Çocukların söylediği sözden öylesine etkilenmişti ki; elinde bir ayna olsa dönüp kendine bakacaktı. Başını sağa sola çeviriyor sanki kendi yüzünü etrafındaki insanların yüzlerinde görecekmiş gibi kendi yüzünü arıyordu. Tuhaf şeyler oluyordu ama kimse tuhaf bakışlar atmıyordu. Tekrar ellerini cebine attı ve paranın miktarına bakmadan çocuklara uzattı. Ona bakan çocuğun, kapkara ışıltılı gözleriyle karşılaşınca; “ooh korkulacak bir şey yokmuş” diye içinden geçirirken bu kadar irkildiğine anlam veremiyordu.
Artık o kısacık yol bitmiyor, yürüdükçe aklında deli sorular çoğalıyordu. Eylül’ün yolda yürümeye cesareti yokken, çocuklar ona yaşadıklarını daha doğrusu içindeki acıyı anlatmasını istiyorlardı. Kendi yaralarını onarmaya gücü yetmez iken, hadi cesaret deyip ona kim olduğunu gösteriyorlardı. Onun görmek istemediğini gösterip, duymak istemediği sözleri söylemekten korkmuyorlardı. Onlar korkusuzca hayatlarında belki de ilk defa gördükleri Eylül’e, koşulsuz, beklentisiz merhametli davranışın nasıl olması gerektiğini öğretiyorlardı.
Sokağın çocukları, kendi acılarını unutup onun acılarıyla alay edercesine gülüyorlardı. Keşke kendi acılarıyla da bu kadar alay edip karşılarına geçip gülümseyebilselerdi. Bir insanın ne kadar acınacak durumda olduğunu ve bu durumundan duyulan üzüntünün davranışlarına nasıl yansıdığını, daha da ileri gidip empati kurma yetenekleriyle nasıl şefkatli davranışlar sergilediklerini gösteriyorlardı. Kendileri bu durumun farkında mıydı bilinmez ama Eylül o gün o kadar çok etkilenmişti ki, asla o çocukları unutamadı. Her gün oradan geçerken onlarla bir iki dakika da olsa sohbet ediyor sonra yine iskeleye doğru yürüyordu. Daha sonraları o gençlerin hangi acıları çektiklerini ve neden bu sokaklarda yaşadıklarını öğrenince; Eylül kendisine bu kadar merhametli davrandıklarını çok daha iyi anlamıştı.
Yıllar geçti Eylül oradan her geçişinde artık içi ürpererek değil tatlı bir gülümsemeyle geçmesine rağmen bir daha o gençlerle karşılaşmadı ya da ona tesadüf etmediler.



