Başlık böyle olsa da, “Bitirecek bu tutku beni” diyorum…
Ve hemen, bitirecek sözcüğü yok edecek, tüketecek anlamında değil diyorum…
Aşkın Türkçesi tutku, bin bir türlü tutku var her insanda…
Benim gün gün dağlaşan tutkumsa doğa; dağlar…
Her mevsimde ilkbahar bulsam da, ille de ilkbahar bir başka…
İlkbaharın gelişine dayanamayarak ilkbaharda ilk açan çalı çiçeklerden birisi azgan. Sarı, dikenli… Mevsimlerin azganı da ilkbahar ya, sanki ben de bu çiçeğim. Kim bilir nice insan var böyle, nice, bencileyin…
Çünkü doğa en büyük ana, anaların anası. Ve dağlar korkunç dinlendiriyor beni, bütün varlığıyla konuşuyor benimle, ben de onunla. Özgürleşiyorum, çoğalıyorum doğayla, dağlarla. Ve doğa o kadar giysili ki, çırçıplak. Ve doğa biricik cennetim…
Konuştukça, seviştikçe çoğalan bir tutku bu…
Hele ilkbaharda yırtınırcasına çağırır beni doğa, dağlar. Ya da ben yırtınırcasına ona/onlara koşarım…
Türküler geliyor dağlardan, kuş sesleri, tilkiler, tavşanlar, “kuzugöbek sevgililer”!…
Çukurçanak, kuzugöbeği, çavşır mantarı zamanı…
Mümkün mü evde durmak, çarşıda gezinmek?..
Elimde ayağımda beş zincir olsa da kırarım o zincirleri. Böylesine güçlü bir tutku bu…
Süt mü taşacak, taşsın, nice nice iş mi, yarına kalsın…
İzin verin bana bütün işlerim, biliyorsunuz beni, vermeseniz de giderim…
Derdim bunları yemek değil, bunları toplarken yaşadığım büyük coşku…
Ama kurallara uygun toplamak, sporlarını orada bırakmak…
İlle de yağmur, gök şangırtısı, güneş…
Böyle bir tutku bu…
Çiğdem…
Çocukluğum…
Çiğdemli pilav, çiğdemli sütlü çorba…
Böyle büyük bir tutku bu…
Bir ilkbahar gelmiş, bir kere bile dağlara gitmemişim, bir tane bile kuzugöbeği, çavşır mantarı toplamamışım, o ilkbaharı yaşamamış olurum, inanın…
Böyle büyük bir tutku bu, böyle bir aşk…
Bu yazım 10 liralık oldu. Hani Peyami Safa, “Uzun yazarsam 10 lira, kısa yazarsam 5 lira” demişti ya gazete patronuna…
Sevgiyle, sağlıkla, doğayla, saybanla…

