aşır derki,
– Ya ne uğraşırsınız avcılıkla, geçen gün bağlığı sürerdim (bağlık köyün içindeki avar ekmek ve birkaç meyve ağacının olduğu yer) yarıya geldim, bi çalı vardı onu dolandım, bi davşan kalktı çalının dibinden, elimi toprağa attım, bir şey kaptım yerden, gerildim salladım tam isabet. Koştum baktım, davşan yatır yanında da bayakı büyümüş bi göcen (yavru) yatıyor. Dedim bi taşla iki kuş, ama hayretten gala galdım. Yanlarında da yumruk büyüklüğünde tosbağa (kaplumbağa) yavrusu ters dönmüş yatıyor, düzelmek için uğraşıyor. Meğerse ben daş deyi tosbağayı almışım…. der ve güneşlikten gider…
Dedem Ahmet der ki,
– Ülen uşaklar, Aşır bi attı, bi attı, demen getsin
Bülent Üstündağ





