Bir Taşın Üzerine Çöktüm:
Mut’a girdiğimde ilk gözüm kaleye takıldı. Yüzü bana dönüktü, ama ifadesizdi. Ne çağırıyordu, ne de uzaklaştırıyordu. Sadece oradaydı. Yüzlerce yıldır olduğu gibi. Yüksek değil, gösterişli de değil belki. Ama kararlı. Kendi varlığından şüphe etmeyen taşlar gibi duruyor.
Kalenin içi boş gibi görünür insana, ama yürüdükçe dolarsın. İlk adımda fark etmedim. Ama birkaç taş basamak çıktıktan sonra kalenin suskunluğu üstüme çöktü. Sessizlik dediğin şey, doğada da olur ama buradaki başka. Burası sessiz değil, sadece seninle konuşmuyor. Senden bir durmanı, duymadan önce dinlemeni istiyor.
Kalenin tarihi çok geriye dayanıyor. Roma öncesi dönemden itibaren yerleşim görmüş. Bizans, ardından Selçuklu, sonra Karamanlılar. Osmanlı döneminde de kullanılmış. Kare planlı iç yapısı var. Gözetleme kuleleri, iç avlular, taş duvarlarda hâlâ kavrulmuş yaz güneşinin izi duruyor. Aslında bir tarih kitabı gibi. Ama senin gözlerinle okunmayı bekliyor.
Oturdum. Duvara yaslandım. Aşağıda ilçe gözümün önüne serilmişti. Çınaraltı Parkı’nın üstünden gelen çocuk sesi, hafif rüzgarla kulağıma çarpıyordu. Ama kalenin içinde başka bir akustik vardı. Taşlar ses yansıtmıyor, sadece hatıra saklıyordu. Bin yıldır burada esen rüzgar aynı yere vurmuştu. Aynı taşlara, aynı gökyüzüne.
Düşündüm. Bu kale kaç çocuğun hayaline ev sahipliği yaptı? Kaç düğün fotoğrafına arka plan oldu? Kaç hikâyenin başını unuttuk ama sonunda yine buraya dönüldü?
Her taşın üzerinde ayak izi var gibi. Her taşın kenarında bir zaman unutulmuş. Üzerinden geçen zamanın değil, içinden geçen insanların izini taşıyor burası. Belki de bu yüzden bir kaleye çıktığında, yükseklik değil, derinlik hissedersin. Aşağıyı değil, içini seyredersin.
Kale hâlâ ayakta. Hâlâ vakur. Yıkılmamış ama yaşlanmış. Her duvarında biraz çatlak, biraz yosun, biraz gölge var. Ama bütün bunlar, onun gerçeğini bozmaz. Çünkü bazı yapılar öyle taşla değil, zamanla yapılır. Ve zaman, ne çekiçle gelir ne de harçla. Gelir, geçer ve kalanı bırakır.
Kalktım, yürüdüm. Elimi taş duvara sürdüm. Soğuktu. Ama içime iyi geldi. Çünkü bazen insan, geçmişe dokunmak istemez. Sadece geçmişin ona hâlâ orada olduğunu bilmesi yeterlidir.
Mut Kalesi işte öyle bir yer. Çok şey anlatmaz sana. Ama bir taşın üzerine çöküp de bakarsan, her şeyi anlarsın. Yeter ki sessizliği dinlemeyi bil.




