DOLAR
44,8650
EURO
52,9536
ALTIN
6.903,16
BIST
14.251,18
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Mersin
Yağmurlu
26°C
Mersin
26°C
Yağmurlu
Cumartesi Yağmurlu
19°C
Pazar Yağmurlu
19°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
20°C
Salı Parçalı Bulutlu
20°C

BİR YÖRÜK KIZI ÖYKÜSÜ

BİR YÖRÜK KIZI ÖYKÜSÜ
A+
A-

“MOR BAHARIN TOMURCUĞU”

Torosların eteğinde, Mut’un şirin köylerinden Pamuklu’da doğan, Mut’ta büyüyen, Mersin’de iş hayatına atılan ve İstanbul’a yelken açıp tekrar memleketine dönen bir yörük kızının öyküsü bu…

Yanıbaşımızda akıp giderken ama farkına bile varmadığımız yaşamlarla dolu sanki hayatlarımız…

Şahsen tanıdığım sevgili Nurhan Yıldız Bakaner‘in kendi yaşam kesitini konu alan “Mor Baharın Tomurcuğu” adlı kitabından bahsedeceğim.

Yazarın 123 sayfadan oluşan kitabını bir solukta okudum. “Her yaşam bir roman” derler ya, kitap bu tespiti doğrular nitelikte… İçeriğinde, özellikle Epilepsi’ye (Sara Hastalığı); Epilepsi nöbeti kaygılarının yaşamda belirleyiciliğine; insan yaşamını sınırlamasına, akabinde yalnızlaşmaya, geç kalmış bir mutluluk ve erken sona eren özlem üzerinden hayat sorgulanmaya çalışılmış. Sonra ortaya bireysellikten toplumsallığa geçiş yapan bir çalışma çıkmış.

Sara hastalığı denince aklıma çocukluğumda gördüğüm ve aklımdan çıkmayan bir olay gelir: Mut’ta askerlik şubesinin önünde eli, yüzü, kafası hep yara içinde olan bir ayakkabı boyacısı vardı. Adını hatırlayamıyorum şimdi. Bu boyacının sara nöbetleri tutar, olduğu yere yığılır kalır ya da küt diye düşerdi taşların üstüne. Durumu farkeden esnaf “kuru soğan getirin!” diye bağırırdı…

Bir keresinde kocaman bir baş kuru soğanı da ben gitirmiştim sebze halindeki manav dükkanımızdan. Kuru soğan kırılarak burnuna çektirilmeye, kramp giren elleri açılmaya çalışılırdı. Bir süre sonra boyacı yavaş yavaş kendine gelirdi.

Bunun dışında çalıştığım kurumlarda da birkaç kez hem gencinde hem de yaşlısında bu tür nöbetlerin olduğu anlara rast geldim. Hele 13 yaşlarındaki kız çocuğunun sara krizine girmeyeyim diye doktorun yazdığı koca koca hapları zoru zoruna yutmak zorunda kaldığı anları hiç unutamam. İşte kitabı okurken bunlar geldi gözümün önüne…

Yazarımız bana Epiepsi ile ilgili bütün korkularını yendiğini ve artık herhangi bir ilaç kullanmadığını söylemişti. Bu durumda yalnız kalma korkusunu da yenmiş olmanın keyfini çıkarıyordu sohbetimizde…

Bir insanın çok sevdiği, çok yakını birisi hakkında yazmasının zorluğunu tahmin edebilirim. Hele hele bu hayatı her şeyiyle paylaştığımız ve çok erken kaybettiğimiz birisi olursa…

Yazarımız bu kitabı ile birlikte hem hayatı yeniden sorgularken hem de kendi kendisini terapi ediyor. Yaşadıklarından ders çıkarıp, toplumsal sorumluluk gereği kendi akıl ve duygu süzgecinden geçirdiklerini bize aktarıyor.

Sonra da „Kurduğumuz salıncaklarda masmavi çocuklar sallanır kim bilir?“ diyerek gelecek kuşaklara umudunuzu koruyun mesajı veriyor…

Emeğine sağlık sevgili Nurhan, okurun bol olsun…

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.