AMCAM AHMET UYSAL’IN HATIRALARI – 66
1984 senesinde işler çok iyi gitmiyor ve un satılmıyordu. Unu alan da parayı ödemiyordu. Tarsus’ta terzi Mustafa diye bir tanıdığım vardı. O bir fırın yapmıştı. İşinden çok memnundu. Orada bir fırın yapmak için Tarsus’a gittim. Terzi Mustafa ile görüştüm. Mustafa Tarsus’u değil Mersin’i tavsiye etti.
Mersin Belediyesi’nin 1960’ta yapılmış bir fırını vardı. Kiraya vereceklerdi. 10 seneliğini 30 bin TL’ye kiraladım.
Fırın İtalyan Orlando firmasınca yapılmış. Eskimiş, çürümüş. Ekmek pişerken buhar kaçırdığı için ekmek imal edemedik. Ancak ekmekçiliği öğrendim.
Ben fırın binası ve fırını ve buhar kazanlarını kiraladım.
Noksan olan mayalama fırınını Konya Belediye Fırını’ndan kopya ettim.
30 metre uzunluğundaki keçe bandı İsveç’ten aldım.
İsveç’e gitmeden önce İsviçre’de ikamet eden Adapazarlı bir Türk “Bende var” dedi.
Ben vizeyi aldım Almanya’ya gittim. Oradan İsviçre’ye gideceğim. Almanya Frankfurt Havaalanı’na indim. Pasaport kontrolü yapan polis beni aldı havaalanı polis merkezine götürdü. Polis şefi niçin ve kime geldiğimi sordu. Ben hiç umursamadan cevap veriyorum:
“Buradan Essen şehrinden konsolos Yaşar PINAR’dan para alacağım. Oradan İsviçre’ye gideceğim. Oradan keçe bandı alıp Türkiye’ye döneceğim” dedim. Polis şefi “O zaman oraya gitmene gerek yok. Bizde de var” dedi ve bana bir telefon verdi ve bir de numara söyledi. Durumu buradan öğrenebilirsin dedi. En az 1 saat telefonda bant aradım. Bulamadım. Polis şefi Essen konsolosu Yaşar Bey’i aradı:
“Ahmet UYSAL’ı tanıyor musunuz” diye sordu.
YAŞAR Bey de “Ben onu bekliyorum” diye cevapladı.
Benim kabahatim vizeye verilen tarihten bir gün önce gelmekti. Bu nedenle bana yeni vize verdiler. 200 mark aldılar ve iyi yolculuk dilediler.
Polis şefi bana “Burada her gün bir çok Türk ile karşılaşıyorum. Bana yüzlerce adres ve arkadaş adresi verirler. Sen kendinden çok emin konuştun. Beni kendine güvendirdin” dedi. Kendisi defalarca Türkiye’ye gelmiş hani baya da Türkçe konuşuyordu.
“Gelip de bana çok adres verenleri hemen geri gönderiyorum” dedi.
Essen’e gittim, parayı aldım ve İsviçre’ye uçtum. Adam beni Zürich Havaalanı’ndan aldı. Oturduğu şehre geldik ben otele yerleştim. İkinci gün banta baktım. Bant keçe değil plastik dokuma bant.
Adam bandı başkası için almış ve satamamış. Bela biri. Bana zorla satmaya çalışıyor. Sonunda tehdit etmeye başladı. Ben ise kafama koydum almayacağım. İlk fırsatta bavulumu aldım ve trene bindim. Bern şehrine gittim. Orada ekmekçilik fuarı varmış. Gideceğim ama adresi bilmiyorum. Birine sordum. O da bana istasyondaki kolları sarı bantlı kadınları gösterdi. “Onlara sor” dedi. Haziret kızlarına gittim sordum. Kız benim bavulumu aldı. Emniyet dolabına götürdü. Bavulu emanet dolabına kitledi. Anahtarı bana verdi. Beni tramvaya götürdü. Biletimi aldı. Tabii parayı ben ödüyorum. “Voltmana söyle seni gereken yerde indirsin” dedi. Bu kızlar halka hep böyle hizmet ederlermiş.
Fuarı gezdim. Geri geldim. Aynı kız bana trene bininceye kadar refakat etti. Trene bindim. Almanya’nın bir şehrinde keçe bantı yapılıyormuş. Oraya gittim ama firma sipariş üzerine yaptığı için pahalıya mal oluyor. İsveç’e gitmek üzere hazırlandım. İsveç Konsolosluğu’na telefon açtım. Konsolosluk Almanya’nın Stuttgard şehrinde vize almak için aradım. Konsolos kadın:
“Ben öğleden sonra çalışmıyorum ama senin için geleceğim” dedi. Saat 14’te konsolosluğa geldim. İkinci katta küçük bir yerdi. Konsolos hanım benim pasaportumu aldı.
“Ben vizeyi hazırlayayım sen tren biletini al, tren saat 17’de kalkıyor. Belki yer bulamazsın” dedi.
Ben hızla gittim. Biletimi aldım, geldim. Pasaportun vizesi bitmiş onu da aldım. Konsolos hanım iyi yolculuklar diledi. Trene bindim İsveç’e hareket ettim. Danimarka ile İsveç arasında tren vapurla geçiyor. Denizde buz vardı. O şekilde İsveç’e geçtik. En fazla 100 km gittik. Şehir baya büyük bir şehir fakat otel o kadar pahalı ki 185 marktı. Aynı otel Almanya’da 50 mark.
Sabah doğru fabrikaya gittim. Bandı aldım. Türkiye’de sorun olmasın diye faturayı düşük istedim. Kadın önce olmaz dedi. Ben olur dedim. İkinci kalite yaz dedim o da yaptı. Firmada bana yemek verdiler. Fabrikada işim biter bitmez taksiye bindim. Otelden bavulumu aldım. Doğru tren istasyonuna gittim. Stuttgard trenine bindim. Oradan da uçağa binip doğru Türkiye.
Keçe bant macerası da böylece bitti.
Bu arada İsviçre’deki Adapazarlı terbiyesiz adam beni telefonla tehdit ediyordu.
Keçe bant geldi. Çalıştırdık. Bir sürü sorun var. Elektrikçi yarım akıllı pano yapmış topraklama yapmamış. Bant çalışırken panodan bir alev çıkıyor. Ara ara bir patlama oluyor. En sonunda sorunu bulduk ve ekmek çıkarmaya başladık.
Mersin Belediyesi bana elli ekmek satış büfesi yapma müsaadesi verdi. Benim kiraladığım ekmek fabrikasının komşusu Başak Un Fabrikası’nın sahipleri geldi. Ortaklık teklif ettiler. Ben de olur dedim. Yarı yarıya olsun dedim. Biz üç kişiyiz sen de dört böyle olsun dediler. Ben de kabul ettim.
Beş ayda 50 bin lira zarar ettik.
Komşu Öz Başak Un Fabrikası ortakları çekildiler gittiler. Hesap görmeye lüzum yok dediler. Sen fabrikanı ne yaparsan yap deyip işi bitirdiler.
Ben bunun üzerine İstanbul’a gittim. Bir fırın aldım. Mersin Ekmek Fabrikası’na monte ettim. Başladım ekmek çıkarmaya. Deneme anında ben iki hamur yaptım. Ekmek çıkaramadım.
Muhammet YARIMOĞLU denilen bir fırıncı var. Beni ziyaret gelmiş. Ona bir hamur yoğurttum. Bir ekmek çıkardı fevkalade. Derler ya bir yoğurum unun varsa ekmekçiye ver bozarsa o bozsun.
Bu çok doğru bir söz.
Bir gün sonra iki kişi geldi. “Biz Mersin Fırıncılar Derneği Kooperatifi’nden geliyoruz. Sen de kooperatife girmek zorundasın. Aksi halde seni çalıştırmayız” dediler.
Ben nazlandım. Pazarlığa başladım. Bütün Mersin Ekmek Fabrikası’na yaptığım masrafı hesap ettim. Bunu öderseniz varım dedim. Kabul ettiler. Böylece Mersin’deki ekmek imalatından hiç zarar görmeden işi kapattım. Son zamanlarda kirayı ödemediler. Mahkemeye verdim onu kabul ettiler.
Bu işten karım bir daha yapmayacağım ekmekçiliği öğrenmiş olmaktı.
Kim oğluna, çocuğuna beddua edecekse “Ekmekçi olsun” desin.
Ne kadar zor dersen o kadar zor…
BİLLURİ
Meryem UYSAL




