Kategori: KARACAOĞLAN

  • KARACAOĞLAN’DA GÜZEL BETİMLEMELERİ

    KARACAOĞLAN’DA GÜZEL BETİMLEMELERİ

    Sevgili okurlar,
    Büyük bir gücü var zamanın. Zaman taşı deler, mermeri oyar, tahtayı kemirir. Deniz kenarlarındaki kayalarda büyük delikler görülür; koskocaman mağaralar oluşur. Herkes onları dalgaların yaptığını sanır. Oysa zamandır onları delik deşik eden. Bu güce yaşamda örnek o kadar çok ki, saymakla bitmez. İşte tartışılmaz bir güce sahip olan zaman Karacaoğlan’ın sevgisini, beş yüz yıldır, halkımızın gönlünden silememiştir. Nedir O’ndaki, beş yüz yıl, zamana karşı direnen güç! Gerçekte eskimeyen özellikleri çok bu ölümsüz ozanın. Bugün bile yepyeni bir dil, sınırları aşılamayan etkili bir anlatım, kişilerin iç dünyalarındaki duygu ve düşüncelerin dışa vurumu, bunlardan bazıları. Karacaoğlan’ın ilgi çeken özelliklerinden biri de aşık olduğu güzellerin betimlenmesidir. Ben bu yazıda bu konu üstünde duracağım:

    “Mendili yudum arıttım / Gülü dalında kuruttum / Adın neyidi unuttum / Sorulmayı sorulmayı.”
    Adını unutacak kadar çok sevdiği kızlar. Öyle sanıyorum sevdiğinin adını unutan başka bir ozan yok dünyada. İşte sevdiği kızları öylesine canlı betimler ki bu büyük ozan Yörük kızları karşımıza çıkıverir. Bakarsın ki Toros Dağlarının üstünde develeri katarlayıp çekip giderler: ”Havayı da deli gönül havayı / Ay doğmadan şavkı tutmuş ovayı / Türkmen kızı katarlamış mayayı / Çekip gider bir gözleri sürmeli.” Buna benzer değişik güzel betimlemeleri var Karacaoğlan’da. Şimdi bunlardan bazı örnekler sunalım:

    Toros Dağlarının üstünde yörüklerin değişik bir yaşam biçimleri var. Kızları genelde oğlak güderler, keçi güderler. Böyle bir yörük kızının davarını arkaca salıp bir taşın üstüne oturup herhangi bir el işi ile uğraştığını düşünelim. Tatlı tatlı da bir aşağı yeli essin. Karacaoğlan’ın sazını ve sesini duyar gibi olursunuz: ”Telli turnam sökün gelir / İnci mercan yükün gelir / Elvan elvan kokun gelir / Yar oturmuş yele karşı.”

    Mut, Silifke, Mersin, Çukurova yöresinin halkıyla Karacaoğlan’ın şiirleri öylesine kaynaşmıştır ki ozanımızın şiirleri dikkatle incelendiğinde ortaya halkımızın duyuş, düşünüş, giyim kuşam ve yaşam biçimi çıkar. Yörük kızlarının göğüsleri nakışlıdır; yayla çiçeği gibi güzel kokarlar; bakışları kendilerine özgüdür: ”Elif’in uğru nakışlı / Yavru balaban bakışlı / Yayla çiçeği kokuşlu / Kokar Elif Elif diye. ”Bu özellikler Türk halk kültürünün ortak özellikleridir. Genelde eller kınalı, gözler sürmelidir: ”Ak ellere al kınalar yakılır / Ala göze siyah sürme çekilir… ”Türk kızlarının çoğunun gözleri ala, kaşları yay gibidir: ”Aladır gözlerin, hilaldır kaşın / Aradım cihanı bulunmaz eşin / Yaylanın karından ak beyaz döşün / Uzanıp yanına ölesim gelir…”

    Karacaoğlan’ın güzellik betimlemesi yalnızca kızlarla ilgili değildir. O, güzel olan her şeye vurgundur. ”Karacaoğlan der ki konanlar göçmez / Bu ayrılık bizden arasın açmaz / Bir deli gönlüm var güzelden geçmez / Ne güzele doymaz gözüm var benim.” O’nun en belirgin özelliklerinden biri bu dörtlükte görünüyor: Güzele doymayan bir göz, sevmekten yorulmayan, usanmayan bir gönül… Karacaoğlan bu işte. Diyelim ki dağlar üstünde kara çalılar arasında dolaşıyoruz. Burnumuza mis gibi bir koku geldi. İzini sürdük kokunun. Bir de baktık ki çalının içine mor menekşeler yayılmış. İşte sana bir güzel. Hiç dengi geçilir mi bu güzelin: ”Kadir Mevlam seni öğmüş yaratmış / Çiçekler içinde birsin menekşe / Bitersin güllerin harı içinde / Korkarım yüzüne batar menekşe / Yaz gelince yeşillenir bitersin / Güz gelince kayıbolur gidersin / Yavrum niçin boynun eğri tutarsın / Senin derdin benden beter menekşe.” Bunun gibi doğanın bitmez tükenmez güzellikleri tüm boy gösterir Karacaoğlan’ın şiirlerinde.

    Büyük ozanımız bu betimlemelerde Türk dilinin koruyucusu, savunucusu gibi görünür. Gün görmedik duru Türkçe sözcükler çıkar karşımıza O’nun şiirlerinde. Kimsenin aklından geçmeyen özgün deyişleri hep O’nda buluruz. Böylesine etkileyici bir güzel betimlemesini örnekleyerek bu yorumumu bitiriyorum:

    Pencereden bakan dilber
    Güzelliğin bildirirsin
    Ak göğsünde lale sümbül
    Ağlayanı güldürürsün

    Göğsün açık benlerin çok
    Güzellikte menendin yok
    Kaşların yay kirpiğin ok
    Vurduğunu öldürürsün

    Gül bülbülün sekiminden
    Perçem zülüf takımından
    Geçme mescit yakınından
    Çok namazlar böldürürsün

    Karac’oğlan, bana yazık,
    Yâri gördüm, bağrım ezik.
    Bahçendeki gülün nazik,
    Pek elletme, soldurursun.

    Öyküleriyle Karacaoğlan Şiirleri – Ali UYSAL

  • NE DEDİM DE BENDEN KÜSTÜN SEVDİĞİM

    NE DEDİM DE BENDEN KÜSTÜN SEVDİĞİM

    Öyküleriyle Karacaoğlan / NE DEDİM DE BENDEN KÜSTÜN SEVDİĞİM – Ali UYSAL

    Bu sabah, içinde nedenini anlamadığı bir sıkıntı vardı. Kimi zaman olurdu böyle. Böylesi anlarında sazını kaptığı gibi fırlardı çadırdan dışarı. Yörük çadırlarının kurulu olduğu, keçilerinin, oğlaklarının yayıldığı bu dağlar vefalı bir dost, bir barınak gibi gelirdi ona. İç sıkıntılarının tümünü boşaltırdı.
    Bir ara durup dört bir yanı dinledi: Bir köşede uzun uzun horaz öttü. Bir başka yörede eşek anırdı. Bunlara bir de dal kırma sesi karıştı: Tak! Tak! Tak! Bu seslerin her biri orada bir çadırın kurulu olduğunun imiydi. Ne tarafa gitseydi acaba? Horaz (horoz) sesine yöneldi.
    Bir süre yürüdükten sonra bir de ne görsün bir küren! Analarının peşinde yirmi kadar palaz. Anacıkları ne bilsin gelenin Karacaoğlan olduğunu! İki bacağı, iki kolu var ya! Acımasız insanoğlu. Yavrularına kötülük yapacağını düşünmüş olmalı. Görülmeye değer bir telaş, bir çaba: Gelen canlıyı oyalama işine girişti. Kanatlarını kabartarak yakınına sokulup garip sesler çıkarmaya başladı. Çok geçmede yavrular gizlenmişti. Ana da görünmez oldu.
    Bir çadıra yaklaşıyordu. Burnuna taze ayran kokusu geldi. Kadın işini bitirmiş yanıktan yağlı ayranı kazana aktarıyordu. Selamlaşmalardan sonra kadın sordu: ”Ayran sümürür müsün?”. Nazlanmadı. Kadın çomçayla verdi ayranı. Huyu değilken bir kez daha istedi. Yannıktan çomçayla ayran isteğine dayanamadı.
    -Aç mısın? Taze yağ var çomaç (sıkma) da yaparım sana.
    -Aç değilim. Mis gibi ayran hepsine değdi.
    -Ne arıyorsun buralarda?
    -Esme konuşmuyor benimle. Nerelerde şimdi o?
    -*Tahra sesini duyuyor musun? Oğlak dallıyor. Ağacın başındadır şimdi. Git, ağacın dibine otur. Sor derdini. Türkülerine dayanamaz. Bildiğim gadarıyla bir güzeli öğmüşsün. Türkü yakıp çağırmışsın. Duymuş onu.
    -Esmenin dal gırdığı ağacın dibine kadar gelmişti. Gördü onu Esme. Gördüğünü belli etmemeye çalıştı. Suratı asıktı. Bozağacın dibinde bir taşın üstüne kurulup can yoldaşı, dert ortağı sazını uzatıp kollarına, salıverdi dağa taşa yanık sesini:

    Ne dedim de benden küstün sevdiğim
    Sana bir tenhada sözüm var benim
    Kumaş yüküm dost köyüne çözüldü
    Bir zülfü siyaha nazım var benim

    Ağ ellere al kınalar yakılır
    Ala göze siyah sürme çekilir
    Dost olanlar dost yoluna bakılır
    Dosta giden yolda izim var benim

    Karac’oğlan der ki konanlar göçmez
    Bu ayrılık bizim aramız açmaz
    Bir deli gönlüm var güzelden geçmez
    Ne güzele doymaz gözüm var benim.

     

  • KARACAOĞLAN İLE KARACAKIZ DESTANI

    KARACAOĞLAN İLE KARACAKIZ DESTANI

    Torosların eteğinde Mut’un Karacaoğlan (Çukur) köyü vardır. Karacaoğlan köyünde dağların dumanı sabah vakti obaların üzerine çöker, çiçeklerin kokusu yaylalara siner.

    İşte böyle bir günde, 17. yüzyılın büyük ozanı Karacaoğlan sazını omzuna atıp Çukur köyüne geldi. Köy meydanında sazının teline vurdu, sesi Toroslara çarpıp, yankılandı. Türkmenler toplandı, gözler pırıl pırıl, dinlediler. Karacaoğlan’ın dilinden şu dizeler döküldü:

    “Burcu burcu kokar durur
    Mut’un gülleri gülleri…
    Bülbül gibi şakır durur
    Tatlı dilleri dilleri…”

    İşte o sırada, oba beyinin kızı, güzeller güzeli Elif —yörenin dilinde Karacakız— onu dinliyordu. Saçları gece gibi kara, gözleri Torosların pınarları kadar berraktı. Karacaoğlan’ın gönlüne bir ateş düştü; sazının teli titredi, yüreği coştu.

    Günler günleri kovaladı. Karacaoğlan her türküsünü Elif için söyledi. Her dizesinde onun adını gizledi. Karacakız da yüreğinde hissettiklerini saklamadı; gözleriyle söyledi sevdiğini.

    Lâkin oba beyi bu sevdadan hoşnut olmadı. Bir gece Karacaoğlan’ı çadırına çağırdı:
    — “Ey ozan, sazını dinledik, sözünü sevdik. Ama bil ki bu oba kızını sana vermez.” dedi.
    Karacaoğlan’ın yüzü soldu, gözleri buğulandı. O gece sazını eline aldı ve hüzünle söyledi:

    “İncecikten bir kar yağar
    Tozar Elif Elif diye…
    Deli gönül Abdal olmuş
    Gezer Elif Elif diye…”

    Ama oba beyinin kararı kesindi. Karacaoğlan sabah olmadan gurbete düştü. Çukurova’nın yollarını arşınladı, dağlar aştı, şehirler dolaştı; Adana’ya, Kahramanmaraş’a, Gaziantep’e, Bursa’ya, İstanbul’a gitti. Ama her nereye gitse gönlü Çukur köyünde, yüreği Karacakız’da kaldı.

    Yıllar geçti. Karacaoğlan’ın saçı sakalı ağardı, ama aşkı hiç eksilmedi. Bir gün, yüreğinde bir çağrı hissetti; sazını omzuna vurup tekrar Mut’a geldi. Çukur köyünün meydanında herkese Karacakız’ı sordu. Yaşlı bir köylü başını eğdi:
    — “Oğul,” dedi, “Karacakız yıllarca seni bekledi. Günlerce şu karşı tepenin başında oturdu. Umudu tükendi, ömrü bitti, orada can verdi.”

    Karacaoğlan’ın dizlerinin bağı çözüldü. Yavaş adımlarla Karacakız’ın mezarına çıktı. Mezar başında oturdu, gözlerinden yaş süzüldü, sazını son kez teline vurdu. Günlerce o tepede türküler söyledi. Sonunda bir sabah, güneşin ilk ışıklarıyla, Karacaoğlan sazına yaslandı ve sessizce can verdi.

    Köylüler onu tam Karacakız’ı görebileceği karşı tepeye defnetti. O günden sonra biri Karacakız Tepesi, diğeri Karacaoğlan Tepesi diye anıldı.

    Ve yöre halkı der ki: Yaz gelince geceleri bu iki tepeden biri mavi, biri yeşil bir ışık yükselir; gökyüzünde birleşir. Bu ışıklar Karacaoğlan ile Karacakız’ın ruhlarıdır. Ancak gerçekten sevenler, gönlü aşk ile yanmış olanlar görebilir o ışığı…

    Ve Toroslardan hâlâ yankılanır Karacaoğlan’ın sesi:

    “Uryan geldim ise, uryan giderim,
    Ölmemeye elde fermanım mı var?
    Azrail gelmiş de can talep eyler,
    Benim can vermeye dermanım mı var…”

    Böylece kavuşamayan iki sevdalı, toprağın koynunda kavuştu. Bugün Mut‘un rüzgârı hâlâ bu destanı fısıldar, Toroslar hâlâ bu aşkı anlatır…

    Her yıl Karacaoğlan Şenlikleri’nde sazlar çalınır, türküler söylenir.
    Çukur köyündeki anıt mezara gelenler, bu iki tepeye bakar, içlerinden dua eder.

    “Aşkın adı Karacaoğlan,
    Sevdanın adı Karacakız…” derler.

    Ve bilirler ki; bu topraklarda aşk, dağlar kadar yüce, yaylalar kadar özgürdür.
    Karacaoğlan’ın sazından yükselen o yanık ses, hâlâ Mut‘un semalarında dolaşır…

    YAŞAMDAN İZLER
    İbrahim ARI
    17092025

  • DOKUZ AYLIK YOLDAN SEFERE GELDİM – Ali UYSAL

    DOKUZ AYLIK YOLDAN SEFERE GELDİM – Ali UYSAL

    Bu sabah yabancı duygular dolaşıyordu içinde. Her gün gülerek doğan güneş bu gün gülümsemiyordu. Tatlı tatlı yüzünü okşayan aşağı yelinin esişinde, gönlünü okşayan kuşların ötüşünde, baygın baygın iç dünyasında dolaşan çiçeklerin kokuşunda bir gariplik vardı.
    Yabancısı olduğu bir ruh haliyle attı kendini çadırdan dışarı. Kara çalılar arasında hem yürüyor hem de içindeki yabancı duyguları çözmeye çalışıyordu. Uçsuz bucaksız gönlünü her varlığa açmıştı. Her varlık orada konaklamıştı. İçinden büngül büngül sevgi fışkırır, her varlığı kucaklamak isterdi.
    Ne olmuştu da iç dünyası bozulmuş bağlara dönmüştü. Birden yaşlandığı düşüverdi aklına. Yüz yaşını geçmişti. Ne var ki güzellerle davası bitmemişti.
    Dolaşırken sıkça Yörük çadırları çıkıyordu karşısına. Yanık içine inip çıkan bişşeğin sesi, oğlak melemeleri, horaz ötmeleri, eşek anırmaları, deve bozlamaları birbirine karışıyordu. Can atardı çadırlara uğrayıp söyleşmeye. Bu kez istek yoktu içinde. Çadırlara hiç uğramadı. Yaşamı sorgulayıp yargılamaya çalışıyordu. Daha doğrusu içini birilerine boşaltmak istiyordu.
    Görkemli bir ardıç ağacı çıktı önüne. Kendine özgü bir kokusu olurdu ardıçların. Burnunu dayayıp derince kokladı. Kaba ardıcın gölgesi hoş olurdu. Çöküverdi ak bir taşın üstüne. Sazını alıp çocuk sever gibi okşadı. Tellerini tıngırdadıp deneyimden geçirdi. Birileriyle hesaplaşmak istiyordu. İşte o davanın sözleri:

    Dokuz aylık yoldan sefere geldim
    Dünya denen yere indirdin beni
    Koymadın bir zaman murad alayım
    Geldiğime pişman ettirdin beni

    Bunca vakit kucaklarda eğlendim
    Eğlendim de çaputlara belendim
    Bir zaman da beşiklerde sallandım
    Anamın sütüne kandırdın beni

    Peşine de deli gönül peşine
    Değirmenler döner çeşmim yaşına
    Varır varmaz on üç on dört yaşına
    Kara sevdalara saldırdın beni

    Yiğirmide boz bulanık sel idim
    Otuzunda çevre yanım göl ettim
    Kırk yaşımda hayrım şerrim tanıdım
    Türlü sevdalara yeldirdin beni

    Ellisinde yönüm yokuşa düştü
    Altmışında hazır bildiğim geçti
    Yetmişinde gayri tebdilim şaştı
    Artık yavaş yavaş indirdin beni

    Sekseninde kemiklerim ezildi
    Doksanında beratçığım yazıldı
    Yüz yaşadım kabirciğim kazıldı
    Şol kara toprağa gönderdin beni

    Karac’oğlan eydür yakıp yandırdın
    Aşkın dolusunu verdin kandırdın
    En sonra da Azrail’i gönderdin
    Birden doğmamışa döndürdün beni

    Öyküleriyle Karacaoğlan Şiirleri – ALİ UYSAL

  • YAYLADAN İNERKEN BİR GÜZEL GÖRDÜM – Ali UYSAL

    YAYLADAN İNERKEN BİR GÜZEL GÖRDÜM – Ali UYSAL

    Mevsim güze dönmüştü. Yörüklerin yaşamında devinimin çok olduğu zamandı. Beş altı ay gibi bir zaman yaylada yaşamışlardı. Yaylaları, Mut, Mara gibi yerleşim yerlerinin çok yukarılarında, Söğüt, Taşpınar örneği, Torosların yüksek yerleriydi.

    Yaz boyu oğlaklarını, keçilerini tepelerin çayırında, çimeninde otlatmışlar, buz gibi sularından kana kana içmişler, içirmişlerdi. Ne var ki kış yaklaşıyordu. Kışın buralarda yaşanmazdı. Çok kar yağar, çok soğuk olurdu. Üşümek bir yana hayvanlar yaza ulaşamazdı. Göç zamanının geldiğini kuşlar haber verirdi. Göçmen kuşlar harika dizgilerle sıcak ülkelere akın ederdi. Sanki tüm yaşam koro halinde haykırırdı: “Göç, göç!”

    Gerçekte Yörüklerin iki yurdu olurdu: Kışlık, yazlık. Kimi obalar kışlak, yazlak biçiminde de adlandırırdı. Doğaldır ki iki de göçleri olurdu: İlkbaharda, sonbaharda. Bu göçler bir yaşam harikasıydı: Yanakları küçüklü büyüklü çanlarla donatılmış develer, analarına karışmış oğlaklar, kimi yaya, kimi atlara binmiş gençler, eller kınalı, gözler sürmeli Yörük kızları…

    O sabah o da bu duygu, bu düşüncelerle uyanmıştı. Sazı elinde, sözü dilinde yollara düşecekti. Dağlardan yürümeyi severdi. Dağdan dağa, kara çalılar arasında, şiirsel duygularla, sevdalı düşlerle yürüyordu.

    Birden bir lümbürdek sesi geldi kulağına. Bu demektir ki yakınlarda bir Yörük göçü var. Batı kesimdeki ana yoldan geliyordu çan sesi. O yana yöneldi. Bir de ne görsün! Tüm özellikleriyle bir göç yayladan kışlağa gidiyordu. Obanın en güzel kızı çekiyordu katarı. En öndeydi. Fakat o da ne! Ağlıyordu. Göç zamanı gençlerde üzgüler çok görülürdü. Altı ay gibi bir süre sevdiklerinden ayrı kalacaklardı. Böyle bir durumda saz çalıp türkü söylemeden geçemezdi. Bir kaba ardıcın köküne oturup vurdu sazının tellerine. Yanık sesini salıverdi boşluğa.

    YAYLADAN İNERKEN BİR GÜZEL GÖRDÜM

    Yayladan inerken bir güzel gördüm,
    Ağlar melil melil, bilmem nedendir?
    Ak yerine karaları başına,
    Bağlar melil melil, bilmem nedendir?

    Ağrır başım, kulaklarım çınılar,
    Yaralarım göz göz oldu, yeniler.
    Hastaların derdi vardır, iniler,
    Sağlar melil melil, bilmem nedendir?

    Kirmeni de kılıcımız kirmeni,
    Taştan dönmez mızrağımın yalmanı.
    Böyle imiş padişahın fermanı,
    Dağlar melil melil, bilmem nedendir?

    Karac’oğlan der ki: Dinlen sözümü,
    Aşk yoluna yandırırım özümü.
    Dökülmüş yaprağı, kalmış üzümü,
    Bağlar melil melil, bilmem nedendir?

    *

    Göçler, gelinler, kızlar toz oldu, toprak oldu. Bir iz kalmadı onlardan. Ne var ki kaba ardıcın dibinden yükselen o ses beş yüz yıldır susmadı, yankılanıp durdu.

  • YEŞİL BAŞLI GÖVEL ÖRDEK – Ali Uysal

    YEŞİL BAŞLI GÖVEL ÖRDEK – Ali Uysal

    En büyük zevki Toros Dağları başında kara çalılar arasında dolaşmaktı. Kuşların ötüşü, tavşanların kaçışı, çiçeklerin kokuşu ona sonsuz bir haz verirdi. Kimi zaman bu zevk denizinin içinde saatlerce yüzdüğü olurdu.
    Yine bir sabah bu duygularla attı kendini çadırdan dışarı. Amaçsızca yürümeye başladı. Bir koçmar (büyükçe kertenkele) taşın üstüne çıkmış başını sallıyordu. Önünden bir kalle (sincap) fırlayıp tin tin kaçmaya başladı. Bir boz ilan(yılan) su gibi kayarak uzaklaştı yanından. Ardında palazları bir keklik hünerini gösterip yavrularını korudu Karacaoğlandan. Sevgi dolu gözlerle baktı ananın çabalarına. Dallarla didişen tahra sesleri geliyordu. Bu seslere “diiş diiş ünlemeleri karışıyordu. Toros Dağlarının üstünde yaşamak vardı orada.
    Birden yeşil başlı bir ördeğin kanat çırparak uzaklara uçup gittiğini gördü. İç dünyası birden değişiverdi. Kuşlar, hele de ördekler, ona hep sevgililerini hatırlatırdı. Genellikle sevgilileri başlarını yeşil bir çalma (bağlak, baş örtüsü)ile örterlerdi. Doğaldır ki eli kendiliğinden sazına gidiverdi. Rahat edebileceği bir yere bakındı. Bu dağların başında yerden çok ne vardı! Bir ağacın dibine çöküverdi. İçindeki olanca duyguları salıverdi doğaya!

    Yeşil Başlı Gövel Ördek
    Uçar Gider Göle Karşı
    Eğricesin Tel Tel Etmiş
    Açar Gider Yare Karşı

    Telli Turnam Sökün Gelir
    İnci Mercan Yükün Gelir
    Elvan Elvan Kokun Gelir
    Yar Oturmuş Yele Karşı

    Şahinim Var Bazlarım Var
    Tel Alışkın Sazlarım Var
    Yare Gizli Sözlerim Var
    Diyemiyom Ele karşı

    Hani Karac’oğlan Hani
    Veren Alır Tatlı Canı
    Yakışmazsa Öldür Beni
    Yeşil Bağla Ala Karşı

    Öyküleriyle Karacaoğlan / YEŞİL BAŞLI GÖVEL ÖRDEK – Ali Uysal

  • SABAHTAN UĞRADIM BEN BİR GÜZELE – Ali Uysal

    SABAHTAN UĞRADIM BEN BİR GÜZELE – Ali Uysal

    Özlemişti sevgilisini. Uzun gezmelerinden birinden yeni dönmüştü. Tüm oba toplanmış yarenlik etmişler, türkülerini dinlemişlerdi. Gezip dolaşmayı severdi. Ne var ki halkı onu çok özler, dört gözle yolunu gözlerdi. Dönüşünde komşu obalara haberler uçurulur, müjdeler verilirdi. Otlu koyaklar bayram yerine dönerdi.

    Yine öyle olmuştu. Gezip dolaştığı yerlerle, güzellerle ilgili türkülerini dinlemişti halkı. O coşmuş, halk da türkülerle mest olmuştu:

    “Üç gün oldu şu dağları aşalı,
    Beş gün oldu yâr sevdana düşeli.
    Kalk gidelim bizim oda döşeli,
    Döşemesi baştan başa kırmızı.” demişti. Daha çok türküler de söylemişti. Dinleyenlere kalsa sabahlayacaklardı. Ne var ki o yorulmuştu. Dinlenmesi gerekiyordu. Derin bir uykuya daldı.

    Akşam dinleyenler arasında özlediği sevgilisi de vardı; ama çok ilgi göstermemişti. Darılmış mıydı acaba? En büyük sorunlarından biri buydu: Sevdikleri, gösterdiği ilgiyi yetersiz bulurdu. Onu mutlaka bulup görüşmesi gerekti. Bu duygularla uzaklaştı çadırdan. Nerde nasıl bulacağını iyi biliyordu:

    Az sonra ince bir ses duyuldu karşı ağaçların arasından: “Diiiş!, diiiş!” Bu bir çağrıydı. Sese doğru yürümeye başladı. Akşamki soğukluk yok olmuştu. Özlem giderdiler.

    Her yaşantısını türkülere dökerdi. Bu sahneyi de unutmadı. O mutlu yaşantı bir ardıcın gölgesinde sonsuzlaştı:

    Sabahtan uğradım ben bir güzele,
    Ağlatmadı güzel, güldürdü beni.
    Ben güzelden böyle vefa ummazdım,
    Ak göğsün üstüne kondurdu beni.

    Şahan gibi yükseğinde uçarken,
    Keklik gibi engininden geçerken,
    Ab-ı Kevser ırmağından içerken,
    Susuz pınarlardan kandırdı beni.

    Ben de bir kuş idim, geldim ötmeye,
    Yârin bahçesinde mesken tutmaya,
    Göz kaldırdım cemaline bakmaya,
    Ak gerdanda benler öldürdü beni.

    Üç güzel aştı da şimdi pınarı,
    Taramış zülfünü, vermiş tımarı.
    Ak gerdanın altı zemzem pınarı,
    Ağzımı verdim de, kandırdı beni.

    Karac’oğlan der ki: Koyun gütmeye,
    Bozulmuş bağlara seyran etmeye,
    Yüzümü döndürdüm inip gitmeye
    Sarıldı boynuma, döndürdü beni.

    Öyküleriyle Karacaoğlan / SABAHTAN UĞRADIM BEN BİR GÜZELE – Ali Uysal

  • HEY EFENDİ İZİN VER DE GİDEYİM

    HEY EFENDİ İZİN VER DE GİDEYİM

    Öyküleriyle Karacaoğlan / HEY EFENDİ İZİN VER DE GİDEYİM– Ali Uysal

    Yolu yine gurbete düşmüştü. Varlıklı bir kişiye konuk olmuştu. Evin beyi ondan öylesine hoşlanmıştı ki onu görmeden, türkülerini dinlemeden yaşayamaz olmuştu. Bu nedenle sılasına gitmeye kalkıştığı zaman önüne dikilip diller döküyor. Gitmemesi için, olanca gücünü kullanıyordu. Ne var ki o da sılasını çok özlemişti. Önü al önlüklü Yörük kızları, onların “Diiiş, diiiş!” diyerek oğlakları çağırış sesleri, horaz ötmeleri, eşek anırmaları burnunda tüter olmuştu.

    Bir gün ev sahibini razı etmek için olanca gücünü kullanmıştı. Bin bir dereden su getirmişti. Senaryolar uydurmuştu. Artık iki dosttular. Ev sahibi dostunun gayri buralarda duramayacağını anlamıştı. Bir gün şöyle dedi ona:

    İsteğini bu biçimde, dümdüz anlatmakla sana izin veremem. Bu isteğini bana hoş bir türküyle anlat. Öyle bir türkü olsun ki sen aklımdan hiç çıkmayasın; hep seni hatırlayayım.

    Karacaoğlan için bundan kolay ne vardı! Kaptığı gibi sazı içindeki duyguları döküverdi yerlere, göklere, dağlara, taşlara:

    Hey efendi, izin ver de gideyim,
    Arkam sıra ah çekip de ağlar var.
    Bir muradım nazlı yâre kavuşmak,
    Ara yerde yıkılası dağlar var.

    Kuru gazel gibi göğe savrulma,
    Acı poyraz gibi esip yorulma.
    Nerde güzel görsen gönül çevirme,
    Bizim ilde cana kıyan beyler var.

    Yeni geldi Arap atın sökünü,
    Seyir eyle sağa sola bükeni.
    Helâl edin tuz ekmeğin hakkını,
    Varamıyom, beni burda eğler var.

    Karac’oğlan der ki: kendim öğmeyim,
    Taşlar alıp dertli sinem döğmeyim.
    Güzel sevme derler, nasıl sevmeyim?
    Çatık kaşın arasında benler var.

    Öyküleriyle Karacaoğlan Şiirleri /

  • AŞK VE DOĞA ŞAİRİ KARACAOĞLAN

    AŞK VE DOĞA ŞAİRİ KARACAOĞLAN

    Karacaoğlan’ın şiirleri aşk ve doğa üzerinde kuruludur. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm en çok değindiği konulardır. Duygularını, yaşadıklarını, düşüncelerini; içten, gerçekçi ve özgün bir şiir yapısı içinde anlatır. Karacaoğlan, Türk aşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş biçimi getirdi. Doğa benzetmelerini sık sık kullanır. Çok yalın ve temiz bir Türkçe kullanır. Kendisinden sonra gelen birçok ozanı derinden etkiledi. Bu olumlu etkiler günümüz Türk şiirine kadar uzanır. Şiirlerini ilk kez Nüzhet Ergun derleyip yayınladı. Birçok şiiri bestelendi.

    Karacaoğlan, yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı’nın ve tekke şiirinin etkisinden uzak kalmıştır. Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle Türkçe yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin birçoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır.

    Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11’li (6+5) ve 8’li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokça başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli ögelerdir. Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur.

    Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet’ten etkilenmiş; şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar 18. yüzyıl şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran’ı, 19. yüzyıl şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem’î ve Yeşil Abdal’ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden Rıza Tevfik Bölükbaşı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kutsi Tecer ve Cahit Külebi Karacaoğlan’dan esinlenmişlerdir. Şiirleri 1920’den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan’ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.

  • KARACAOĞLAN KİMDİR?

    KARACAOĞLAN KİMDİR?

    Karacaoğlan, şiirlerine 17. yüzyılda yazılmış mecmualardan beri rastlanan ünlü saz şairidir.

    Aşık edebiyatının en önemli şairlerindendir. Hayatı hakkında kesin bilgi bulunmaz ancak 17. yüzyılda Çukurova-Toroslar’da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığı anlaşılmaktadır.

    Şiirleri Güney Doğu Anadolu’da 17. yüzyılda konuşulan günlük konuşma dilinde ve hece ölçüsüyledir. Doğa, aşk, gurbet, sıla konularında şiirler söylemiş; yaşadığı dönemde Osmanlı memleketinde büyük şöhret kazanmış; tarihi kişiliği hızla unutularak Köroğlu, Aşık Kerem gibi hakkında türlü menkıbeler türemiştir.

    Hayatı ve çevresi hakkında kesin bilgiler yoktur. Araştırmacıların çoğu 17. yüzyılda yaşadığını ileri sürer. Bazı şiirlerine ve rivayetlere dayanarak Karacaoğlan’ın 1606 ya da 1636’da doğduğu iddia edilmiştir.

    Yaşadığı yer ile ilgili değişik rivayetler bulunur. Kimileri onun Kozan Dağı yakınındaki Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler. İkinci bir iddiaya göre Karacaoğlan’ın yurdu Varsak yurdu olan Feke’nin Gökçe köyüdür. Gaziantep’in Barak Türkmenleri de, Kilis’in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar. Bunların dışında O, Aksaraylı, Elbistanlı, Binboğalı, Düziçili, Ermenekli veya Mutludur. Hatta Vasili Radlof tarafından yayımlanan bir menkıbeye göre Belgradlıdır ve asıl adı Simayil’dir. Şiirlerde geçen yer adlarına, töre ve adetlerine, kullanılan deyim ve sözlere ve tasvir edilen “sevgili”lerin giyim kuşamına bakarak, Çukurova-Toroslar’da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığı anlaşılmaktadır.

    Asıl adının ne olduğu ile ilgili görüşler vardır. Buna göre onun adı Hasan, İsmail, Halil veya Mehmet’tir.

    Akşehirli Hoca Hamdi Efendi’nin 1875 tarihli seyahat hatıralarına göre Karacaoğlan yetim büyümüştür. Babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu veya o sıralarda Çukurova’da derebeyi olan Kozanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa’ya, hatta İstanbul’a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdiği düşünülür.

    Doğum yeri gibi ölüm yeri ve tarihi de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Bazı şiirlerden ve kaynaklardan hareketle onun 1679 veya 1689 yılında öldüğü söylenir. Mezarının yeri de doğduğu yer gibi görecelidir. Başdere, Sorgun, Mut, Cezel, Düziçi, Tarsus, Zemzem Dağı, Hodu Yaylası şairin mezarının bulunduğu söylenen yerlerden bazılarıdır. 2014 yılı içerisinde Karaman’ın Sarıveliler ilçesinde yer alan tarihi Hacı Salih Cami’nin restorasyon işlemi sırasında bahçesinde bulunan “Karacaoğlan, ruhuna Fatiha” yazılı bir mezar taşı bulunmuş, mezarının burası olabileceği iddia edilmiştir.

  • ZEYNEP İLE KARAC’OĞLAN – ALİ UYSAL

    ZEYNEP İLE KARAC’OĞLAN – ALİ UYSAL

    Büyülü bir doğası vardır Toros Dağlarının. İnişli çıkışlı tepeleri, koyakları, bir birleriyle kucaklaşan ağaçları, cana can katan pınarları, şakayı bir yaşam biçimi olarak benimseyen insanları ile apayrı bir dünya. Bundan dört yüz yıl önce bu dağlar üstünde dünyanın en büyük ozanlarından biri yaşamış: Karacaoğlan. Elinde saz, dilinde söz, şu tepe senin, bu tepe benim; şu koyak senin, bu koyak benim; kızların hepsi benim bu deli gönüllü ozan uzun bir ömür sürüp gelip geçmiş bu dünyadan. O’nun için en güzel tanımı H. Hüseyin yapmış: ’öpülmedik kız, söylenmedik söz bırakmamışsın bize çapkın.’
    Toros Dağları ile Karacaoğlan’ın yaşamı öylesine bir biriyle kaynaşmıştır ki bu iki olağanüstü varlık bir birinden ayrı düşünülemez olmuş. Sayısız öyküler anlatılır Karacaoğlan’la ilgili Torosların yörük köylerinde. Öyküleri ve türkülerini dinlerken büyük keyif aldığımız, bin kez dinlesek bıkmayacağımız bir sanat ürünü. Hele çalıp söyleyen bir de Musa Eroğlu ise… Şimdi bunlardan birini anlatacağım:
    Dünyada en çok sevgilisi olan ozandır Karacaoğlan.

    Mendili yudum arıttım
    Gülü dalında kuruttum
    Adın neydi unuttum
    Sorulmayı sorulmayı

    Sevgilisinin adını unutan başka bir ozan var mı bilmem. Peki en çok sevdiği kim dersiniz? Birçoklarına göre sorunun yanıtı ‘Elif’ olacaktır. Bana göre haksızlık bu. O’nun en çok sevdiği ‘Zeynep’ tir. Öyleyse Elif’i birinciliğe yükselten olay nedir? Bu olgu en güzel aşk şiirini (semai) Elif için söylemiş olmasıdır.

    İncecikten bir kar yağar
    Tozar Elif Elif diye
    Deli gönül abdal olmuş
    Gezer Elif Elif diye

    Bugüne kadar sevgiyi bu kadar güzel anlatan bir şiire rastlamadım. Karın yağışında, ördeğin yüzüşünde, çiçeğin kokuşunda sevgiliyi görmek ne ince bir duyuş! Yoksa Karacaoğlan en güzel koşmalarını, türkülerini Zeynep için söylemiştir. Bu yazımda bunlardan birinin öyküsünü anlatacağım:
    Adana –Ankara yolu üstünde adı gibi tatlı bir pınar vardır: Şeker Pınarı. Kocaman kayaların altından doğar, başını taşlara vura vura akar gider. Batıya doğru uzanan sıra dağların adı ‘Bolkar’dır. Halk dilinde ise ‘Bulgar Dağı’ biçiminde söylenir. Dört bin metreye ulaşan yüksekliği ile Torosların en görkemli dağlarından biridir Bolkar. Geniş bir coğrafyayı kapsar. Zeynep bu dağlar üstünde yaşayan oba beyinin kızıdır. Küçük yaştadır. Karşısına çıkan ilk erkektir Karacaoğlan. Hani “Göz açıp gördüceğim, ilk göz ağrım” gibi deyimlerle anlatılan cinsten. Ozanımız bu tatlı sevgiliyi uzun uzun anlatır türkülerinde:

    Zeynep çok küçüktür haldan bilmiyor
    Ün eyledim hiç yanıma gelmiyor
    Göz görüp de gönül karar kılmıyor
    Aştı üstümüzden yolu Zeynep’in

    Günümüzde Musa Eroğlu tarafından çalınıp söylenen, halkımız tarafından da doyumsuz bir zevkle dinlenen “Küçüksün güzel etme bu nazı…” türküsü de Zeynep için söylenmiştir. İşte Karacaoğlan bu Zeynep’ten kavil yerinde buluşmak üzere bir söz koparır. İçi içine sığmaz; iç dünyası aydınlanıverir. Sazını vurduğu gibi omzuna soluğu kavil yeri denilen ak taşların arasında alır. Daha ilk akşamdır. Beklemeye başlar. Tatlı bir ılıklığı vardır akşamın. Böceklerin cırlamaları hiç eksik olmaz. Toroslarda aşk başkadır. Ama Zeynep yok görünürlerde. İnşallah unutmaz; inşallah uyuyup kalmaz; inşallah anası babası uykuya dalar. Süt gibi ak bir gece. Yıldızlar kocaman kocaman. Ay doğdu batıya doğru hızla ilerliyor. Efil efil yumuşacık bir yel esiyor. Zeynep yok! Ay ortayı dolandı. Ülker, terazi, yedi kızlar boy gösterdi göklerde. Şafak söküyor. Zeynep yok! Karacaoğlan’ın gözleri hep oba beyinin çadırından yana. Ağaçların arasından Zeynep çıkıverecek gibi. Her kımıltı, her sallanan ağaç Zeynep’e dönüşüveriyor. Fakat yok! Derken seherin yeli esmeye başladı. Şimdi köpekler havlıyor, eşekler anırıyor, horozlar ötüyor, çıngırak sesleri ortalığı çınlatıyor, Zeynep yok. Karanlıklar yok oluyor; karanlıklar dağılıyor; karanlıklar sevdalı bir yüreğe doluyor şimdi. Zeynep yok! Yok! O sabah içindeki burukluğu, kırıklığı sazıyla, sözüyle ak taşların arasında Bolkar dağlarına saçıyor. Bir gün yolunuz düşerse o dağlara kulak verin yanık bir besteyle Zeynep’in türküsünü duyarsınız.

    İlk akşamdan vardım kavil yerine
    Öne gördüm kömür gözlüm gelmedi
    Bilmem kavlet bastı yattı uyudu
    Bilmem o yar bize küstü gelmedi

    Unuttu mu ahdı amanı netti
    Başın alıp gayrı diyara gitti
    Benim mecbur olduğumu fark etti
    Zalim garaz etti gitti gelmedi

    Benim yarim gide gide donandı
    Ay da geldi orta yeri dolandı
    İkrar verdi cahil gönlüm inandı
    Seherin yelleri esti gelmedi

    Karacaoğlan der ki devranım döndü
    Gönlüm yücedeydi engine indi
    Seherin yelleri şafağın bendi
    Hani usul boylu Zeynep gelmedi

    Öyküleriyle Karacaoğlan / ZEYNEP – Ali Uysal

  • BÜLBÜL NE YATARSIN BAHAR ERİŞTİ

    BÜLBÜL NE YATARSIN BAHAR ERİŞTİ

    Tüm görkemiyle ilkbahar dağa taşa selam verdi. Toros Dağlarında bahar bir başkadır. Topraktan otlar, ağaçlardan çiçekler fışkırır. Gökte turnalar dizim dizim. Yeni türküler, yeni şarkılar boy gösterir.
    O yine yollarda, dağlarda, koyaklarda, tepelerdeydi. Gökler kadar geniş gönlüne varlıkların biri girip, biri çıkıyordu. Tümünü de sevgiyle besliyordu. Aralarından güzellerini seçmeye çalışıyordu. Güzele doymuyordu gönlü. Toros dağlarının üstünde her varlık güzeldi. Yörenin bu özelliği işini zorlaştırıyor, güzel seçmekte zorlanıyordu. Yaşamının bu zorluğunu bir dörtlüğünde anlatmamış mıydı:
    Karacaoğlan ben bu düşü yoramam
    Açıp defterimi yine düremem
    Gelin iyi kıza kötü diyemem
    Çözümü böyle bulmuştu: Güzelleri seçmekte zorlandığı zaman gönül kapısını açıveriyordu. Tüm güzellikleri dolduruyordu gönüne. Öylesine genişti deli gönlü. Tüm güzellikleri doldursan içine yine de yarısı boş kalırdı. Sevdalı olduğu yalnız kızlar değildi; tüm varlıklara aşıktı.
    İşte bu özellikteki deli gönlü Toros Dağlarının üstüne ilkbahar gelince coşmuştu. İçi içine sığmıyordu. Topraktan otların fışkırması gibi türküler akın etmişti gönlüne. Birbirlerine dolaşıyorlardı. Onlardan birini çalıp söylemeliydi. Çöküverdi bir ulu ağacın dibine. Saz elinde, söz dilinde:

    Bülbül Ne Yatarsın Bahar Erişti
    Karacaoğlan

    Bülbül ne yatarsın bahar erişti
    Ulu sular göl olduğu zamandır
    Kat kat oldu gül yaprağa karıştı
    Gene bülbül kul olduğu zamandır

    Gene bahar oldu açıldı güller
    Figana başladı gene bülbüller
    Başka bir hal olup açtı sümbüller
    Aşıkların del’olduğu zamandır

    Gene bülbül bilir gülün halinden
    Yeter deli oldum yarin elinden
    Aşık aşıp gelir yaya belinden
    Yardan bize gel olduğu zamandır

    Gene geldi türlü baharlar bağlar
    Bülbül figan edip kamuyu dağlar
    Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar
    Ulu dağlar yol olduğu zamandır

    Karac’oğlan der ki geçti çağlarım
    Meyve vermez oldu gönül bağlarım
    Aklıma geldikçe durmaz ağlarım
    Gözüm yaşı sel olduğu zamandır

     

    Öyküleriyle Karacaoğlan / BÜLBÜL NE YATARSIN BAHAR ERİŞTİ – Ali UYSAL

     

  • KARACAOĞLAN SÖZLÜĞÜ

    KARACAOĞLAN SÖZLÜĞÜ

    Karacaoğlan hem kendi devrinin ve yöresinin, hem de eski Türkçenin pek çok kelimesini en iyi yerde ve şekilde kullanması bilmiştir. Onun şiirleriyle XVI. yüzyılda halk dilinde yaşayan kelimeleri belirleyebilmekteyiz.

    aceplen- : şaşırmak

    açında : açıl artık

    alında : al artık

    ağrı : yön, taraf

    alan : bütün, hepsi

    alçım alçım : çeşit çeşit

    alma : elma

    alıç/aluç/alc: yabani erik

    ama : bir cins geyik

    asrık : yük

    aşkar : benekli at;Battal Gazinin atı

    atma : kilim ve havluda renkli yapılan kuşak, çizgi

    ayruk : başka

    bay : zengin

    balaban : bir cins doğan

    baz : doğan

    belen : bel, geçit

    belik : saç örgüsü

    benefşe : menekşe

    beri benzer : şöyle böyle

    beser- / eser- : beslemek

    bile : birlikte

    bilece : birlikte

    birke : büyük havuz, göl

    bitek : münbit, verimli yer

    bö(ü)rümcek : baş örtüsü

    boran : kar fırtınası

    bor : çorak yer

    boymul : boynu kara koyun

    bun : sıkıntı

    burca burca : burcu burcu

    burma : bir nevi geniş bilezik

    büke : çevresi ağaçlık olan çıplak tepe

    ceran/ceren/ceyran : ceylan

    cılbah, çılbah : çıplak

    cırnak, çırnak : tırnak

    çal- : sürmek, vurmak

    çalın- : vurulmak

    çenber : yazma

    çezil- : çözülmek

    çez- : çözmek

    çığalan- : cilalanmak

    çığrış- : bağrışmak

    çitin- : birbirine sürünmek

    devin- : kımıldamak, deprişmek

    devre : yanlış, ters

    dolu : kadeh

    doluk- : gözü yaşarmak

    döngün : dargın

    edik : koncu kısa çizme

    eğin : omuz, sırt

    eğme : kıvrım

    eke : üç yaşında keçi

    em : ilaç

    eme : hala

    engin : alçak yer

    engel : düşman, rakip

    enik : köpek veya kurt yavrusu

    erbi : püsküllü saç bağı

    erdemli : marifetli, becerikli

    ergeç/erkeç: dört yaşında keçi

    ergen : bekar

    ev-/iv- : acele etmek

    eydür : söylemek, demek

    eyit : söylemek demek

    ezgin : ezik, ezilmiş

    geçek : köprü

    geri : sonra

    geşir : geviş getirmek

    geze : gezme

    göbelek : mantar

    gökçek : güzel

    gökerçin: güvercin

    gölek : su birikintisi

    gönen- : gün görmek

    gövel : gök mavisi

    gövün- : yanar gibi olmak

    göz değ-: nazar değmek

    günde : her gün

    hemmi : bütün, hep (hemmi/ hamı/ kamu/ kamug)

    ığran-/ırgan-: sallanmak

    ılgıt ılgıt: serin, ılıkça

    ılkım : uzaktan gelen ses, ışık, eriyen kar

    ıra- : uzamak

    ırla- : şarkı söylemek

    ibrim ibrim : dalga dalga, bile bile

    ilk yaz : bahar

    imdi : şimdi

    kadasını al-: yerine ölmek

    kakı- : öfkelenmek

    kalakla-: dalgalanmak

    kalan/galan: artık, gayri

    kaltak : kuskunsuz eğer

    kallemiş: bir çeşit güzel koku

    kamalak: çam cinsinden bir ağaç, dağ selvisi

    kande : nerede

    kanlı : katil

    kanya : ufak kadeh

    kastal : çağlayan,ırmak

    keleş : güzel, yakışıklı, yiğit, cesur

    kelli : artık, bundan sonra

    kıcı/kırcı : ufak daneli dolu

    kıl ördek: güzel ördek

    köşek : deve yavrusu

    kısarak : kısa boylu

    kına- : ayıplamak

    kırıl- : ölmek

    kıvı : hücum, saldırma

    kirmen : iplik eğirme iği

    kocalık :yaşlılık

    kocul :kucaklamak

    koç : yiğit, kuvvetli, yakışıklı

    konulga : konak yeri

    kor :taş veya kerpiç duvann her bir parçası

    kov- :koşturmak

    koyak : küçük vadi

    köyün- :yanmak

    köz : kor

    kuntu : ipek karışımı kumaş cinsimaral/

    meral : geyik

    oflaz : leylak rengini andıran renk; olgun, çok iyi

    ola : acaba

    onar- : tamir etmek, düzeltmek

    ondur- : berekete ve refaha kavuşturmak

    on- : berekete ve refaha kavuşmak

    onulmaz: tedavi edilmez

    otak :çadır, oturulacak yer

    öndün : peşin

    örek : bir çeşit kumaş

    ören : virane

    öte : ileri

    öz : kendi

    özge : başka

    pahur : kızgın deve, deli deve

    püren : kokulu bir ot

    sağrı : sırt, arka

    sabak : ders

    sağmal : süt veren hayvan

    sak : uyanık

    sal : tabut; düzlük, yayla

    salak : toplantı yeri, düzlük

    savat : gümüş işleme, kakma

    saz : sazlık yer

    seğirt- : koşmak

    sıla : doğum yeri, memleket

    sıraca : bir hastalık

    siyeç : çalı çırpıdan yapılan çit

    sokun- : takınmak

    somak : ekşi kırmızı bir meyve

    süllem : merdiven

    şilek/şelek: insan sırtında taşınan yük

    şitil/sitil: dikilecek fidan

    şol: şutaht: balkon

    talan : yağma

    tamu : cehennem

    tana kal-: şaşmak

    tay : denk, yükün bir tarafı

    tek : gibi

    temren: ok ucu

    teyit/teğin: sincap

    tezer- : kaçmak

    tomur-: tomurcuklanmak

    topak : yuvarlak veya demet şekline getirilen şey

    tor : acemi, toy, tecrübesiz

    toy : kazdan büyük yabani bir kuş

    tuman : elbise

    turalan-: avlanmak

    turaç : bir cins sülün

    türek : hileci; tüyünü değiştirmekte olan

    tütün : duman

    ucundan: sebebinden

    uçmak : cennet

    uğrun uğrun: gizli gizli

    uğur : ön

    uluk : ulu

    ur- : vurmak

    us : akıl

    ut/ud : utanma

    utlu : utangaç

    uz : usta; uzun; uygun, iyi

    ün : ses

    ünle- : seslenmek

    yağlık : büyük mendil

    yalaz : parlak

    yalı : yele

    yanıl elma : kırmızı parlak elma

    yasıl- : yaslanmak

    Yaşın, yışın : gizli gizli

    yavıkla- : kaybetmek

    yazı : ova

    yazma : ince baş örtüsü

    yeğ : iyi

    yeğin : güçlü; hızlı; üstün; çabuk

    yekte : siyah eteklik, yelek

    yelgin : yel gibi; çabuk

    yel- : koşmak

    yeni yetme ; genç

    yenile : yeniden

    yerin- : üzülmek

    yer- : kötülemek

    yıra- : uzaklaşmak

    yit- : kaybolmak

    yol : usul, düzen

    yolak : patika

    yoz : süt vermeyen hayvan,kısır

    yöğrük/yürük : seri koşan

    yöre : dik bayır, taraf yuha/yuka/

    yufka : incecik

    yumuşlu : hizmetli

    yun- : yıkanmak

    Kaynak : Mersin Halk Eğitimi Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Müdürlüğü Yayın Organı İÇEL KÜLTÜRÜ 1992 Mayıs (21. sayı)

  • YEŞİL BAŞLI GÖVEL ÖRDEK

    YEŞİL BAŞLI GÖVEL ÖRDEK

    En büyük zevki Toros Dağları başında kara çalılar arasında dolaşmaktı. Kuşların ötüşü, tavşanların kaçışı, çiçeklerin kokuşu ona sonsuz bir haz verirdi. Kimi zaman bu zevk denizinin içinde saatlerce yüzdüğü olurdu.
    Yine bir sabah bu duygularla attı kendini çadırdan dışarı. Amaçsızca yürümeye başladı. Bir koçmar (büyükçe kertenkele) taşın üstüne çıkmış başını sallıyordu. Önünden bir kalle (sincap) fırlayıp tin tin kaçmaya başladı. Bir boz ilan(yılan) su gibi kayarak uzaklaştı yanından. Ardında palazları bir keklik hünerini gösterip yavrularını korudu Karacaoğlandan. Sevgi dolu gözlerle baktı ananın çabalarına. Dallarla didişen tahra sesleri geliyordu. Bu seslere “diiş diiş ünlemeleri karışıyordu. Toros Dağlarının üstünde yaşamak vardı orada.
    Birden yeşil başlı bir ördeğin kanat çırparak uzaklara uçup gittiğini gördü. İç dünyası birden değişiverdi. Kuşlar, hele de ördekler, ona hep sevgililerini hatırlatırdı. Genellikle sevgilileri başlarını yeşil bir çalma (bağlak, baş örtüsü)ile örterlerdi. Doğaldır ki eli kendiliğinden sazına gidiverdi. Rahat edebileceği bir yere bakındı. Bu dağların başında yerden çok ne vardı! Bir ağacın dibine çöküverdi. İçindeki olanca duyguları salıverdi doğaya!

    Yeşil Başlı Gövel Ördek
    Uçar Gider Göle Karşı
    Eğricesin Tel Tel Etmiş
    Açar Gider Yare Karşı

    Telli Turnam Sökün Gelir
    İnci Mercan Yükün Gelir
    Elvan Elvan Kokun Gelir
    Yar Oturmuş Yele Karşı

    Şahinim Var Bazlarım Var
    Tel Alışkın Sazlarım Var
    Yare Gizli Sözlerim Var
    Diyemiyom Ele karşı

    Hani Karac’oğlan Hani
    Veren Alır Tatlı Canı
    Yakışmazsa Öldür Beni
    Yeşil Bağla Ala Karşı

    Öyküleriyle Karacaoğlan / YEŞİL BAŞLI GÖVEL ÖRDEK – Ali Uysal

  • ZEYNEP İLE KARAC’OĞLAN

    ZEYNEP İLE KARAC’OĞLAN

    Büyülü bir doğası vardır Toros Dağlarının. İnişli çıkışlı tepeleri, koyakları, bir birleriyle kucaklaşan ağaçları, cana can katan pınarları, şakayı bir yaşam biçimi olarak benimseyen insanları ile apayrı bir dünya. Bundan dört yüz yıl önce bu dağlar üstünde dünyanın en büyük ozanlarından biri yaşamış: Karacaoğlan. Elinde saz, dilinde söz, şu tepe senin, bu tepe benim; şu koyak senin, bu koyak benim; kızların hepsi benim bu deli gönüllü ozan uzun bir ömür sürüp gelip geçmiş bu dünyadan. O’nun için en güzel tanımı H. Hüseyin yapmış: ’öpülmedik kız, söylenmedik söz bırakmamışsın bize çapkın.’
    Toros Dağları ile Karacaoğlan’ın yaşamı öylesine bir biriyle kaynaşmıştır ki bu iki olağanüstü varlık bir birinden ayrı düşünülemez olmuş. Sayısız öyküler anlatılır Karacaoğlan’la ilgili Torosların yörük köylerinde. Öyküleri ve türkülerini dinlerken büyük keyif aldığımız, bin kez dinlesek bıkmayacağımız bir sanat ürünü. Hele çalıp söyleyen bir de Musa Eroğlu ise… Şimdi bunlardan birini anlatacağım:
    Dünyada en çok sevgilisi olan ozandır Karacaoğlan.

    Mendili yudum arıttım
    Gülü dalında kuruttum
    Adın neydi unuttum
    Sorulmayı sorulmayı

    Sevgilisinin adını unutan başka bir ozan var mı bilmem. Peki en çok sevdiği kim dersiniz? Birçoklarına göre sorunun yanıtı ‘Elif’ olacaktır. Bana göre haksızlık bu. O’nun en çok sevdiği ‘Zeynep’ tir. Öyleyse Elif’i birinciliğe yükselten olay nedir? Bu olgu en güzel aşk şiirini (semai) Elif için söylemiş olmasıdır.

    İncecikten bir kar yağar
    Tozar Elif Elif diye
    Deli gönül abdal olmuş
    Gezer Elif Elif diye

    Bugüne kadar sevgiyi bu kadar güzel anlatan bir şiire rastlamadım. Karın yağışında, ördeğin yüzüşünde, çiçeğin kokuşunda sevgiliyi görmek ne ince bir duyuş! Yoksa Karacaoğlan en güzel koşmalarını, türkülerini Zeynep için söylemiştir. Bu yazımda bunlardan birinin öyküsünü anlatacağım:
    Adana –Ankara yolu üstünde adı gibi tatlı bir pınar vardır: Şeker Pınarı. Kocaman kayaların altından doğar, başını taşlara vura vura akar gider. Batıya doğru uzanan sıra dağların adı ‘Bolkar’dır. Halk dilinde ise ‘Bulgar Dağı’ biçiminde söylenir. Dört bin metreye ulaşan yüksekliği ile Torosların en görkemli dağlarından biridir Bolkar. Geniş bir coğrafyayı kapsar. Zeynep bu dağlar üstünde yaşayan oba beyinin kızıdır. Küçük yaştadır. Karşısına çıkan ilk erkektir Karacaoğlan. Hani “Göz açıp gördüceğim, ilk göz ağrım” gibi deyimlerle anlatılan cinsten. Ozanımız bu tatlı sevgiliyi uzun uzun anlatır türkülerinde:

    Zeynep çok küçüktür haldan bilmiyor
    Ün eyledim hiç yanıma gelmiyor
    Göz görüp de gönül karar kılmıyor
    Aştı üstümüzden yolu Zeynep’in

    Günümüzde Musa Eroğlu tarafından çalınıp söylenen, halkımız tarafından da doyumsuz bir zevkle dinlenen “Küçüksün güzel etme bu nazı…” türküsü de Zeynep için söylenmiştir. İşte Karacaoğlan bu Zeynep’ten kavil yerinde buluşmak üzere bir söz koparır. İçi içine sığmaz; iç dünyası aydınlanıverir. Sazını vurduğu gibi omzuna soluğu kavil yeri denilen ak taşların arasında alır. Daha ilk akşamdır. Beklemeye başlar. Tatlı bir ılıklığı vardır akşamın. Böceklerin cırlamaları hiç eksik olmaz. Toroslarda aşk başkadır. Ama Zeynep yok görünürlerde. İnşallah unutmaz; inşallah uyuyup kalmaz; inşallah anası babası uykuya dalar. Süt gibi ak bir gece. Yıldızlar kocaman kocaman. Ay doğdu, batıya doğru hızla ilerliyor. Efil efil yumuşacık bir yel esiyor. Zeynep yok! Ay ortayı dolandı. Ülker, terazi, yedi kızlar boy gösterdi göklerde. Şafak söküyor. Zeynep yok! Karacaoğlan’ın gözleri hep oba beyinin çadırından yana. Ağaçların arasından Zeynep çıkıverecek gibi. Her kımıltı, her sallanan ağaç Zeynep’e dönüşüveriyor. Fakat yok! Derken seherin yeli esmeye başladı. Şimdi köpekler havlıyor, eşekler anırıyor, horozlar ötüyor, çıngırak sesleri ortalığı çınlatıyor, Zeynep yok. Karanlıklar yok oluyor; karanlıklar dağılıyor; karanlıklar sevdalı bir yüreğe doluyor şimdi. Zeynep yok! Yok! O sabah içindeki burukluğu, kırıklığı sazıyla, sözüyle ak taşların arasında Bolkar dağlarına saçıyor. Bir gün yolunuz düşerse o dağlara kulak verin yanık bir besteyle Zeynep’in türküsünü duyarsınız.

    İlk akşamdan vardım kavil yerine
    Öne gördüm kömür gözlüm gelmedi
    Bilmem kavlet bastı yattı uyudu
    Bilmem o yar bize küstü gelmedi

    Unuttu mu ahdı amanı netti
    Başın alıp gayrı diyara gitti
    Benim mecbur olduğumu fark etti
    Zalim garaz etti gitti gelmedi

    Benim yarim gide gide donandı
    Ay da geldi orta yeri dolandı
    İkrar verdi cahil gönlüm inandı
    Seherin yelleri esti gelmedi

    Karacaoğlan der ki devranım döndü
    Gönlüm yücedeydi engine indi
    Seherin yelleri şafağın bendi
    Hani usul boylu Zeynep gelmedi

    ZEYNEP İLE KARAC’OĞLAN – ALİ UYSAL

  • BÜLBÜL NE YATARSIN BAHAR ERİŞTİ

    BÜLBÜL NE YATARSIN BAHAR ERİŞTİ

    Öyküleriyle Karacaoğlan Şiirleri – Ali UYSAL

    Tüm görkemiyle ilkbahar dağa taşa selam verdi. Toros Dağlarında bahar bir başkadır. Topraktan otlar, ağaçlardan çiçekler fışkırır. Gökte turnalar dizim dizim. Yeni türküler, yeni şarkılar boy gösterir.

    O yine yollarda, dağlarda, koyaklarda, tepelerdeydi. Gökler kadar geniş gönlüne varlıkların biri girip, biri çıkıyordu. Tümünü de sevgiyle besliyordu. Aralarından güzellerini seçmeye çalışıyordu. Güzele doymuyordu gönlü. Toros dağlarının üstünde her varlık güzeldi. Yörenin bu özelliği işini zorlaştırıyor, güzel seçmekte zorlanıyordu. Yaşamının bu zorluğunu bir dörtlüğünde anlatmamış mıydı:

    Karacaoğlan ben bu düşü yoramam
    Açıp defterimi yine düremem
    Gelin iyi kıza kötü diyemem

    Çözümü böyle bulmuştu: Güzelleri seçmekte zorlandığı zaman gönül kapısını açıveriyordu. Tüm güzellikleri dolduruyordu gönüne. Öylesine genişti deli gönlü. Tüm güzellikleri doldursan içine yine de yarısı boş kalırdı. Sevdalı olduğu yalnız kızlar değildi; tüm varlıklara aşıktı.
    İşte bu özellikteki deli gönlü Toros Dağlarının üstüne ilkbahar gelince coşmuştu. İçi içine sığmıyordu. Topraktan otların fışkırması gibi türküler akın etmişti gönlüne. Birbirlerine dolaşıyorlardı. Onlardan birini çalıp söylemeliydi. Çöküverdi bir ulu ağacın dibine. Saz elinde, söz dilinde:

    Bülbül Ne Yatarsın Bahar Erişti

    Bülbül ne yatarsın bahar erişti
    Ulu sular göl olduğu zamandır
    Kat kat oldu gül yaprağa karıştı
    Gene bülbül kul olduğu zamandır

    Gene bahar oldu açıldı güller
    Figana başladı gene bülbüller
    Başka bir hal olup açtı sümbüller
    Aşıkların del’olduğu zamandır

    Gene bülbül bilir gülün halinden
    Yeter deli oldum yarin elinden
    Aşık aşıp gelir yaya belinden
    Yardan bize gel olduğu zamandır

    Gene geldi türlü baharlar bağlar
    Bülbül figan edip kamuyu dağlar
    Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar
    Ulu dağlar yol olduğu zamandır

    Karac’oğlan der ki geçti çağlarım
    Meyve vermez oldu gönül bağlarım
    Aklıma geldikçe durmaz ağlarım
    Gözüm yaşı sel olduğu zamandır

    Öyküleriyle Karacaoğlan / BÜLBÜL NE YATARSIN BAHAR ERİŞTİ – Ali UYSAL

  • VAR GİT ÖLÜM BİR ZAMANDA GENE GEL

    VAR GİT ÖLÜM BİR ZAMANDA GENE GEL

    Öyküleriyle Karacaoğlan Şiirleri – Ali Uysal
    Yaşı oldukça ilerlemişti. Yaşam boyu yakınına uğramayan duygular kapısını çalar olmuştu. Bu karanlık düşler kara çadırda uykusunu bölmüş, parçalamıştı. O nedenle şafakta uyandı. Yatağında bir sağa, bir sola bir süre dönüp durdu. Uykusunun kaçış nedeni gündüzün dolaşırken bir ölü evine rastlamış olmasıydı. Genç bir babaydı yaşamını yitiren. Çocukları yetim kalmıştı. Acılar içinde çığrışıyorlardı. Hele kadınların makamla ağlamaları iç dünyasını alt üst etmişti. Kadınların ağıtlarına, deyişlerdeki başarılarına hayran kalmıştı.
    Bir yandan da ölüm olayını sorgulamaya başlamıştı. Böylesi karanlık duygular gönül dünyasında ilk kez dolaşıyordu. Ölüm değildi onu korkutan: Bir daha saz çalamamak, türküler söyleyememek, kuşların uçuşunu, çiçeklerin kokuşunu, derelerin akışını gözlemleyememek katlanılamaz bir acıydı!
    Çaresi yok, uyku terk etmişti onu. Yatağın içinde çalkalanıp durmanın da bir anlamı yoktu. Gün ışımadan fırladı yatağından. Hedefsiz yürümeye başladı. Ana yola yaklaşmıştı ki yanık bir türkü geldi kulaklarına:
    Yayla yollarında vardır evimiz
    Yine düştü bir güzele sevimiz
    Yar seninle böyle miydi kavlimiz
    Kavil yerlerine gel ala gözlüm
    Bir taşın üstüne oturdu. Bir süre dondu kaldı. Türküden çok etkilenmişti. Ne kadar da doğaldı. Kendi kendine bitip büyüyen ağaç gibi. Kendi kendine doğup akan dereler gibi. Ölüm tüm güzellerden, güzelliklerden ayıracaktı onu. Bu duyguları anlatan bir türkü söylememek olamazdı. Eli kendiliğinden sazına gitti. Bir çiçeği sever gibi okşadı, kokladı. Sonra alaca karanlıkta salıverdi sazını dağlara, çağıllı koyaklara:
    ……………………….
    Ölüm ardıma düşüp de yorulma
    Var git ölüm bir zaman da gene gel
    Akıbet alırsın komazsın beni
    Var git ölüm bir zamanda gene gel
    …………………………..
    Şöyle bir vakitler yiyip içerken
    Yiyip içip yaylalarda gezerken
    Gene mi geldin senden kaçarken
    Var git ölüm bir zaman da gene gel
    ………………………………
    Çıkıp boz kurtlayın ulaşamadım
    Yalan dünya sana çıkışamadım
    Eşimle dostumla buluşamadım
    Var git ölüm bir zaman da gene gel
    …………………………..
    Karaca Oğlan der ki derdim pek beter
    Bahçede bülbüller şakıyıp öter
    Anayı babayı hep aldın yeter
    Var git ölüm bir zamanda gene gel

    Öyküleriyle Karacaoğlan / VAR GİT ÖLÜM BİR ZAMANDA GENE GEL – Ali UYSAL

  • KARACAOĞLAN VE MEZARI

    KARACAOĞLAN VE MEZARI

    17. yüzyılda yaşamış olan Karacaoğlan’ın doğum tarihi ve doğum yeri hakkında, birçok kaynakta farklı tarihlere ve yerlere rastlanmaktadır. Cahit Öztelli’nin şair hakkındaki bilgilerin en eski ve en sağlamı olduğunu söylediği Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi’nin hatıra defterinden naklettiğine göre babası Kara İlyas’tır ve Varsak kazasında dünyaya gelmiştir. (Öztelli, 1970.21-22).

    Karacaoğlan’la ilgili Rivayetlerin verdiği bilgiler; şairin Feke ilçesinin Gökçe, Bahçe ilçesinin Varsak, Kilis’in Zobular köyünde doğduğu noktasında. Yani birbirine oldukça yakın köylerde, küçük bir bölgede yoğunlaşıyor. Karacaoğlan’ın nereli ve kim olduğu ile ilgili çok farklı bilgilerle karşılaşılmasının en büyük sebebi Karacaoğlan’ın çok sevilmesi dolayısıyla farklı bölgelerce sahiplenilmesidir.(Soylu, 1996 )

    “Kozan’ın Farsak köyünden kalkarak Anadolu’yu dolaşan TOROS yaylalarında karar kılan, ister Ayşe, Fadime, elif olsun, ister Karacakız. Her gittiği yerde her uğradığı obada güzelleri dilinden düşürmeyen, Mut’a geldiği günde:

    Burcu burcu kokar durur

    Mut’un gülleri gülleri…

    Bülbül gibi şakır durur

    Tatlı dilleri dilleri…

    Diyerek, sazını inleten, yüreğini coşturan hangi Türkmen kızı…

    Az ötedeki Çukurköylü Türkmen kızı Karacakız mı? Şimdi bir tepede Karacaoğlan’ın, öbür tepede Karacakız’ın mezarı…(Önder, s.29)

    Özellikle gazeteci (matbaacı) Sıtkı SOYLU’nun yaptığı çalışmalar sonucunda KARACAOĞLAN’ın Mezarının Mut’ta olduğu belgelenmiştir. Ve Çınaraltı Parkında Mut’ lu Heykeltıraş Prof. Hüseyin GEZER tarafından yapılan Karacaoğlan heykeli 8 Haziran 1973 günü Mut Karacaoğlan şenlikleri sırasında törenle açılmıştır. (Bu heykel Türkiye de dikilen ilk halk ozanı anıtıdır)  Ayrıca; 15 Kasım 1997 Cumartesi günü Karacaoğlan (Çukur) Mahallesinde ozanımızın kendi adını taşıyan tepe üzerinde yapılan anıt mezarının açılışı yapılmıştır.

    Yine soylunun girişimleri ile 1962 yılında Mut’a ilk “Karacaoğlan” şenlikleri düzenlenmiş ve günümüze kadar gelmiştir.