Mut İlçemiz

KÖROĞLU’NUN KIR ATI VE KÖY ENSTİTÜLERİ

KÖROĞLU’NUN KIR ATI VE KÖY ENSTİTÜLERİ
Konuk Yazar
Konuk Yazar( bilgi@mutilcemiz.net )
19 Nisan 2020 - 18:42

Önce tarihsel Köroğlu olayına bir göz atalım: Bolu Beyi at uzmanı seyisi Yusuf’ dan kendine layık olağanüstü bir at bulup getirmesini ister. Bu amaçla Yusuf yollara düşer. Attan çok iyi anlayan Yusuf aradığını bulur. Ne var ki bulduğu çelimsiz, uyuz bir taydır; fakat Yusuf ondaki cevheri görür ve anlar. “Bu taydan Bolu Beyine yakışan yaman bir at olur.” Diye düşünür.
Yusuf gönlü rahat, tayı aldığı gibi beyine takdim eder. Bolu Beyi ise küplere biner: “Bu tayı bana nasıl layık gördün!” diyerek gözlerine mil çektirir.

Kör Yusuf oğlu Ruşen Ali ile birlikte bu tayı kendi yöntemi ile eğitir. Tay eğitildikçe içindeki cevherler ortaya çıkar. O çelimsiz tay yaman bir at olur. Öyle görkemli bir at ki elinden uçan da kurtulamaz kaçan da. Kır at muhteşemdir, kır at görkemlidir. Ruşen Ali onu yere göğe sığdıramaz. En güzel şiirleri, türküleri onun için söyler.

Haykırır köpüğü ağzından atar
Başını başımdan yukarı tutar,
Kaçarsa kurtulur, kovarsa tutar
Alma gözlü kız perçemli kır atım.

Bu destansı olayı Aksu Köy Enstitüsünde ilk kez okulumuzun sinemasında izledim. Sinemadan çıkınca o çelimsiz tayı biz kırsal kesim çocuklarına benzettim. Bu yorumum beni hiç terk etmedi. Yazımızda bundan sonra bu yorum üstünde yürüyelim. Bakalım neler çıkacak karşımıza.
Kır atın küçüklüğünü simgeleyen çelimsiz taya benzeyen ülkemiz çocuklarından Anadolu’nun dağlarında, ovalarında milyonca var. Benlikleri olağanüstü yeteneklerle dopdolu. Ne var ki bu paha biçilmez yetenekler gelişemeyecek, körelecek; çünkü yoksullar, bilgisizler, bilinçsizler. Yalnız kendileri değil, çevreleri, büyükleri, velileri de aynı özellikte.

Şimdi söz konusu olayda başa dönelim, kır atın küçüklüğüne. Paha biçilmez yeteneklere sahip uyuz taydan kimsenin haberi olmadı. Zavallı tay açlıkla, soğukla, bakımsızlıklarla savaşıp durdu. Ya küçük yaşta can verdi ya da tüm yetenekleri gelişmemiş olarak bir sütçü beygiri, gibi büyüdü. İşe yaramayan bir varlık olarak itile kakıla ömrünü tamamladı. Leşini kurtlar, kuşlar yedi.
İşte Anadolu çocuklarının başına gelenler. Çeşitli yeteneklerle donanmış Anadolu çocukları, kırsal kesim çocukları, H.A. Yücel’in deyişiyle yurdumuzun dağlarında, ovalarında çiçekler gibi kendi kendilerine açıp solarlar. O paha biçilmez yetenekler de onlarla birlikte toprağa gömülürler. Vatanımız için ne büyük kayıp!

Böylesine büyük toplumsal sorunu tarihimizde ilk fark eden Milli eğitim bakanı Hasan Ali Yücel ile ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç olmuştur. Bu ikili, devletin de desteğiyle bu yoksul halk çocuklarının yeteneklerini geliştirip yurt hizmetine sunabilecek, “köy enstitüleri” adıyla, yirmi bir eğitim kurumu açmayı başarmışlardır. Yoksul halk çocuklarının her çeşit gereksinimleri devlet tarafından karşılanmıştır. Okul kavramına göre çok geniş olan bu çağdaş eğitim kurumlarında tüm yetenekleri geliştirecek araç ve gereç de tamam olunca çocukların benliklerindeki cevherler fışkırıp çıkmıştır. Böylece tarihimizde ilk kez işe yaramaz sanılan köy çocuklarından Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Başaran, Adnan Binyazar Dursun Akçam gibi sanatçılar boy göstermiştir. İşte ben bu yazarları, şairleri Köroğlu’nun ele avuca sığmayan kır atına benzetmekteyim.

Köy enstitüleri gündemde on dört yıl kalabildi. Bu özgün kurumların sayısı yüze yükselseydi, milyonlarca kır at Anadolu’da bir baştan bir başa koştursaydı hortumcuları, rüşvetçileri, çağ dışı düşünceleri tepeleseydi, kalkınmamızı, yükselmemizi engelleyen cehalet denilen amansız düşmanı da denize dökseydi; işte o zaman ebedi kurtuluşumuz gerçekleşmiş olacaktı. Kim bilir ne çok sanatçımız, ne çok bilim insanımız yetişecekti. Hele de sporcularımız! İstiklal marşımızı tüm dünya ezberleyecekti!
Yurdumuz bir uçtan bir uca aklın ve bilimin ışığı ile donatılacaktı. Gelişmemizi engelleyen, benliğimizi kemiren tüm çağ dışı düşünceler kaçacak delik arayacaktı. “Hasan beyin vurduğu ırgat Osman” ve “çavdarın dibinde çocuklayıp kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe” çocuklarıyla birlikte mutlu biçimde aramızda yaşıyor olacaktı. Hortumculuğun, sömürünün kökü kurtulacaktı. Köylümüz kendi toprağını bilimsel yöntemlerle ekip biçecekti. “Tüm kazancı kesesinde kalacaktı”. Biz de o zaman “Yaşamak ne güzel şey be kardeşim!” diyebilecektik.

Böylece gerçek kurtuluşu yakalamış olacaktık.
O zaman Yüce Önderimiz Atatürk’ün emeli gerçekleşmiş olurdu:: “Milletimizin yaratılışında var olan yorulmaz çalışkanlığı, ilme bağlılığı, güzel sanatlara olan ilgiyi her türlü vasıtadan faydalanarak geliştirmek milli ülkümüzdür!”

Bizim milletimiz, bizim halkımız da Köroğlu’nun kır atı gibi yere göğe sığmaz, elinden uçan da, kaçan da kurtulamaz olağanüstü bir güç olurdu. Yazık, çok yazık!

Ali UYSAL

© Mutilcemiz.Net 2019 Sitede bulunan tüm paylaşımların hakları saklıdır, izinsiz ve direkt bağlantı gösterilmeden kullanılamaz. Muthaberleri.Com